31 Ağustos 2012 Cuma

İSLAMİYET VE MÜLKİYET



                     
Bizim mahalleye bir camı yapıldı. Ankara Yıldız mahallesine… Her Cuma günü siyah mercedeslerle  ve  siyah ciplerle dolar boşalır önü. Bir de Park Vadi ve Park Oran evleri yapıldı. Her biri 30 ar katlı olup birçok bloktan ibarettir. Birbirleriyle boy ölçüşürler uzakta bakılınca.  Satışları ilana çıktığı an, bir anda sahiplerini bulmuş bu lüks dairelerin. Söz konusu dairelerin fiyatları oldukça dudak uçuklatan cinsindedir.  Her birisi, bir- bir buçuk milyon civarında olduğu söylenmektedir.  Yüksek marka ciplerle cami önüne gelenlerin çoğu, bu lüks konutlardan geldikleri söylenmektedir.   Böylelerine Cami arkasına gizlenmek denir. Yani yaptıklarıyla yapacaklarını cami arkasına gizlemek denir. Lüks konutların fiyatları ile ciplerin fiyatları üst üste konulduğu zaman, insanın aklı havsalası karışıyor.  Bu paranın kaynağı nerden geliyor?  Bu zenginlik düşkünlüğü neyin nesidir? Hani din bir lokma bir hırka felsefesiydi. Din, düşkünlerin, yoksulların yanındaydı?  Dindarlaşıyoruz, muhafazakârlaşıyoruz adı altında rant peşinden mi koşuyoruz?  İnsanların kendi alın teriyle, kendi emekleriyle bu lüks otomobillere,  bu lüks konutlara sahip alması olanak dışıdır. Aklın mantığın kabul edeceği şey değil. Bunlar aklıma geldikçe din nereye gidiyor? Yoksa din amacından sapıyor mu?
 İslam dini yayılmaya başladığı ilk zaman, minareler yoktu. Kentler bu derece kalabalık değildi ve bu derece büyümemişlerdi. Ezan damlara çıkılır okunurdu. Bilali Habeş ilk ezanı dam başına çıkarak okumuştu. Sesini çevresine duyurmuş insanları namaza böyle çağırmıştı. Ramazan ayında da insanları uyandırmak için davulu kullanmışlardı. Davulun sesi kentin bir ucundan diğer ucuna yankılanıp insanları savura kaldırmaya yetmişti. Bugün kentler büyüdü, kentlerle birlikte camiler de büyüdü. Minareler yükseldi. Bir cami yetmedi, birçok cami yapıldı. Bir minare yetmedi, birçok minare yükseldi cami çevrelerinde. Kentler geliştikçe iletişim araçları da gelişti. Her evde telefonlar, uyarı sistemleri, internet ağları, radyo ve televizyonlardaki uyarı programlar, hatta Kuran okuyan kalemler bile kullanılmaya başlandı. Kimi zaman dini amaçlar uğruna kullanılan teknolojik araçlar,   ezan okuma ve davul çalma yerinde neden kullanılmaz?  Neden ilkel metotlardan vazgeçilmez bir türlü?  Bu çağda teknolojik ve iletişim araçları her evde kullanılırken, neden hâlâ davulun sesiyle insanlar uyandırılır,  minarelerde yüksek frekanslı hoparlörle ezanlar okunur? Herkes biliyor ki, bu ülkede kimi insanlar oruç tutmuyor, bir istatistik yapılsa gizli ve açık olarak oruç tutmayanların sayısı oruç tutanlardan kat kat fazladır. Kimi insanlar da namaz kılmıyor.  Her evdeki yaşlılarla, çocukları ve hastaları bu sayıya dâhil edersek,  bu sayı daha da artacaktır.  Orucun bu insanlara düşmediğini din adamları da bilir mutlaka.  Kaldı ki hastalığından dolayı ilaç kullandıkları için,  sigaraya dayanamayıp oruç tutamayanlar da az değildir. Davulun tokmağıyla hastaların ve yaşlıların rahatsız olduğu, küçük bebeklerin, irkilerek uyandırıldığını ve rahatsız olduklarını herkes biliyor. Bu durum karşısında kimseden ses çıkmıyor. Birileri rahatsızlığını ifade etse: “Haydi yürüyün kardaşlar; bunlar dinimize, tanrımıza sövüyorlar, öldürelim şunları” diyerek sokakları savaş alanına çevirirler. Eline taşı, sopayı, silahı alan koşuyor, kimin üstüne?  Rahatsızlığını ifade edenin üstüne…
Egemen dinsel-geleneksel gücün diğerlerini tanımladığını yani esasında düşmanlaştırdığı insanları, kendi huzuru için öldürülebiliyor, göçe zorlayabiliyor ya da kenarda kalmak kaydıyla yaşamasına izin verilebiliyor. Bu anlayışı, aydınlanmayı yaşamamış, “kabileci” gruplarla ilişkilendirmek olası. Kabileci gruplar için tek bir doğru vardır; içinde doğdukları ailenin üyesi olduğu kabilenin doğrusu! Empati yapmak, deliliktir ya da salaklıktır bu tür kabilelerde. Asıl mesele; kabilenin doğrusudur ve onun ötesi boştur. Oysa bu ülke çağdaş olduğunu iddia ediyor. Çağdaş ülkelerde düşünce ve ifade özgürlüğü bir anayasal haktır.
Gelişen teknolojiden ve iletişim araçlarından her kes yararlanmaktadır. İçinde interneti, görüntü ve ses taşıyan, kısa mesaj çekilen, saat, takvim, alarm ve hatırlatma gibi programları olan Smart Phone,( Akıllı telefonlar) nerdeyse her gencin elinde birer oyuncak konumundadır. Siyah Mercedes’li, siyah cipli, dindar geçinenlerin evinde, çocuklarının ellerinde de birer oyuncak konumundadır. Her öğrenciye birer tablet bilgisayar tavsiye eden ve ileri demokrasiyi dilinden düşürmeyen başbakan, bu uyarı sistemlerini, hoparlörle ezan okuma veya davul çalma yerine neden tavsiye etmez ve önermez. İllaki, Sürgü Beldesinde bir davulcu gösteri yapsın, davulcunun gösterisine karşı “Rahatsız oluyoruz, yarın işe gideceğiz” diyen vatandaşın ifadesine karşı “ Yürüyün arkadaşlar, bunlar dinimize, orucumuza karşı çıkıyorlar diye sokağa dökülsünler, ortalığı savaş alanına çevirsinler veya daha büyük olaylar çıksın bir katliam yaşan diye mi bekliyorlar?
Hepimiz biliyoruz ki, İslam dini 12 Eylül 1980 den sonra dışarıda alınan siparişlerle ılımlı bir yapıya dönüştürüldü. Başbakanımız Ortadoğu ya eş başkanı seçildi. Ajandasına bazı kayıtlar düşürüldü. O kayıtlar uygulanmaya konuldu. Önce türban düştü gündemimize. 30 yıl türbanla uğraştık durduk. Sonra kadın bedenine el attık.  Politik çıkarlar doğrultusunda kadının el değmediği yeri kalmadı. Kadının tek bir saçı görünmeyecek denildi önce. Üniversitelerdeki tartışma liselere indi. Şimdi ilkokullarda Kuran dersinde kız çocuklarının örtünmesi gerekir diyorlar. Kadının saçından başlayan tartışma, diğer bölgelerine sıçradı. Kürtaj ve sezaryene yansıdı. Politika, kadının bedeninde dolaşıp durdu. Kadınların bir kısmı buna karşı çıktılar. Hürriyetin haberine göre: “Polis, Kürtaj yasaklarına karşı çıkan kadınları kargatulumba gözaltına aldı. Elleri kelepçelenen 27 kadın, polis araçlarına bindirildi. Bu arada polis ile basın mensupları arasında tartışmalar yaşandı. Gözaltına alınmak istenen kadınları görüntülemek isteyen basın mensuplarına, polis sert müdahalede bulununca gerginlik yaşandı. Gözaltına alınan kadınlar ifadeleri alınmak üzere emniyete götürüldüler.” Ülkemizde bu olaylar yaşanırken, İslamcı kesim daha zengin olmaya hız verdiler. Helal haram demeyip zenginliklerine zenginlik kattılar. İşte şimdi camilerin önünde siyah mercedeslerden bu yüzden geçilmiyor.   
Kısacası camiler halkın yüreğinden, beyninden, uzaklaştırıldı, dünyanın kalıtları, anıtları gibi birer gösteriş merkezi haline getirildi. Camiler tanrının istediği gibi peygamber ahlakı ile donatılmadığı gibi biçim ve gösterişten bir adım öteye gitmedi. Din minarelerde ve ezanlarda kurtulamadı.  Peygamber ahlakı çatır çatır kırılmaya başladı. Evet, Din nereye gidiyor?
Dini çürüten, onu yok sayan mal ve mülk davası değil midir? Mülk edinmek insanoğlunun var olduğu günden beri doyumsuz bir istek haline getirilmiştir.  İnsanoğlu her zaman bir şeylere sahip olmak istemiş,  sahip olduklarıyla yetinmemiş, daha fazlasına, daha fazlasına sahip olmak istemiştir. İstemiştir ki bin yıl yaşasın, belki bin yıla sahip olsa, bir bin yıl daha isteyecektir. Buna rağmen sahip olduklarından vazgeçenler ya kahramanlaştırılmış, ya da peygamberleştirilmiştir. Toplumların peygamber ahlakıyla, tanrıya yaklaşacağını kutsal kitaplar yazıyor.  Bu nedenle peygamberler evliyalar, inançları uğruna serden ve yardan geçmişlerdir. İbrahim Peygamber babasının sarayını, memleketini, terk etmiş. Musa Peygamber Firavun sarayını terk etmiş. İsa Peygamber peşinden gelenlere “Sahip olduğunuz, her şeyi terk edip öyle gelin yanıma demiştir. Muhammet evini ocağını terk edip hicret etmiş, öldüğünde sahip olduğu hiçbir mülk geride bırakmamıştır. Her konuşmalarında Hazreti Ömer’in adaletini diline dolayanlar, yaptıklarıyla Hazreti Ömer’in adaletiyle bağdaşmadığını kendileri de bilmektedirler.

Hazreti Ömer, devlet başkanlığı sırasında kul hakkı ve sosyal adalet konusunda çok titiz davranmıştır. Çalışmalarında, kullandığı ayrı işlere tahsis ettiği iki kandili vardı. Bunlardan birini kendi özel işleriyle ilgili notlar yazarken kullanır, öbürünü ise, devlet ve millet işleriyle ilgili yazışmalarda kullanırdı. Halife birden fazla gömleği olmayan varlıksız biriydi. Şimdi Tayyip Erdoğan’a sormak lazım, devletin uçağıyla, Emine Erdoğan’ı Katar Şeyhi kızının düğününe göndermek Hazreti Ömer’in adaletiyle bağdaşıyor mu?
 Zengin Müslümanlarla, yoksul Müslümanlar giderek arayı açıyor, uçurum giderek büyüyor. İnsanlar hala bazı şeylere kulluk ediyorlar. En çok da malın mülkün kulu olmuşlardır. Oysa iki şeye kulluk etmek uygun değildir. Ya Allah’a kulluk edilecek, ya da mala mülke. Ya paraya kulluk edilecek, ya da Allaha. Kürecik’in bir köyünde yıllar önce bir keçi çobanı “ Para şeytandır, paraya tapmayın” demiş, yer yerinden oynamış,  Hamidiye alaylarından görevli komutan, Cevat denilen bir yüzbaşı,  üstüne attığı bir bombayla yerle bir etmiş çobanın köyünü. Onun peşinden gidenleri de birer birer avlayarak, koca bir aşireti kan gölüne çevirmiştir.  İsa Peygamber “ insanın ağzından giren değil, ağzından çıkan kirletir demiş. Bazı ulemalar, gerçek din adamları “ Ruhen açgözlülükten ve ihtiraslardan arının, açgözlülükten ve ihtiraslarından arınmış olanlar, içinden bunları söküp atanlara ne mutlu!”“Mülk hırsına, para tutkusuna, zenginlik, altın ve mal ihtiraslarından arındığınız zaman, iyilik merhamet, kardeşlik, paylaşım kalplerde kök salmış olacaktır. Mal mülk ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Kalıcı olan iyilik ve güzelliklerdir. Doğruluk ise en değerli şeydir.”Bu yüzdendir ki, Muhammed, Yusuf, İsa, Süleyman, ne sahip olma hırsı içinde olmuşlar, ne de kendilerine başkası sahip olmuştur. Ne servet yığma hayallerine kapılmış, ne de aciz, zavallı eline vur ekmeğini al birer kul olmuşlardır. Onlar meydana atılmış, olayların içine girmiş zulme karşı savaşmışlar, sömürüye karşı savaşmışlar, adaleti emretmişler, ihtiyaç fazlası her şeyi paylaşmış, bölüşmüş, erdemli bir yolda yürümüşler, dürüst bir hayat sürmüşler ve öldüklerinde ne bir dinar, ne bir dirhem, ne de bir deve bırakmadan bu dünyadan göçüp gitmişler.Kuran’da bir sürenin ismi kum tepeleridir. Kum tepelerinde:Siz insan topluluklarının siyasi, sosyal ve ekonomik olarak, bir bütün olduğuna inanmazsanız, tevhidin siyasi, sosyal ve ekonomik, tezahürlerinden bihabersiniz demektir.Ne demek tevhidin, siyasi sosyal ve ekonomik, tezahürleri?Bir bütün olan insanlıkta/toplumlarda, bütünlükten ayrılarak, “kum tepeleri” oluşturulamaz. Topluma oradan tepede bakarsınız. Kendinizi toplumla eşit ve aynı hizada görmezsiniz. Daima tepede olmanız gerektiğine inanırsınız.Mesela ekonomik olarak, altından gümüşten paradan puldan servetten kendinize mal mülk tepeleri oluşturursunuz. Halkla ayni hizada olmayı kabul etmezsiniz. Kat kat binalar, gökdelenler dikersiniz. Gökdelenlerde lüks konutlarda yaşarsınız, Gösterişli çok lüks otomobillerle camilere, gelir etraftakilere tepeden bakarsanız, işte bunlar birer kum tepeleri değil midir?  Bir gün bir bulut gelir, tepenize dikilir, bir fırtına bir kasırga eser kum tepelerinizi yerle bir eder, sizlerde altında kaybolur gidersiniz.Eğer tevhit varsa, böyle tepeler oluşturulmayacak, insanlar bir bütün olarak görülecek, Bütün içinde tepeler, çıkıntılar, tekeller oluşturulmayacak, oluşmuşsa bu tepeler eritilecek, bütüne yayılacak, zekât, infak, sadaka vs. hepsi bunun içinde var olacaktır.

 Eğer kentlerin bir tarafında gökdelenlerle, havuzlu villalar, gösterişli binalar yaşam alanları yükseliyorsa, diğer tarafta insanlar çöplükten yemek artığı topluyorlarsa, bir işçi grev yaptı, geçim sıkıntısını dile getirdi diye işinden atılıp mevcut geçim kaynağı kurutuluyorsa, o toplumda tevhid/ samet yok demektir. Yani toplumun bütünlüğü bozulmuştur, Zenginlerde daha çok zengin olma, mal mülk kazanma hırsı yükselmiş, yoksullar daha çok yoksullaşmış, zengin yoksul arasındaki uçurum kapanmayacak derecede açılmışsa orada tevhid/ samet yok demektir. O zaman o toplumlarda inançtan ve inançlı bir toplumdan bahsetmek doğru değildir. Böylesi bir din anlayışı ölü demektir. Böyle tevhid, ölü tevhid demektir.Bakıyorsunuz birileri çıkıyor, “ Rızkın onda dokuzu ticarettir” diyor. Dillere pelesenk olmuş bir hadis diye dolanıyor. Hâlbuki mal yığma hırslısı olan tefeci bezirgânların bir lafı olduğu besbelli. Hadis değil, Kütûb-u Sitte’de (Buhari, Müslim, Tirmizi, İbni Mace, Ebu Davud) da böyle bir şeye rastlanılmamıştır.

              1988 yılında İran’da Ayettullah Munteziri, ev hapishanesinde, olup bitenler için, Ayetullah Humeyni’ye “Senin adamalarının zulmü, şahın zulmünü geçti. Hani Ali’nin adalet devletini kuracaktın. Yine o dönemde Tahran üniversitesi önünde 7 kişinin öldüğü öğrenci gösterisinde “Ya adalet, ya yeniden devrim” sloganlarıyla gençler, o günkü gelişmeleri böyle protesto etmişlerdi.Türkiye’de 1994 yılında: “İslam gelecek vahşet bitecek” sloganıyla iktidar olanlar 10 yıldır iktidardalar. O gün bugün iktidarda olanlar, kendi ceplerini doldurmak, yandaşlarını zenginleştirmekten başka ne gibi bir ilerleme sağladılar ki? Ancak siyah ciplerin içinde başı türbanlı daracık pantolon giyenler, gözlerinde geniş siyah güneş gözlükleriyle sağa sola caka satan hanımlar çevrelerinde olup bitenleri görmezlikten gelmektedirler.  Amacının gerçekleşmesi için papaz elbisesi giyeceğini yıllar önce ifade eden Recep Tayyip Erdoğan’ın  mal varlığı milyonları aşmıştır. İsviçre bankalarındaki hesapları saymazsak  mal varlığı aşağıdaki gibidir.
Güneysu- Dumankaya köyü 2 bin metrekare arsa ( Maliyeti 10 bin TL) Banka ve menkul değerler 3 milyon 390 bin 384 TL, 25 bin Euro, 199 bin 867 dolar.Alacakları ise; 500 bin TL. Başbakan’ın mal varlığı Başbakanlık internet sitesinde yayınlandı. Güncelleme 19 Nisan 2012 15:40    





              En çok din imandan bahseden ve halkın dini duygularını istismar ederek iktidar olan Recep Tayyip Erdoğan’ın yukarıdaki Ahkaf süresi veya Kum tepeleri yaratmaktan başka ne yapmıştır.Bir de “İnsan ölür kalır eseri, eşek ölür kalır semeri” diye övünmektedir. Yukarıdaki mal varlığı Erdoğan’ın en büyük eseri olarak tarihe geçecektir.
Şimdiye dek iktidar olanlar, hep sağ görüşlü politikalar, dini istismar ederek iktidar olmuşlardır. Hep dini kullanmışlardır. Menderes: Siz isterseniz hilafeti getirirsiniz bile. Demirel “ Bana sağcılar cinayet işliyor dediremezsiniz., Tayyip Erdoğan “ Demokrasi bir amaç değil, bir araçtır. İstenildiği duraktan inilir” diyerek demokrasiyle iktidara gelmiş, Demokrasiyi gözüne taktığı güneş gözlükleriyle gördüğü gibi görmektedir.
Önce adalet dediler, eşitlik dediler, İslam gelecek vahşet bitecek dediler, iktidar olunca abdestli tagutlar, tespihli monşerlerle ruhlarını değiştirdiler. Acılar ve ızdıraplar içinde doğan dinler ve devrimler rahat ve konfora gömülünce her şeyi unuttular.  Söyledikleri güzel vaatler tezler unutuldu.  Sahte din bezirgânları, ortalığı yalan dolanlarla yönetmeye kalktılar. Köşklerinde saraylarında zalimleşmeye ve vahşet saçmaya başladılar. Krallar, şahlar sultanlar gibi tahtını tacını korumak için dinin afyon yüzü ile kendilerini savunmaya başladılar. Toplumu istedikleri sloganlarla uyuşturmaya yöneldiler. Çünkü iktidarda kalmaları için dinden başka sarılacakları silahları yoktu.
              Oysa Hz Muhammed ölümüne yakın:
Bilmiyorum, belki çıkamam bir daha buraya,
İşte sırtım, hakkı olan gelsin almaya demiş.
                           İşte geldim gidiyorum. İşte sırtım; Hakkı olan gelsin almaya! Varsa bir hak yediğim, zimmetime para veya mal geçirdiğim, simsarlık yaptığım veya baronluk yaptığımı iddia eden gelsin ispatlasın.
Hz Muhammed’in bu söylediklerine karşın din imandan en çok bahseden Recep Tayyip Erdoğan, İsviçre’de bulunan bankalardaki hesabını bilmiyoruz. Bunu bizim ispat etmemiz olanaksız. Yukarıda beyan ettiği mal varlıklarını nasıl temin etmiştir. Hz Muhammed adına bir açıklasa da içimiz rahat etsin. Hani pençeli ayakkabıyla siyasete atılıp, bu kadar mal varlığına sahip olması, ister istemez bizde bazı kuşkulara yol açmaktadır.   

 Dünyada artık iyilerle kötüler var. Zenginlerle yoksullar var. Yalan dolanlarla gerçekler var. Sultanın çevresini kuşatan yalakalarla adalet arayanlar var. Yezitlerle Hüseyinler var. Ruhunu kirletenlerle, ruhları temiz olanlar var. Cebini şişirenlerle, çöplükte yiyecek arayanlar var.
 Düzen değişti. Düzen kötülerin düzeni, düzen yezitlerin düzeni, düzen yalakaların hokkabazların düzeni,  düzen sahte dincilerin düzeni… Temiz vicdanlarla “Bir lokma bir hırka” felsefesiyle yola çıkanların din anlayışı yok artık. Mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi felsefesi unutuldu. Hırs, kibir, gurur gözlerini kör etmiştir onların. Açgözlü bir dünya yaratmışlar kendilerine. Oysa onlar kendileri birer mülk olduklarının farkında değiller.
Hazreti Muhammet kızı Fatima’nın kolunda altınları görünce koluna vurup:

Ateş bunlar, at” demiştir. Sade yaşayın lüks yaşamayın. Bunun için altın ve gümüşle gösteriş yapmayın. Para bende diye göstere göstere dolaşmayın. Çünkü şeytan ruhunuza girmiştir.
Hz İsa der ki: “Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin. Burada güve ve pas onları yiyip bitirir, hırsızlar da girip çalarlar. Bunun yerine gökte kendinize hazineler biriktirin. Orada ne güve, ne pas onları yiyip bitirir, ne hırsızlar girip çalar. Hazineniz nerdeyse yüreğiniz orada olacaktır.( Matha: 6/19  “
Irak’a saldırmak için Allahtan bana vahiy geldi.” Diyen Bush’a sormak lazım… Bu vahiy Irak’a saldırmak için, Acaba taptığı dolar Allah’ından mı, yoksa İsa’nın babası Allah’tan mı? Veya acımasızca bir buçuk milyon Iraklıyı öldür, petrolünü gasp et, tüm hazinelerin yağmala diyen talancı yağmacı Allah’tan mı?

Bunları söylerken dindar geçinen Sayın Başbakanımızın eşi Emine Erdoğan’ın parmağındaki yüzükler aklıma geldi. Hürriyet gazetesinin verdiği bir habere göre: Mücevher uzmanları, Emine Erdoğan’ın parmağındaki yüzüklerini değerlendirdi. Eğer ikisi de orijinalse alyans 10 bin, taşlı yüzük üç bin dolar. Kutlu Doğum Haftası" nedeniyle Ankara Kocatepe'de düzenlenen bir törene katılan Başbakan Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan, parmağındaki yüzüklerle dikkat çekti. "Firstlady" nin yüzüklerini incelemesini istediğimiz mücevher uzmanların, "Eğer orijinalse ikisi de değerli. Ama modelleri biraz eski" yorumunda bulundular.  Eksperler, Emine Erdoğan'ın taktığı bir kıratlık taşlı yüzüğün Cartier tarzı olduğunu söyledi. Alyansın en az 10 bin dolar değerinde olduğunu belirten uzmanlar, bu modeldeki yüzüklerin artık üretilmediğini sözlerine ekledi. Puellato çizgilerini taşıyan elmas serpintili yarı değerli taşlarla süslü yüzüğe ise, üç bin dolara yakın fiyat biçildi. Bunlar hangi din fetvasına yakışıyor. Kararı gerçek dindarlara bırakıyorum.

Kaynak: Mülk yazıları R. İhsan ELİAÇIK

Hiç yorum yok: