HURO Hasan ÇERÇİOĞLU
Öykü
Köyde okul açılınca, büyüklü küçüklü herkes
okula hücum etti. Okuma yazma
öğreneceklerdi. Yedisindekiler, sekizindekiler, on birindekiler hatta on beşindekiler
bile okula başladılar hemen. Okuyup yazacaklardı. Ufukları genişleyecek,
ufukların ötesindeki dünyayı öğreneceklerdi. Herkes ufukların ardına mektup
yazacak, ufukların ötesinden gelen mektupları okuyacaktı. Yusuf da okula yeni
başlayanlar arasındaydı. Önce eğitmenle üçüncü sınıfa kadar okudu, okul beş
yıla çıkınca, bu kez beşe dek öğretmenle okumaya başladı.
Köylüler,
Kürtçede ona ufaklık anlamında Huro lakabını takmışlardı. Gel Huro, git Huro,
otur Huro, kalk Huro diye seslenirler, biraz da takılırlardı. Kışın kardan
çıkamaz, olduğu yerde kalır dururdu Huro. Büyükleri şakacıktan bazen onu kara
gömerlerdi, karın içinde dakikalarca debelenir dururdu. Bunu kendince bir oyun
sanır yapılanlardan oldukça zevk duyardı. Bazen de kardan adam olsun diye üstüne
kar örterlerdi. Bu kez, onu kardan çıkarmak, yine kendisinden büyük ve daha
güçlü öğrencilere düşerdi. Tipinin olduğu günlerde de büyük ve güçlü öğrenciler
onu okuldan alırlar, evlerine dek sırtlarında taşırlardı. Tipili günlerde de annesi Hüsne, sabahleyin
Huro’yu sırtına alır, okula dek sırtında götürürdü. Huro’nun okul yaşam böyle
başlamıştı. Ne ki okula küçük yaşta başladığı için, arkadaşları arasında en
küçükleri ve en kısa olanıydı. Biraz da askere geç gitsin diye onu nüfusa küçük
yazdırmışlardı. Huro sınıfın gözde öğrencisiydi. Kimi öğrenciler ondan boyca uzun
ve yaşça büyük olmalarına rağmen bilmediklerini ona sorar, ondan öğrenirlerdi.
Bu yüzden Huro’ya oldukça saygı duyarlar ve severlerdi. Huro kendisiyle övünür ve
oldukça gurur duyardı bu durumdan. Hele anası Hüsne, onun başarısı karşısında, gururlanır,
oğlunu yerlere sığdırmaz, göklere çıkarırdı. “Yusuf’uma Huro diyorlarmış. Ya neymiş,
Yusuf’umun boyu kısaymış, ufakmış. Akıllı olsun, bilgili olsun, fikir sahibi
olsun da varsın kısa olsun, varsın Huro desinler. Herkes her şeyi ondan sorup
öğreniyor ya, bu bana yeter. Demek ötekiler boşuna büyümüş, boşuna boy uzatmışlar.
Marifet boyda değil. Marifet akıl ve fikirdedir. Boyda keramet olsaydı, devede
de boy vardı.” diye Huro ile övünür dururdu.
Huro
ile övünen başka birisi daha vardı. O da amcası Keçe’nin Mısto’ydu. Mısto okuma
yazmayı askerlikte öğrenmiş, köyde ikinci adam konumuna gelmişti. Askerden dönünce,
onu köye Muhtar seçtiler. Ne de olsa
okuma yazması vardı. Dilekçe yazar, gelen mektupları okur, uzaktakilere
mektuplar yazardı. Bu durum, onun muhtar olmasına yetiyor, artıyordu bile. O
günkü koşullarda köylülerin arayıp da bulamadıklarıydı Keçe’nin Mısto, hükümet memurlarıyla
anlaşır, jandarmaya yanıt verir, köyde kimseyi
kolay kolay tahsildara ezdirmezdi. Bir keresinde vergi anlaşmazlığı yüzünden tahsildarın
birisini dövmüş, ağzını burnunu dağıtmış iki dişini kırmış ve otuz gün hapis
yatmıştı. Oldukça kavgacı ve sinirli bir
yapısı vardı Mısto’nun.
Bir
özelliği de köyde kış günleri odasına toplanan konu komşulara Atatürk’ün
yaptıklarını anlatır, Battal Gazi’nin cenklerini, Şah İsmail’i, Hayber Kalesi
Cengini, Kerbela olaylarını sesli sesli okur, kendini bir âlim gibi görürdü.
Köylüler de ona hürmette kusur etmez, büyük saygı duyarlar onu defalarca dinlemekten
bıkmazlardı. Kimi zaman, kitaplarını Huro’nun eline verir, Huro alır eline
kitabı, sesini tıpkı amcasının sesine benzetir, onun gibi sesli sesli okur, konu
komşular da onu heyecanla dinlerlerdi. Hele anası Hüsne, babası Alo, onun
okuduklarıyla mest olurlardı.
“Bu
çocuk ileride büyük bir âlim olacak” diye övünür dururdu Keçe’nin Mısto.
Gel
zaman, git zaman, Huro ilkokulu bitirdi. Ama diploma vermediler Huro’ya. Ne ki,
nüfusta dokuz yaşında görünüyordu. Dokuz yaşındakilere diploma verilmezdi. Bu
haberi duyan babası Alo, öğretmene koştu. Öğretmeni, diplomanın verilmeme nedenlerini Alo’ya anlattı,
çözüm için yol gösterdi. Huro mahkemeye başvuracak, tanık dinletecek, yaşını
büyütecek ve mahkemeden karar çıkartacaktı. Ancak o zaman diplomayı almaya hak kazanırdı.
Başta amca Mısto ve baba Alo, Huro’nun
yaşının büyütülmesi için bir tanık aradılar. Sonunda aranan tanığı buldular.
Tanık Abdo idi. Abdo’nun da bir eksiği vardı, binecek eşeği yoktu. Ona bir de
yiğit eşek buldular.
***
Bir
Cuma günü sabah erkenden eşeklerine bindiler. Üç süvari gibi hareket ettiler
köyden. Abdo önde, Keçenin Mısto ortada, Alo terkisine aldığı Yusuf’la
arkadaydı. Habire yol alıyorlardı. Mısto, mahkemede unutmaması için Abdo’yu
uyarıyor ona verecek ifadesini sürekli tekrar ettiriyordu.
“Abdo
–diyor- sakın şaşırmayasın. Hâkimin karşısına çıkınca, Hâkim çocuğun doğum
tarihi kaç diye soracak olursa, bin dokuz yüz otuz yedi diyeceksin.” Abdo “tamam
-diyor,- ben unutmam, bin dokuz yüz otuz yedi derim. Sen hiç merak etme! Bin dokuz yüz otuz yedi, bin dokuz yüz otuz
yedi” diyor, yolda tekrar edip duruyordu. Bir süre sonra aklına başka bir şey geliyor
veya araya bir laf giriyor, konuşurlarken Abdo ne diyeceğini unutuyordu. Dönüp
Keçenin Mısto’ya,
“Yaho
Mısto! Ben ne diyecektim. Senin dediğin neydi?”
Keçenin
Mısto:
“Hâkim,
çocuğun doğum tarihini soracak olursa, bin dokuz yüz otuz yedi diyeceksin.
Sakın unutmayasın ve de şaşırmayasın.”
“Yok
yok ben şaşırmam -diyor Abdo- sen hiç merak etme, aklıma bazen başka şey geliyor,
kafam karışıyor ondan unutuyorum.” yeniden, “bin dokuz yüz otuz yedi, bin dokuz
yüz otuz yedi, dokuz yüz otuz yedi, yüz
otuz yedi” diyor yol alıyordu. Alo kuşkulu, Mısto Kuşkulu… Köyden biraz
uzaklaştıktan sonra bir yol çatına vardılar. Başka yolcularla karşılaştılar.
Onlar da Akçadağ’a gidiyorlardı. Abdo’nun eşeği karşıda kancık eşeği görünce,
zırlayarak koşmaya başladı. Eşeğin üzerinde tutunmaya çalıştıysa da, Abdo, eşeği
zapt edemedi, dengesini kaybetti, yere düştü. Bu durumu görenler koşup Abdo’yu
yerden kaldırdılar. İyi ki Abdo’ya bir şey olmamıştı. Abdo üstünü başını
temizledi, yeniden eşeğine binecekken, Keçenin Mısto’ya dönüp,
“Mısto!
Ben ne diyecektim. Eşek düşürdü beni,
kafam karıştı.”
Keçe’nin
Mısto, endişeli ve de tevekkeli “Bu adam
bizi boşa yoracak” diye söylendi kendi kendine, Abdo’ya kızarak,
“Yahu
Abdo! Sen ne kafasız adamsın. Yüz kere söyledim. Dediklerimi tekrar et o kadar.
Bin dokuz yüz otuz yedi, bin dokuz yüz otuz yedi diyeceksin. Bunu aklında tut, sakın
hâkimin karşısında şaşırmayasın?”
“Sen
hiç merak etme! Bu defa aklımda tutarım, unutmam ve de şaşırmam.”diyerek eşeğine bindi,
yine yollarına devam ettiler. Bu kez daha kalabalık bir yolcu kafilesiyle yol
alıyorlardı. Laf ortaya düşüyor, Abdo, ister istemez bazen lafa karışıyor, mahkemede
ne diyeceğini yine unutuyordu. Bu kez
korkusundan Mısto’ya da bir şey soramıyordu. Mısto sinirli, hem de Muhtar.
Hükümet gibi adam... Jandarmayla konuşuyor, tahsildara kafa tutuyor, Tahsildarı
dövmüş, iki dişini kırmış, hapis yatmış, böylesi adama kim cesaret eder de bir
şey sorardı. Abdo düşünceli ve de heyecanlı. Kafile sürekli yol alıyordu ama
Abdo hiç konuşmuyordu. Keçe’nin Mısto, “Zılgıtı yiyince Abdo, dediklerimi
unutmamaya çalışıyor zahar.” diyerek yoluna devam ediyordu.
Büyük
dereye dek geldiler. Buraya Kan Deresi diyorlardı. Mayıs ayı olduğu için dere
oldukça gür akıyordu. Kafile dereyi geçti. Ama Abdo’nun eşeği derenin ortasında
kalmış, rahat rahat işiyordu. Eşeğin işemesi bittikten sonra, suyun içinde, yine
zırlayarak üstünde duran Abdo’yu yere atıp koşmaya başladı. Abdo suya düştü. Su, Abdo’yu sürüklemeye başladı, oradakiler yetişip Abdo’yu kurtardılar. İki
kişi de eşeğin yularından yakaladılar. Abdo’yu da derenin kıyısına dek sürüklediler.
Abdo’nun elbisesi ıslanmış, üzerinden sular
süzülüyordu. Kafilenin büyük kısmı beklemeden yollarına devam etti. Keçenin
Mısto, Alo, Yusuf, Abdo’nun üzerindeki suların süzülmesini ve elbisesinin biraz
kurumasını beklediler. Islak elbiselerle hâkimin huzuruna çıkacak değillerdi. Bu
arada Keçe’nin Mısto
“Abdo,
eşekten düştün ya, herhalde diyeceklerini unuttun değil mi?”
“He, öyle Mısto! Diyeceklerimi unuttum. Ne
diyecektim bir daha söyle?”
“Bu
defa unutmak yok, bin dokuz yüz otuz yedi diyeceksin. Tekrar et bakalım?”
“Bin
dokuz yüz otuz yedi. Tamam değil mi?”
“Tamam,
işte böyle, bin dokuz yüz otuz yedi de, o kadar”
Abdo
yine “Bin dokuz yüz otuz yedi, bin dokuz yüz otuz yedi” derken, yollarına devam
ettiler. Artık kasabaya varmışlardı. Kasabada avukat yoktu. Avşaroğlunu vekil
tuttular. Avşaroğlu bir dilekçe yazdı onlara. Dava vekili olarak mahkemeye
girecekti. Öğleden önce dilekçeyi mahkemeye sundu. Öğleden sonra duruşma
başlayacaktı. Her şey hazırdı. Tek endişeleri Abdo’nun mahkemeye vereceği
ifadeydi. Keçenin Mısto, bu arada mahkemeye aç girmesin diye Abdo’ya helva
ekmek yedirdi. Onu tekrar karşısına aldı. Defalarca vereceği ifadeyi tekrar
ettirdi.
Abdo:
“Ben,
bin dokuz yüz otuz yedi derim, başka bir
şey demem. Sen hiç merak etme” diyerek üzerindeki kuşkuları dağıtmaya çalıştı.
Keçenin Mısto, Avşaroğlu, Alo ve Yusuf mahkemenin kapısında sıra oldular.
Mübaşirin kendilerini çağırmalarını beklediler. Bir süre sonra Mübaşir,
“Dava
vekili Avşaroğu ve davacılar” diye seslendi.
Avşaroğlu,
Alo, oğlu Yusuf, tanık Abdo ile duruşmada
hazır bulundular. Davacı vekili tanığın dinlenmesini talep etti.
Abdo’yu
ileri ittiler. Abdo bir iki adım ileri çıktı, esas duruşa geçti. Hâkim sordu.
“Evladım!
Bu çocuk kaç yaşında, doğum tarihi kaç, anlat bakalım” diye sordu.
Abdo
put gibi ortada dikili kaldı. Nutku tutuldu. Ağzını açıp, tek kelime etmedi. Hâkim
bir daha,
“Evladım
çocuğun doğum tarihi kaç. Çocuk kaç
yaşında?”
Abdo
“ tıssss… otussssss…tıssss… otussss…..” diye aynı şeyleri sürdürünce
Hakim:
“Yani
çocuk otuz yaşında mı?”
“Heeee…..”
deyince
Hâkim: Çık dışarı, benimle dalga mı geçiyorsun?” diye
sert bir ses tonuyla bağırınca, Abdo ve diğerleri soluğu dışarıda aldılar bir
anda.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder