22 Aralık 2012 Cumartesi


                                                HURO                                                 Hasan ÇERÇİOĞLU                        

Öykü     
                                                          
        Köyde okul açılınca, büyüklü küçüklü herkes okula hücum etti.  Okuma yazma öğreneceklerdi. Yedisindekiler, sekizindekiler, on birindekiler hatta on beşindekiler bile okula başladılar hemen. Okuyup yazacaklardı. Ufukları genişleyecek, ufukların ötesindeki dünyayı öğreneceklerdi. Herkes ufukların ardına mektup yazacak, ufukların ötesinden gelen mektupları okuyacaktı. Yusuf da okula yeni başlayanlar arasındaydı. Önce eğitmenle üçüncü sınıfa kadar okudu, okul beş yıla çıkınca, bu kez beşe dek öğretmenle okumaya başladı.  
Köylüler, Kürtçede ona ufaklık anlamında Huro lakabını takmışlardı. Gel Huro, git Huro, otur Huro, kalk Huro diye seslenirler, biraz da takılırlardı. Kışın kardan çıkamaz, olduğu yerde kalır dururdu Huro. Büyükleri şakacıktan bazen onu kara gömerlerdi, karın içinde dakikalarca debelenir dururdu. Bunu kendince bir oyun sanır yapılanlardan oldukça zevk duyardı. Bazen de kardan adam olsun diye üstüne kar örterlerdi. Bu kez, onu kardan çıkarmak, yine kendisinden büyük ve daha güçlü öğrencilere düşerdi. Tipinin olduğu günlerde de büyük ve güçlü öğrenciler onu okuldan alırlar, evlerine dek sırtlarında taşırlardı.  Tipili günlerde de annesi Hüsne, sabahleyin Huro’yu sırtına alır, okula dek sırtında götürürdü. Huro’nun okul yaşam böyle başlamıştı. Ne ki okula küçük yaşta başladığı için, arkadaşları arasında en küçükleri ve en kısa olanıydı. Biraz da askere geç gitsin diye onu nüfusa küçük yazdırmışlardı. Huro sınıfın gözde öğrencisiydi. Kimi öğrenciler ondan boyca uzun ve yaşça büyük olmalarına rağmen bilmediklerini ona sorar, ondan öğrenirlerdi. Bu yüzden Huro’ya oldukça saygı duyarlar ve severlerdi. Huro kendisiyle övünür ve oldukça gurur duyardı bu durumdan. Hele anası Hüsne, onun başarısı karşısında, gururlanır, oğlunu yerlere sığdırmaz, göklere çıkarırdı. “Yusuf’uma Huro diyorlarmış. Ya neymiş, Yusuf’umun boyu kısaymış, ufakmış. Akıllı olsun, bilgili olsun, fikir sahibi olsun da varsın kısa olsun, varsın Huro desinler. Herkes her şeyi ondan sorup öğreniyor ya, bu bana yeter. Demek ötekiler boşuna büyümüş, boşuna boy uzatmışlar. Marifet boyda değil. Marifet akıl ve fikirdedir. Boyda keramet olsaydı, devede de boy vardı.” diye Huro ile övünür dururdu.
Huro ile övünen başka birisi daha vardı. O da amcası Keçe’nin Mısto’ydu. Mısto okuma yazmayı askerlikte öğrenmiş, köyde ikinci adam konumuna gelmişti. Askerden dönünce, onu köye Muhtar seçtiler.  Ne de olsa okuma yazması vardı. Dilekçe yazar, gelen mektupları okur, uzaktakilere mektuplar yazardı. Bu durum, onun muhtar olmasına yetiyor, artıyordu bile. O günkü koşullarda köylülerin arayıp da bulamadıklarıydı Keçe’nin Mısto, hükümet memurlarıyla anlaşır, jandarmaya yanıt verir,  köyde kimseyi kolay kolay tahsildara ezdirmezdi. Bir keresinde vergi anlaşmazlığı yüzünden tahsildarın birisini dövmüş, ağzını burnunu dağıtmış iki dişini kırmış ve otuz gün hapis yatmıştı.  Oldukça kavgacı ve sinirli bir yapısı vardı Mısto’nun.
Bir özelliği de köyde kış günleri odasına toplanan konu komşulara Atatürk’ün yaptıklarını anlatır, Battal Gazi’nin cenklerini, Şah İsmail’i, Hayber Kalesi Cengini, Kerbela olaylarını sesli sesli okur, kendini bir âlim gibi görürdü. Köylüler de ona hürmette kusur etmez, büyük saygı duyarlar onu defalarca dinlemekten bıkmazlardı. Kimi zaman, kitaplarını Huro’nun eline verir, Huro alır eline kitabı, sesini tıpkı amcasının sesine benzetir, onun gibi sesli sesli okur, konu komşular da onu heyecanla dinlerlerdi. Hele anası Hüsne, babası Alo, onun okuduklarıyla mest olurlardı.
“Bu çocuk ileride büyük bir âlim olacak” diye övünür dururdu Keçe’nin Mısto.
Gel zaman, git zaman, Huro ilkokulu bitirdi. Ama diploma vermediler Huro’ya. Ne ki, nüfusta dokuz yaşında görünüyordu. Dokuz yaşındakilere diploma verilmezdi. Bu haberi duyan babası Alo, öğretmene koştu. Öğretmeni,  diplomanın verilmeme nedenlerini Alo’ya anlattı, çözüm için yol gösterdi. Huro mahkemeye başvuracak, tanık dinletecek, yaşını büyütecek ve mahkemeden karar çıkartacaktı. Ancak o zaman diplomayı almaya hak kazanırdı. Başta amca Mısto ve baba Alo,  Huro’nun yaşının büyütülmesi için bir tanık aradılar. Sonunda aranan tanığı buldular. Tanık Abdo idi. Abdo’nun da bir eksiği vardı, binecek eşeği yoktu. Ona bir de yiğit eşek buldular.
***
Bir Cuma günü sabah erkenden eşeklerine bindiler. Üç süvari gibi hareket ettiler köyden. Abdo önde, Keçenin Mısto ortada, Alo terkisine aldığı Yusuf’la arkadaydı. Habire yol alıyorlardı. Mısto, mahkemede unutmaması için Abdo’yu uyarıyor ona verecek ifadesini sürekli tekrar ettiriyordu.
“Abdo –diyor- sakın şaşırmayasın. Hâkimin karşısına çıkınca, Hâkim çocuğun doğum tarihi kaç diye soracak olursa, bin dokuz yüz otuz yedi diyeceksin.” Abdo “tamam -diyor,- ben unutmam, bin dokuz yüz otuz yedi derim. Sen hiç merak etme!  Bin dokuz yüz otuz yedi, bin dokuz yüz otuz yedi” diyor, yolda tekrar edip duruyordu. Bir süre sonra aklına başka bir şey geliyor veya araya bir laf giriyor, konuşurlarken Abdo ne diyeceğini unutuyordu. Dönüp Keçenin Mısto’ya,
“Yaho Mısto! Ben ne diyecektim. Senin dediğin neydi?”
Keçenin Mısto:
“Hâkim, çocuğun doğum tarihini soracak olursa, bin dokuz yüz otuz yedi diyeceksin. Sakın unutmayasın ve de şaşırmayasın.”
            “Yok yok ben şaşırmam -diyor Abdo- sen hiç merak etme, aklıma bazen başka şey geliyor, kafam karışıyor ondan unutuyorum.” yeniden, “bin dokuz yüz otuz yedi, bin dokuz yüz otuz yedi, dokuz yüz otuz yedi,  yüz otuz yedi” diyor yol alıyordu. Alo kuşkulu, Mısto Kuşkulu… Köyden biraz uzaklaştıktan sonra bir yol çatına vardılar. Başka yolcularla karşılaştılar. Onlar da Akçadağ’a gidiyorlardı. Abdo’nun eşeği karşıda kancık eşeği görünce, zırlayarak koşmaya başladı. Eşeğin üzerinde tutunmaya çalıştıysa da, Abdo, eşeği zapt edemedi, dengesini kaybetti, yere düştü. Bu durumu görenler koşup Abdo’yu yerden kaldırdılar. İyi ki Abdo’ya bir şey olmamıştı. Abdo üstünü başını temizledi, yeniden eşeğine binecekken, Keçenin Mısto’ya dönüp,
“Mısto!  Ben ne diyecektim. Eşek düşürdü beni, kafam karıştı.”
Keçe’nin Mısto, endişeli ve de tevekkeli  “Bu adam bizi boşa yoracak” diye söylendi kendi kendine, Abdo’ya kızarak,
“Yahu Abdo! Sen ne kafasız adamsın. Yüz kere söyledim. Dediklerimi tekrar et o kadar. Bin dokuz yüz otuz yedi, bin dokuz yüz otuz yedi diyeceksin. Bunu aklında tut, sakın hâkimin karşısında şaşırmayasın?”
“Sen hiç merak etme! Bu defa aklımda tutarım,  unutmam ve de şaşırmam.”diyerek eşeğine bindi, yine yollarına devam ettiler. Bu kez daha kalabalık bir yolcu kafilesiyle yol alıyorlardı. Laf ortaya düşüyor, Abdo, ister istemez bazen lafa karışıyor, mahkemede ne diyeceğini yine unutuyordu.  Bu kez korkusundan Mısto’ya da bir şey soramıyordu. Mısto sinirli, hem de Muhtar. Hükümet gibi adam... Jandarmayla konuşuyor, tahsildara kafa tutuyor, Tahsildarı dövmüş, iki dişini kırmış, hapis yatmış, böylesi adama kim cesaret eder de bir şey sorardı. Abdo düşünceli ve de heyecanlı. Kafile sürekli yol alıyordu ama Abdo hiç konuşmuyordu. Keçe’nin Mısto, “Zılgıtı yiyince Abdo, dediklerimi unutmamaya çalışıyor zahar.” diyerek yoluna devam ediyordu.
Büyük dereye dek geldiler. Buraya Kan Deresi diyorlardı. Mayıs ayı olduğu için dere oldukça gür akıyordu. Kafile dereyi geçti. Ama Abdo’nun eşeği derenin ortasında kalmış, rahat rahat işiyordu. Eşeğin işemesi bittikten sonra, suyun içinde, yine zırlayarak üstünde duran Abdo’yu yere atıp koşmaya başladı. Abdo  suya düştü. Su, Abdo’yu sürüklemeye başladı,  oradakiler yetişip Abdo’yu kurtardılar. İki kişi de eşeğin yularından yakaladılar. Abdo’yu da derenin kıyısına dek sürüklediler.  Abdo’nun elbisesi ıslanmış, üzerinden sular süzülüyordu. Kafilenin büyük kısmı beklemeden yollarına devam etti. Keçenin Mısto, Alo, Yusuf, Abdo’nun üzerindeki suların süzülmesini ve elbisesinin biraz kurumasını beklediler. Islak elbiselerle hâkimin huzuruna çıkacak değillerdi. Bu arada Keçe’nin Mısto
“Abdo, eşekten düştün ya, herhalde diyeceklerini unuttun değil mi?”
“He,  öyle Mısto! Diyeceklerimi unuttum. Ne diyecektim bir daha söyle?”
“Bu defa unutmak yok, bin dokuz yüz otuz yedi diyeceksin. Tekrar et bakalım?”
“Bin dokuz yüz otuz yedi. Tamam değil mi?”
“Tamam, işte böyle, bin dokuz yüz otuz yedi de, o kadar”
Abdo yine “Bin dokuz yüz otuz yedi, bin dokuz yüz otuz yedi” derken, yollarına devam ettiler. Artık kasabaya varmışlardı. Kasabada avukat yoktu. Avşaroğlunu vekil tuttular. Avşaroğlu bir dilekçe yazdı onlara. Dava vekili olarak mahkemeye girecekti. Öğleden önce dilekçeyi mahkemeye sundu. Öğleden sonra duruşma başlayacaktı. Her şey hazırdı. Tek endişeleri Abdo’nun mahkemeye vereceği ifadeydi. Keçenin Mısto, bu arada mahkemeye aç girmesin diye Abdo’ya helva ekmek yedirdi. Onu tekrar karşısına aldı. Defalarca vereceği ifadeyi tekrar ettirdi.
Abdo:
“Ben, bin dokuz yüz otuz yedi derim,  başka bir şey demem. Sen hiç merak etme” diyerek üzerindeki kuşkuları dağıtmaya çalıştı. Keçenin Mısto, Avşaroğlu, Alo ve Yusuf mahkemenin kapısında sıra oldular. Mübaşirin kendilerini çağırmalarını beklediler. Bir süre sonra Mübaşir,
“Dava vekili Avşaroğu ve davacılar” diye seslendi.
Avşaroğlu, Alo, oğlu Yusuf,  tanık Abdo ile duruşmada hazır bulundular. Davacı vekili tanığın dinlenmesini talep etti.
Abdo’yu ileri ittiler. Abdo bir iki adım ileri çıktı, esas duruşa geçti. Hâkim sordu.
“Evladım! Bu çocuk kaç yaşında, doğum tarihi kaç, anlat bakalım” diye sordu.
Abdo put gibi ortada dikili kaldı. Nutku tutuldu. Ağzını açıp, tek kelime etmedi. Hâkim bir daha,
“Evladım çocuğun doğum tarihi kaç.  Çocuk kaç yaşında?”
Abdo “ tıssss… otussssss…tıssss… otussss…..” diye aynı şeyleri sürdürünce
Hakim:
“Yani çocuk otuz yaşında mı?”
“Heeee…..” deyince
Hâkim:  Çık dışarı, benimle dalga mı geçiyorsun?” diye sert bir ses tonuyla bağırınca, Abdo ve diğerleri soluğu dışarıda aldılar bir anda.

Böylece Yusuf, büyümeden Huro’luğuna devam etti bir süre daha…

Hiç yorum yok: