SAYIN
BAŞKAN
ASTURİAS
1967
NOBEL ÖDÜLLÜ BİR KİTAP:
Türkiye’nin gündeminden düşmeyen başkanlık
sisteminden dolayı bu kitabı okudum. Herkesin okumasını öneririm.
“ Başkanlık sistemini en
iyi açıklayan roman Yazar,
kitabın önsüzünde bir röportajından bir bölümü anlatır. Şöyle der
“Benim
romanlarımda daima bir siyasi protesto temi vardır. Güney Amerikalı diktatör ilk
örnek olarak çizdiğim “ Sayın Başkan” adlı romanımı ele alalım. Orada çizilen
bütün Latin Amerika ülkelerinde rastlanan diktatör tipidir. Bu Hitler, Musolini gibi +Halk onu
hemen hemen hiç görmez, ama tıpkı tabiat kuvvetleri gibi insafsız varlığını
daima üzerinde hisseder. Daha çocukluğum sıralarında, diktatörün adından o da
evlerin en kuytu köşelerinde, ancak alçak sesle bahsedilirdi. Bu tip başkanlar
elle tutulur hiçbir eser bırakmamışlardır. Aksine ülkelerini fakirleştirmiş,
öksüzleştirmişlerdir. Bu şartlar altında yazara tek şey kalıyordu: Muhalefet…
Bu yol da onu kaçınılmaz şekilde ya sürgüne ya hapse götürüyordu. Ben her iki
cezayı da tattım. Hatta bir ara vatansız kaldım.1954’ten 1959’a kadar nüfus cüzdanım
yoktu. O sırada hukuk fakültesi dekanı olan bugünkü başkanımızın didinip
çırpınması sonunda Guatemala pasaportu alabildim. Böyledir; Latin Amerika yalnız folklordan ibaret bir
gerçek değildir.
Güney
Amerika da ne zaman bir ihtilal veya bir darbe havası eserse, kitapçı
vitrinlerinden ilk kaldırılan kitap “ Sayın Başkan” olur. Onun için bu romanı
Güney Amerika’da siyasi bir barometreye benzetirler.”
O
halde nedir başkanlık sistemi? Başkanlık sistemi, devlet yönetiminde
tek bir kişinin başkanlığında hükümet etme ve devleti yönetme esasına bağlı
siyasi bir sistemdir. Başkanlık sistemi uygulandığı kimi ülkelerde yolsuzluk,
otoriterlik, nepotizm (tanıdık kayırma), diktatörlüğe araç olma ve çoğulculuk karşıtı uygulamalar
gündeme geldiğinde eleştirilerin ana odağı olmaktadır. Bu nedenle başkanlık
sisteminde ana hedef muhaliflerdir. Muhalifler ise gazeteciler, yazarlar
demokratik kitle örgütleri yani aykırı seslerdir. Aykırı ses çıkaranları
susturmak, onları öldürmek, sürgün etmek hapishanelere atarak cezalandırmaktır. Ayrıca geniş gizli bir haberleşme ağı oluştururlar. Gizli haberleşme
ağını kimi zaman resmi organlar aracılığıyla kimi zaman da siviller aracılığıyla
sonuca ulaştırırlar. Kimse onun bir muhbiri bir ajanı olduğunu bilmez. Polis teşkilatı dışında,
esnaf, sanatkâr, asker, üniversite öğretim
üyesi, yargıçlar, fırıncılar, taksi
şoförleri mahallenin kasabı, bakkalı hatta en yakın arkadaşınız dostunuz hepsi başkan
için istihbarat sağlarlar.
Sayın Başkan isimli kitabı
okuduktan sonra, ülkemizde Güney Amerika’nın yıllar önce uyguladığı başkanlık
sistemini gördüm. Başkanlık sisteminde herkes başkanın ajanıdır, muhbircisidir.
“Kadın gibi konuşan Lucio Vasques bir adam
vurur. Başkanın başdanışmanı General Canales’in karısı,generale sorar “Lucio
adamı niçin vurdu?”
“Emir vardı. İhtiyar kuduzdu!”
der general.
Lucio’nun anlattığı başka bir şey vardı ki; o
daha da acıydı. “General Canales için tutuklama emri çıkmış. Biri de bu gece
kızını kaçıracakmış” der, karısı hayrete düşer,
“Senyorita Camillayı mı?”
“Evet” Roman bu olay üzerinde gelişir. General
bu haberi duyar duymaz kaçma hazırlıklarına başlar. Cara de Angel’in evinden
çıkar çıkmaz aklına gelen, “Kaçmak suçu kabullenmem demektir. Ya kalmak? diye
söylenerek yoluna devam eder. Birkaç
adımdan sonra bu baş döndürücü hayalden sadece gözyaşları kalmıştı geriye.
“Generaller Milis
prensleridir.” demiştim bir konuşmamda… “Hey budala bu konuşma neye patlıyor
şimdi? Başkan benim bu “Milis Prensleri” sözümü asla hoş görmeyecek. Beni
öteden beri çekemediği için kırlaşmış saçlarım karşısında saygı ve korkudan
başka bir şey duymayan albayın ölümünden beni suçlu tutuyor.”
Başkan, generali yok etmek
için mutlaka bir gerekçe uydurmalıydı. En iyi gerekçe, kendi adamları tarafından öldürülen bir albayın katil suçunu generale
yüklemektir. Kimin eli kimin cebindedir belli değil. Ülke tam bir kargaşa içindedir.
Bir kurtuluş umudu da gözükmüyor. Herkes korku içinde…
Oysa askerlik mesleğinin en
yüksek noktasına ulaşan, devlere yakışır omuzlarında Büyük İskender’in, Julis
Cesar’ın, Napoleon ve Bolivar’ın şerefli savaşların yükünü taşıyan general
birden başkanın gözünden düşer. Bir katil olur, bir suçlu olur; rütbesiz, kolları sırmasız, apoletsiz çizmesiz
ve altın mahmuzları olmayan bir karikatürü haline gelir. Uğursuz bir kuşun
rengine bürünmüş, omuzları düşük, tıraşı
uzamış, bu çökmüş davetsiz misafirin yanında, bu fakir mezarının yanında, öteki
kordonları, püskülleri defneyaprakları sırmaları ve haşmetli selamlarıyla “mübalâğasız”
birinci sınıf bir mezar sahibi gerçek bir Chamarrıta yürüyordu.
Adımlarını hiç yavaşlatmayan
Canales caddeler boyunca kendi kordonlarını kendi ayaklarıyla ezerek kendi yıkıntılarının
üzerinden geçerek yürüyordu.
“Ama ben suçsuzum!” ve
yüreğinin imanlı sesiyle tekrarlıyordu:
“Suçsuzum, neden korkuyorum?”
“Canınızı kurtarın general,
ben ne dediğinizi biliyorum. Vatan kavramının yerini tutacak bir şey yoktur.
Kanunlar mı? Gülünecek şey! Kurtarın kendinizi General sizi ölüm bekliyor. “
Asker deyince vatan savunması
akla gelir, sınırların savunması akla
gelirdi. Ama bunların hiçbir hükmü yoktu. O sadece kaçıyordu. Canını kurtarmaya
çalışıyordu. Kaçarken aklına gelen tek
şey:
“Peki, ama suçsuz olduğuma
göre …”
“Suçlu olup olmadığınıza
düşünmeyin General: Siz sadece Başkanın hoşuna gidip gitmediğinizi düşünün;
hükümetin tutmadığı bir suçsuz bir suçludan çok daha kötü durumdadır. “
Başkanlık sisteminde sadece
başkanın sözü ve ona güven vermek esastır. Aksi halde başınıza ne geleceğini
bilemezsiniz. Her an bir şey gelebilir. Başkan tipinizi beğenmeyebilir ya
bakışlarınızda kuşku duyabilir. Başkanın karşısında hep el pençe durmak, önünde
boyun eğmekten başka çareniz yoktur. Onun verdiği emre uymak düşer. Yoksa
hapishaneler, sürgünler, idam sehpaları sizi bekler.
Sayın Başkan romanında
hapishanede geçirilen ilk gece de korkunçtur. Karanlıklar içinde kalan mahpus
kendini hayatın dışında bir kâbus dünyasında bulur. Duvarlar yok olur. Tavan silinir,
döşeme kaybolur, bununla beraber ruh kendini özgürlükten öylesine uzak duyar
ki, ölüm gibi bir şeydir bu. Örneğin Generalin karısı Fedina’yı yakalar, yargıç
önüne çıkarırlar. Suçsuz bir çocuk ve yalnız bir kadın… Suçu sadece Generalin
karısı olmak…
Yargıçlar Fedina’yı sorguya çekerler…
“ Oyun oynamıyoruz burada…
Çabuk hadi, General nerede?”
Arka tarafta açılan bir
kapıdan ağlayan bir çocuğun sesi geliyordu. Sıcak, umutsuz bir ağlama…
“Oğlunun başı için konuş
artık…”
Daha yargıç konuşmadan, ağlamanın
nerden geldiğini anlamak isteyen Fedina başını dört bir yana çevirmişti.
“İki saattir ağlıyor… Boşuna
arıyorsun nerdedir diye… Açlıktan ağlıyor; Generalin gizlendiği yeri
söylemezsen açlıktan ölecek.
Fedina bir kapıya doğru
atılınca üç kişi, üç kara hayvan yolunu kesip kadının yetersiz kuvvetini alt
ettiler. Yarı çıplak dizlerinin üzerinde sürünerek yargıcın yanına gitti.
Bıraksın da çocuğuna meme versin diye yalvardı.
“ Her istediğine peki ama
önce Generalin nerede olduğunu söyle.”
“ Bayım çocuğumun başı
için…”
“Evet, çocuğunun başı için, General
nerede? Böyle yerlere çöküp komedi oynamanın faydası yok; sorduğum şeye cevap
vermezsen çocuğunu yatıştıracağını umma… General nerede?”
Kış geceleri saçak oluklarında sular ağlar.
Çocuğun ağlaması da tıpkı ona benziyordu.
Boğuk bir ses:
“General nerede?”
Fedina yaralı bir hayvan
gibi susmuş, ne yapacağını bilmiyor, dudaklarını kemiriyordu. Çocuk ağlıyor.
Kapıyı bekleyen adamlardan
biri Fedina’yı bir vuruşta yere yuvarladı; öteki de bir tekme atınca kadın
olduğu yerde kaldı. Artık dövmesinler diye kireci ezmeğe başladığı vakit saat
bire geliyordu. Çocuk ağlıyordu.
“General nerede?” Dört saat
geçmişti aradan. Fedina acısından haykırıyordu. Duyduğu acıdan değil, daha çok
çocuğu için yalvarmak üzere durunca dayak yiyordu.
“General nerede?”
Gece boyunca acı
çektirdiler. Gün ağarıyordu, onu tutup yine hücresine götürdüler. Orada, ölmek
üzere olan cansız, kaskatı kesilmiş, taşbebekleri andıran çocuğunun yanında ayıldı.
Kendini ana kucağında duyar duymaz ayılan çocuk hırsla memeye saldırdı. Küçücük
ağzını yapıştırıp da kirecin kekremsi tadı canını yakınca ayrıldı ve yeniden
ağlamağa başladı. Ne yapsa boşunaydı Fedina; çünkü çocuk artık meme istemiyordu.
Çocuğu kollarında, bağırıyor, kapıya vuruyordu… Çocuk kaskatı kesiliyor… Çocuk
gittikçe soğuyordu.
Onu böyle ölüme bırakmak
olacak şey değildi; suçsuzdu çocuk… Geri dönüp yine kapıya vuruyor,
bağırıyordu.
“ Ah yavrum, çocuğum ölüyor…
Ah çocuğum ölüyor… Ah çocuğum ölüyor!”
İnsan bu kadar acımasız bu
kadar vicdansız olabilir mi? Çocuğun anasının memelerini kirece buluyorlar.
Amaç çocuk meme almayacak ve çocuk acından ölecek, böylece yakalayamadıkları Generalden
intikam alacaklardı.
Generalden intikam almak
bununla kalmayacaktı. Bir de kızı Camilla’yı kaçıracaklardı. Camilla’yı önce Başkanın
yakını ve başkana bağlılığıyla tanınmış aynı zamanda Generale dost görünen Cara
de Angel tarafından kaçırttılar. Cara de Angel Kayınbabası General kaçabilsin
diye polisi de şaşırtmış. Camilla’yı kaçırdıktan sonra aralarında duygusal bir
ilişki gelişti. Camilla’ya aşık oldu. Birbirlerini sevdiler. “Tesadüf bizi bir
araya getirmemiş olsaydı farklı hayatlar
yaşayacaktık. Böyle bir şeyin olabileceği düşüncesi, içlerine öyle bir korku salıyordu
ki, bir arada değillerse birbirlerini arıyor, göz göze geldikçe sarılıyor,
kucaklaşıyor, mutlu oluyorlardı. Ama yılanlar olayı inceleyip durmaktaydı.
Bir gün başkanın verdiği bir
davete Camilla ile Cara de Angel
birlikte gittiler. Başkanla tokalaştılar. Sonra Camilla’ya bir telefon gelir.
“Babanız, Cumhurbaşkanın
nikahınıza tanıklık ettiğini gazetede okuyunca öldü. Camilla bu haberi duyunca
kendini bir koltuğa bırakır, öldü, öldü, öldü…” diyerek hayal alemine dalar…
Sayın Başkanın ülkesinde
seçimler de vardır. Başkanın yandaşları kahveleri dolaşırlar bildiri dağıtırlar
ama başkana oy vermeyecek olanlar, vatan hainidir, anarşisttir, tehlikeli akıl
hastasıdır, acil olarak hapsedilmelidir. Bu nedenle bir yargıç Cara de Angel’in başkanı
desteklemeyeceğini başkana ihbar eder. Bir Amerikalı barda içki içerken bu
durumu Cara de Angel’e söyler. Cara de Angel başına gelecekleri bildiği için kendini
affettirmek için başkanın yanına koşar. Bu arada Savunma bakanı da Başkanın
yanındadır. Başkan,
“Bu ülkede kimse bir şey
üretmiyor, her şey tarafımdan yapılıyor, insanları çağdaş uygarlık düzeyine
ulaştırmaya çalışıyorum” diye kendinden bahseder kendini över. Cara de Angel
karşısında bir koltukta oturmaktadır.
“Sayın başkan, benim kendilerine
ve hükümetlerine kayıtsız, şartsız sadık olduğumdan şüphe etmezler” diye düşünüyordu.
Başkan, “Savunma Bakanı emir
aldı, daha bugünden yol hazırlıklarıyla ilgili parayı sana verecek yol parasını
ve talimatı istasyonda alacaksın” diyerek gizli bir görev için New York’a
gitmek için görevlendirir. İstasyonda talimatı, yol parasını aldıktan sonra
trene biner. Ne yazık ki yolculuğu limanda son bulur. Limanda tanıdık eski
dostu Binbaşı Farfan tarafından karşılanır. Arkadaşı ve dostu tarafından
karşılandığı için çok sevinir. Ama Binbaşı Farfan Cara de Angel’in elinde ne
kadar para, ne kadar talimat, nikâh yüzüğüne kadar ne varsa el koyar, Cara de
Angel’i tutuklar. Erler ellerini bağlar, bir köy yönüne doğru sürükleyerek içi
pislikle dolu bir vagonun içine atarlar. Binbaşı Farfan dipçikle kafasına
indirir. Pisliğin içine gömülen Cara de Angel kan kokusu duyumsuyordu. Ama Farfan
hiç umursamıyor sürekli onu kırbaçlıyordu. Yüzüne gözüne rast gelen her
tarafını kırbaçlıyordu.
“Bu orospu çocuğunun
burnundan getireceğim. Orduya dil uzatıyor, öcü alınmalı Eşkıya… Bok herif!”
diyor vuruyordu.
Sonunda Cara de Angel’i zindana atarlar, iki ay içinde, acı, işkence, açlık,
susuzluk, pislik içinde ölür. Geride Miguel adında bir oğlan çocuğuyla, dul bir
kadın Camilla’yı bırakarak... İşte “Sayın Başkan’ı desteklemeyenin hali böyle
olur!”
Özgürlükleri elinden alınmış,
düşünceleri tutsak, iradeleri tutsak nice insanlar dışarıda gezmekte, dahası yetki
ve makam verilmiş, kararlar almakta emirler vermekte aykırı düşünceye yer yok.
Aykırı çıkış yapılanların gözünün yaşına bakılmaksızın sürgüne gönderilmekte
zindanlara atılmakta kurşuna dizilmekte böylece her türlü işkence serbest,
hesap soran yok, sorgulayan yok. Ama tüm bunların hepsi bir kişinin saltanatı
için, o kişi de Sayın Başkandır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder