21 Mart 2016 Pazartesi

SAYIN BAŞKAN

SAYIN BAŞKAN
ASTURİAS
1967 NOBEL ÖDÜLLÜ BİR KİTAP:
 Türkiye’nin gündeminden düşmeyen başkanlık sisteminden dolayı bu kitabı okudum. Herkesin okumasını öneririm.
 “ Başkanlık sistemini en iyi açıklayan roman Yazar, kitabın önsüzünde bir röportajından bir bölümü anlatır. Şöyle der
“Benim romanlarımda daima bir siyasi protesto temi vardır. Güney Amerikalı diktatör ilk örnek olarak çizdiğim “ Sayın Başkan” adlı romanımı ele alalım. Orada çizilen bütün Latin Amerika ülkelerinde rastlanan diktatör tipidir. Bu Hitler, Musolini  gibi +Halk onu hemen hemen hiç görmez, ama tıpkı tabiat kuvvetleri gibi insafsız varlığını daima üzerinde hisseder. Daha çocukluğum sıralarında, diktatörün adından o da evlerin en kuytu köşelerinde, ancak alçak sesle bahsedilirdi. Bu tip başkanlar elle tutulur hiçbir eser bırakmamışlardır. Aksine ülkelerini fakirleştirmiş, öksüzleştirmişlerdir. Bu şartlar altında yazara tek şey kalıyordu: Muhalefet… Bu yol da onu kaçınılmaz şekilde ya sürgüne ya hapse götürüyordu. Ben her iki cezayı da tattım. Hatta bir ara vatansız kaldım.1954’ten 1959’a kadar nüfus cüzdanım yoktu. O sırada hukuk fakültesi dekanı olan bugünkü başkanımızın didinip çırpınması sonunda Guatemala pasaportu alabildim. Böyledir; Latin Amerika yalnız folklordan ibaret bir gerçek değildir.
Güney Amerika da ne zaman bir ihtilal veya bir darbe havası eserse, kitapçı vitrinlerinden ilk kaldırılan kitap “ Sayın Başkan” olur. Onun için bu romanı Güney Amerika’da siyasi bir barometreye benzetirler.” 
O halde nedir başkanlık sistemi? Başkanlık sistemi, devlet yönetiminde tek bir kişinin başkanlığında hükümet etme ve devleti yönetme esasına bağlı siyasi bir sistemdir. Başkanlık sistemi uygulandığı kimi ülkelerde yolsuzluk, otoriterlik, nepotizm (tanıdık kayırma), diktatörlüğe araç olma ve çoğulculuk karşıtı uygulamalar gündeme geldiğinde eleştirilerin ana odağı olmaktadır. Bu nedenle başkanlık sisteminde ana hedef muhaliflerdir. Muhalifler ise gazeteciler, yazarlar demokratik kitle örgütleri yani aykırı seslerdir. Aykırı ses çıkaranları susturmak, onları öldürmek, sürgün etmek hapishanelere atarak cezalandırmaktır.  Ayrıca geniş gizli bir haberleşme ağı oluştururlar. Gizli haberleşme ağını kimi zaman resmi organlar aracılığıyla kimi zaman da siviller aracılığıyla sonuca ulaştırırlar. Kimse onun bir muhbiri  bir ajanı olduğunu bilmez. Polis teşkilatı dışında, esnaf, sanatkâr, asker, üniversite öğretim üyesi,  yargıçlar, fırıncılar, taksi şoförleri mahallenin kasabı, bakkalı hatta en yakın arkadaşınız dostunuz hepsi başkan için istihbarat sağlarlar. 
Sayın Başkan isimli kitabı okuduktan sonra, ülkemizde Güney Amerika’nın yıllar önce uyguladığı başkanlık sistemini gördüm. Başkanlık sisteminde herkes başkanın ajanıdır, muhbircisidir.
 “Kadın gibi konuşan Lucio Vasques bir adam vurur. Başkanın başdanışmanı General Canales’in karısı,generale sorar “Lucio adamı niçin vurdu?”
“Emir vardı. İhtiyar kuduzdu!” der general.
 Lucio’nun anlattığı başka bir şey vardı ki; o daha da acıydı. “General Canales için tutuklama emri çıkmış. Biri de bu gece kızını kaçıracakmış” der, karısı hayrete düşer,
“Senyorita Camillayı mı?”
 “Evet” Roman bu olay üzerinde gelişir. General bu haberi duyar duymaz kaçma hazırlıklarına başlar. Cara de Angel’in evinden çıkar çıkmaz aklına gelen, “Kaçmak suçu kabullenmem demektir. Ya kalmak? diye söylenerek yoluna devam eder.  Birkaç adımdan sonra bu baş döndürücü hayalden sadece gözyaşları kalmıştı geriye.
“Generaller Milis prensleridir.” demiştim bir konuşmamda… “Hey budala bu konuşma neye patlıyor şimdi? Başkan benim bu “Milis Prensleri” sözümü asla hoş görmeyecek. Beni öteden beri çekemediği için kırlaşmış saçlarım karşısında saygı ve korkudan başka bir şey duymayan albayın ölümünden beni suçlu tutuyor.”
Başkan, generali yok etmek için mutlaka bir gerekçe uydurmalıydı. En iyi gerekçe, kendi adamları tarafından öldürülen bir albayın katil suçunu generale yüklemektir. Kimin eli kimin cebindedir belli değil. Ülke tam bir kargaşa içindedir. Bir kurtuluş umudu da gözükmüyor. Herkes korku içinde…   
Oysa askerlik mesleğinin en yüksek noktasına ulaşan, devlere yakışır omuzlarında Büyük İskender’in, Julis Cesar’ın, Napoleon  ve Bolivar’ın  şerefli savaşların yükünü taşıyan general birden başkanın gözünden düşer. Bir katil olur, bir suçlu olur; rütbesiz, kolları sırmasız, apoletsiz çizmesiz ve altın mahmuzları olmayan bir karikatürü haline gelir. Uğursuz bir kuşun rengine bürünmüş, omuzları düşük,  tıraşı uzamış, bu çökmüş davetsiz misafirin yanında, bu fakir mezarının yanında, öteki kordonları, püskülleri defneyaprakları sırmaları ve haşmetli selamlarıyla “mübalâğasız” birinci sınıf bir mezar sahibi gerçek bir Chamarrıta  yürüyordu.
Adımlarını hiç yavaşlatmayan Canales caddeler boyunca kendi kordonlarını kendi ayaklarıyla ezerek kendi yıkıntılarının üzerinden geçerek yürüyordu.
“Ama ben suçsuzum!” ve yüreğinin imanlı sesiyle tekrarlıyordu:  “Suçsuzum, neden korkuyorum?”
“Canınızı kurtarın general, ben ne dediğinizi biliyorum. Vatan kavramının yerini tutacak bir şey yoktur. Kanunlar mı? Gülünecek şey! Kurtarın kendinizi General sizi ölüm bekliyor. “
Asker deyince vatan savunması akla gelir,  sınırların savunması akla gelirdi. Ama bunların hiçbir hükmü yoktu. O sadece kaçıyordu. Canını kurtarmaya çalışıyordu.  Kaçarken aklına gelen tek şey:
“Peki, ama suçsuz olduğuma göre …”
“Suçlu olup olmadığınıza düşünmeyin General: Siz sadece Başkanın hoşuna gidip gitmediğinizi düşünün; hükümetin tutmadığı bir suçsuz bir suçludan çok daha kötü durumdadır. “
Başkanlık sisteminde sadece başkanın sözü ve ona güven vermek esastır. Aksi halde başınıza ne geleceğini bilemezsiniz. Her an bir şey gelebilir. Başkan tipinizi beğenmeyebilir ya bakışlarınızda kuşku duyabilir. Başkanın karşısında hep el pençe durmak, önünde boyun eğmekten başka çareniz yoktur. Onun verdiği emre uymak düşer. Yoksa hapishaneler, sürgünler, idam sehpaları sizi bekler.
Sayın Başkan romanında hapishanede geçirilen ilk gece de korkunçtur. Karanlıklar içinde kalan mahpus kendini hayatın dışında bir kâbus dünyasında bulur. Duvarlar yok olur. Tavan silinir, döşeme kaybolur, bununla beraber ruh kendini özgürlükten öylesine uzak duyar ki, ölüm gibi bir şeydir bu. Örneğin Generalin karısı Fedina’yı yakalar, yargıç önüne çıkarırlar. Suçsuz bir çocuk ve yalnız bir kadın… Suçu sadece Generalin karısı olmak…
 Yargıçlar Fedina’yı sorguya çekerler…
“ Oyun oynamıyoruz burada… Çabuk hadi, General nerede?” 
Arka tarafta açılan bir kapıdan ağlayan bir çocuğun sesi geliyordu. Sıcak, umutsuz bir ağlama…
“Oğlunun başı için konuş artık…”
Daha yargıç konuşmadan, ağlamanın nerden geldiğini anlamak isteyen Fedina başını dört bir yana çevirmişti.
“İki saattir ağlıyor… Boşuna arıyorsun nerdedir diye… Açlıktan ağlıyor; Generalin gizlendiği yeri söylemezsen açlıktan ölecek.
Fedina bir kapıya doğru atılınca üç kişi, üç kara hayvan yolunu kesip kadının yetersiz kuvvetini alt ettiler. Yarı çıplak dizlerinin üzerinde sürünerek yargıcın yanına gitti. Bıraksın da çocuğuna meme versin diye yalvardı.
“ Her istediğine peki ama önce Generalin nerede olduğunu söyle.”
“ Bayım çocuğumun başı için…”
“Evet, çocuğunun başı için, General nerede? Böyle yerlere çöküp komedi oynamanın faydası yok; sorduğum şeye cevap vermezsen çocuğunu yatıştıracağını umma… General nerede?” 
 Kış geceleri saçak oluklarında sular ağlar. Çocuğun ağlaması da tıpkı ona benziyordu.  Boğuk bir ses:
“General nerede?”
Fedina yaralı bir hayvan gibi susmuş, ne yapacağını bilmiyor, dudaklarını kemiriyordu.  Çocuk ağlıyor.
Kapıyı bekleyen adamlardan biri Fedina’yı bir vuruşta yere yuvarladı; öteki de bir tekme atınca kadın olduğu yerde kaldı. Artık dövmesinler diye kireci ezmeğe başladığı vakit saat bire geliyordu. Çocuk ağlıyordu.
“General nerede?” Dört saat geçmişti aradan. Fedina acısından haykırıyordu. Duyduğu acıdan değil, daha çok çocuğu için yalvarmak üzere durunca dayak yiyordu.
“General nerede?”
Gece boyunca acı çektirdiler. Gün ağarıyordu, onu tutup yine hücresine götürdüler. Orada, ölmek üzere olan cansız, kaskatı kesilmiş, taşbebekleri andıran çocuğunun yanında ayıldı. Kendini ana kucağında duyar duymaz ayılan çocuk hırsla memeye saldırdı. Küçücük ağzını yapıştırıp da kirecin kekremsi tadı canını yakınca ayrıldı ve yeniden ağlamağa başladı. Ne yapsa boşunaydı Fedina; çünkü çocuk artık meme istemiyordu. Çocuğu kollarında, bağırıyor, kapıya vuruyordu… Çocuk kaskatı kesiliyor… Çocuk gittikçe soğuyordu.
Onu böyle ölüme bırakmak olacak şey değildi; suçsuzdu çocuk… Geri dönüp yine kapıya vuruyor, bağırıyordu.
“ Ah yavrum, çocuğum ölüyor… Ah çocuğum ölüyor… Ah çocuğum ölüyor!”
İnsan bu kadar acımasız bu kadar vicdansız olabilir mi? Çocuğun anasının memelerini kirece buluyorlar. Amaç çocuk meme almayacak ve çocuk acından ölecek, böylece yakalayamadıkları Generalden intikam alacaklardı.
Generalden intikam almak bununla kalmayacaktı. Bir de kızı Camilla’yı kaçıracaklardı. Camilla’yı önce Başkanın yakını ve başkana bağlılığıyla tanınmış aynı zamanda Generale dost görünen Cara de Angel tarafından kaçırttılar. Cara de Angel Kayınbabası General kaçabilsin diye polisi de şaşırtmış. Camilla’yı kaçırdıktan sonra aralarında duygusal bir ilişki gelişti. Camilla’ya aşık oldu. Birbirlerini sevdiler. “Tesadüf bizi bir araya getirmemiş olsaydı farklı hayatlar yaşayacaktık. Böyle bir şeyin olabileceği düşüncesi, içlerine öyle bir korku salıyordu ki, bir arada değillerse birbirlerini arıyor, göz göze geldikçe sarılıyor, kucaklaşıyor, mutlu oluyorlardı. Ama yılanlar olayı inceleyip durmaktaydı.
Bir gün başkanın verdiği bir davete Camilla  ile Cara de Angel birlikte gittiler. Başkanla tokalaştılar. Sonra Camilla’ya bir telefon gelir.
“Babanız, Cumhurbaşkanın nikahınıza tanıklık ettiğini gazetede okuyunca öldü. Camilla bu haberi duyunca kendini bir koltuğa bırakır, öldü, öldü, öldü…” diyerek hayal alemine dalar…
Sayın Başkanın ülkesinde seçimler de vardır. Başkanın yandaşları kahveleri dolaşırlar bildiri dağıtırlar ama başkana oy vermeyecek olanlar, vatan hainidir, anarşisttir, tehlikeli akıl hastasıdır, acil olarak hapsedilmelidir.  Bu nedenle bir yargıç Cara de Angel’in başkanı desteklemeyeceğini başkana ihbar eder. Bir Amerikalı barda içki içerken bu durumu Cara de Angel’e söyler. Cara de Angel başına gelecekleri bildiği için kendini affettirmek için başkanın yanına koşar. Bu arada Savunma bakanı da Başkanın yanındadır. Başkan,
“Bu ülkede kimse bir şey üretmiyor, her şey tarafımdan yapılıyor, insanları çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmaya çalışıyorum” diye kendinden bahseder kendini över. Cara de Angel karşısında bir koltukta oturmaktadır.
“Sayın başkan, benim kendilerine ve hükümetlerine kayıtsız, şartsız sadık olduğumdan şüphe etmezler” diye düşünüyordu.
Başkan, “Savunma Bakanı emir aldı, daha bugünden yol hazırlıklarıyla ilgili parayı sana verecek yol parasını ve talimatı istasyonda alacaksın” diyerek gizli bir görev için New York’a gitmek için görevlendirir. İstasyonda talimatı, yol parasını aldıktan sonra trene biner. Ne yazık ki yolculuğu limanda son bulur. Limanda tanıdık eski dostu Binbaşı Farfan tarafından karşılanır. Arkadaşı ve dostu tarafından karşılandığı için çok sevinir. Ama Binbaşı Farfan Cara de Angel’in elinde ne kadar para, ne kadar talimat, nikâh yüzüğüne kadar ne varsa el koyar, Cara de Angel’i tutuklar. Erler ellerini bağlar, bir köy yönüne doğru sürükleyerek içi pislikle dolu bir vagonun içine atarlar. Binbaşı Farfan dipçikle kafasına indirir. Pisliğin içine gömülen Cara de Angel kan kokusu duyumsuyordu. Ama Farfan hiç umursamıyor sürekli onu kırbaçlıyordu. Yüzüne gözüne rast gelen her tarafını kırbaçlıyordu.
“Bu orospu çocuğunun burnundan getireceğim. Orduya dil uzatıyor, öcü alınmalı Eşkıya… Bok herif!” diyor vuruyordu.  
Sonunda Cara de Angel’i zindana atarlar, iki ay içinde, acı, işkence, açlık, susuzluk, pislik içinde ölür. Geride Miguel adında bir oğlan çocuğuyla, dul bir kadın Camilla’yı bırakarak... İşte “Sayın Başkan’ı desteklemeyenin hali böyle olur!”

Özgürlükleri elinden alınmış, düşünceleri tutsak, iradeleri tutsak nice insanlar dışarıda gezmekte, dahası yetki ve makam verilmiş, kararlar almakta emirler vermekte aykırı düşünceye yer yok. Aykırı çıkış yapılanların gözünün yaşına bakılmaksızın sürgüne gönderilmekte zindanlara atılmakta kurşuna dizilmekte böylece her türlü işkence serbest, hesap soran yok, sorgulayan yok. Ama tüm bunların hepsi bir kişinin saltanatı için, o kişi de Sayın Başkandır.                

Hiç yorum yok: