HÜKÜMDARI
ALKIŞLAMAK
Derler ki: Bin yoksulun bin kusuru bağışlanır; ama bir
hükümdarın yarım kusuru bile bağışlanmaz. Çünkü bir hükümdarın yaptığı
hataların bedelini yalnızca kendisi değil, bütün toplum öder. Hükümdarın
kusurunu örtmek dostluk değil, düpedüz düşmanlıktır. Zira yoksulun kusurundan
kimse çıkar sağlamaz; oysa hükümdarın kusurundan halk zarar görür, düşman ise
yararlanır.
Bir hükümdar ne kadar iyi niyetli olursa olsun, egemenliğini bilgiyle
kurar, bilimle yönetirse hata yapma olasılığı azalır. Ne var ki bu durum çoğu
zaman hükümdarın hoşuna gitmez. O da bir insan olduğunu, herkes gibi hayatın
zevklerini tatmak istediğini düşünür. Ancak kişisel arzularını devlet
yönetiminin önüne koyduğu anda hükümdarlığın özü zedelenir. Hele bir de yapılan
uyarılara kulak asmıyorsa, düşünce ve yönetim bakımından yönettiklerinden biri
hâline gelir.
Kitaplar ve tarihsel gelenekler bunu söyler. Ancak bizim hükümdara gelince
durum farklıdır:
"Anayasa Mahkemesi'nin verdiği
karara sadece sessiz kalırım; ama onu kabul etmek durumunda değilim. Verdiği
karara uymuyorum, saygı da duymuyorum." sözleri, anayasal düzen açısından
uzun süre tartışılmıştır.
Oysa Anayasa'nın 11. maddesine göre Anayasa
hükümleri yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kişi
ve kuruluşları bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Anayasa hükümlerini
tanımamak veya bunlara uymamak hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz.
Mart 2014'te, Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ)
arazisindeki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi inşaatı hakkında mahkemenin yürütmeyi
durdurma kararı vermesi üzerine Recep Tayyip Erdoğan'ın, "Gücünüz
yetiyorsa gelin yıkın." dediği kamuoyuna yansımıştır.
Devleti yönetenler anayasa ve yasalara uymadığında,
hukuka aykırı davranışlar cezasız bırakıldığında, ne kadar yeni yasa
çıkarılırsa çıkarılsın hukuk devleti zayıflar. Yasaların herkese eşit
uygulanmadığı bir düzende, kanunların caydırıcılığı da büyük ölçüde ortadan
kalkar.
Bilgiye ve bilimin rehberliğine değer vermeyen bir
hükümdarın, egemenliğini bilgi üzerine inşa etmesi de mümkün değildir.
Bir hükümdarın en büyük gücü, ordusu ya da hazinesi
değildir; en büyük gücü hukuka bağlılığıdır. Hukuk hükümdarın üzerinde olduğu
sürece devlet ayakta kalır. Hukukun hükümdarın emrine girdiği yerde ise devlet,
kurum olma niteliğini yitirir; kişilerin iradesiyle yönetilen bir düzene
dönüşür.
Tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur. Kendisini
hukukun üstünde gören yöneticiler, başlangıçta güçlü görünseler de sonunda ya
halkın vicdanında ya da tarihin yargısında mahkûm olmuşlardır. Çünkü iktidar
geçicidir, hukuk ise devletin kalıcı temelidir.
Devlet, kişilere göre değil kurallara göre
yönetildiğinde güven verir. Kuralların kişilere göre değiştiği yerde adalet
duygusu zedelenir. Adaletin zedelendiği toplumlarda ise güven kaybolur; güvenin
olmadığı yerde yatırım, üretim, huzur ve gelecek umudu da giderek yok olur.
Hükümdar yalnızca kendi taraftarlarının değil,
kendisine oy vermeyenlerin de yöneticisidir. Bu nedenle tarafsız olmak, hukuka
eşit mesafede durmak ve devletin bütün kurumlarını kişisel iradenin aracı
hâline getirmemek zorundadır. Aksi takdirde devlet ile iktidar birbirine
karışır; kamu yararı yerini siyasal çıkarlara bırakır.
Bilimden uzaklaşan yönetimler önce aklı, sonra
liyakati kaybeder. Liyakatin yerini sadakat aldığında ise devlet kurumları
zayıflar. Devletin hafızası silinir, deneyim değersizleşir, ehliyet yerine
bağlılık ölçü hâline gelir. Bunun bedelini yalnız bugünün insanları değil,
gelecek kuşaklar da öder.
Bir hükümdar eleştiriden korkmamalıdır. Çünkü
eleştiri, düşmanlık değil; yanlışın görülmesini sağlayan bir aynadır. Aynayı
kırarak yüzündeki kusuru yok edemezsin. Gerçek dost, alkışlayan değil;
gerektiğinde yanlışını söyleyendir.
Devleti ayakta tutan yalnızca kanunlar değildir.
Kanunların uygulanacağına duyulan inançtır. Vatandaş, hukukun herkese eşit
uygulanacağına inanıyorsa devlet güçlüdür. Bu inanç ortadan kalktığında ise en
mükemmel yasalar bile kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur.
Sonuç olarak hükümdarı bağışlamak, alkışlamak, onun yaptığı her yanlışı görmezden
gelmek değildir. Asıl bağışlanamaz olan, yanlışları bilip susmaktır. Çünkü
suskunluk, hatayı büyütür; büyüyen hata ise yalnız hükümdarı değil, bütün
ülkeyi ağır sonuçlarla karşı karşıya bırakır.
Bir devletin gerçek gücü saraylarının büyüklüğüyle değil; mahkemelerinin
bağımsızlığı, kurumlarının saygınlığı ve vatandaşlarının adalete duyduğu
güvenle ölçülür. Hükümdarlar gelir geçer; fakat hukuk yaşarsa devlet yaşar.
Hukuk zayıflarsa, en güçlü görünen iktidarlar bile gün gelir kendi ağırlıkları
altında çöker. Tarihin değişmeyen hükmü budur.
14.
Hükümdarın en büyük yanılgısı, alkışların sonsuza
kadar süreceğini sanmasıdır. Oysa alkış, çoğu zaman güce yöneliktir; adalete
değil. Güç el değiştirdiğinde alkışlar da yön değiştirir. Tarih, saraylarında
kendilerini yenilmez sanan hükümdarların sessizlik içinde yalnız kaldıklarının
sayısız örnekleriyle doludur.
15.
İktidar, insana sahip olmadığını düşündüğü her şeyi
kazandırabilir; fakat kaybettiği itibarı geri veremez. İtibar, zorla elde
edilmez. O, adaletle, dürüstlükle ve verilen söze sadakatle kazanılır. Bir kez
yitirildiğinde, en görkemli törenler, en yüksek makamlar ve en güçlü ordular
bile onu geri getiremez.
16.
Bir hükümdar, çevresinde yalnızca kendisini öven
insanları topluyorsa gerçeği değil, kendi yankısını dinliyor demektir. Yankı
ise insana hakikati söylemez; yalnızca duymak istediğini tekrar eder. Böyle bir
yönetimde kararlar aklın süzgecinden değil, övgülerin gölgesinden geçer.
17.
Devlet yönetiminde en tehlikeli hastalık korkudur.
Korkan bürokrat doğruyu söyleyemez; korkan yargıç adalet dağıtamaz; korkan
akademisyen gerçeği yazamaz; korkan gazeteci halkı bilgilendiremez. Korkunun
egemen olduğu yerde özgür düşünce değil, sessizlik büyür. Sessizlik ise
yanlışların en büyük koruyucusudur.
18.
Adalet yalnız mahkeme salonlarında dağıtılmaz. Adalet;
ekmeğin paylaşılmasında, verginin toplanmasında, kamu kaynaklarının
kullanılmasında, liyakatin gözetilmesinde ve fırsat eşitliğinin sağlanmasında
da kendini gösterir. Adalet hayatın her alanından çekildiğinde, toplumun
vicdanı da yavaş yavaş körelmeye başlar.
19.
Bir hükümdar, devleti kendi mülkü sanmaya başladığı
gün en büyük hatasını yapmış olur. Devlet hiçbir hükümdarın malı değildir.
Devlet, geçmişten geleceğe uzanan ortak bir emanettir. Bugünün yöneticileri o
emanetin yalnızca geçici bekçileridir.
20.
Hiçbir makam ebedî değildir. Bugün emir verenler yarın
hesap verebilir; bugün karar alanlar yarın verilen kararların sonuçlarıyla
yüzleşebilir. İşte bu yüzden hukuk, yalnız yönetilenleri değil, yönetenleri de
koruyan en büyük güvencedir. Hukukun olmadığı yerde hiç kimsenin geleceği güven
altında değildir.
21.
Bilge yöneticiler, kendilerini övenlerden çok
kendilerini uyaranlara değer verirler. Çünkü bilirler ki bir devleti ayakta
tutan, alkışlar değil; zamanında yapılmış doğru uyarılardır. Kulaklarını
eleştiriye kapatan hükümdarlar, sonunda gerçeklere de kulaklarını kapatırlar.
22.
Tarih, hükümdarların yazdırdığı kitaplardan çok,
halkın hafızasında kalanlarla hüküm verir. Resmî kayıtlar değiştirilebilir,
meydanların isimleri değiştirilebilir, heykeller yıkılabilir; fakat insanların
adalet duygusunda bıraktığınız iz silinmez. Bir hükümdarın gerçek mirası, inşa
ettiği binalar değil; geride bıraktığı hukuk düzenidir.
23.
Bu nedenle mesele bir kişiyi sevmek ya da sevmemek
değildir. Mesele, devletin kişilere bağlı mı, yoksa kurallara bağlı mı
yönetileceğidir. Kişiler fanidir; kurumlar kalıcı olmak zorundadır. Devletin
ömrü, yöneticilerinin ömründen uzun olduğu için kurallar, kişilerden daha
değerlidir.
Son söz şudur: Hükümdarlar hata yapabilir; çünkü onlar da insandır. Ancak
onları diğer insanlardan ayıran şey, yaptıkları hataların yalnız kendilerini
değil, milyonlarca insanın kaderini etkilemesidir. İşte bu yüzden hükümdarların
en büyük erdemi yanılmaz olmak değil, yanıldıklarında hukuka dönmeyi,
eleştiriyi dinlemeyi ve hesap vermeyi bilmektir. Hukukun üstünde duran hiçbir
iktidar kalıcı olmamış; hukuka yaslanan devletler ise çağları aşmayı
başarmıştır.
Hükümdarın en büyük sınavı, iktidara geldiği
gün değil; iktidarı uzun süre elinde tuttuktan sonraki hâlidir. Çünkü ilk
yıllarda herkese umut vermek kolaydır. Zor olan, yıllar geçtikçe aynı adalet
duygusunu, aynı alçakgönüllülüğü ve aynı hesap verebilirliği koruyabilmektir.
İktidar uzadıkça, insanın kendisini vazgeçilmez görme tehlikesi de büyür.
Hiç kimse vazgeçilmez değildir. Mezarlıklar,
kendilerini vazgeçilmez sanan insanlarla doludur. Devletler ise kişiler
sayesinde değil, kuralları sayesinde yaşamlarını sürdürürler. Devletin gücü bir
kişinin karizmasına bağlanıyorsa, o devlet sağlam temeller üzerinde yükselmiyor
demektir.
Bir hükümdarın çevresi ne kadar sessizse,
tehlike o kadar büyüktür. Çünkü fikirlerin sustuğu yerde korku konuşur.
Korkunun konuştuğu yerde ise akıl susar. Aklın sustuğu bir ülkede yanlış
kararlar çoğalır; yanlış kararlar çoğaldıkça da bunları düzeltme cesareti
gösteren insanlar azalır.
Güç, insanın karakterini değiştirmez;
karakterini ortaya çıkarır. Adalet duygusu güçlü olan bir insan, iktidara
geldiğinde de adil kalır. Kibre yatkın olan ise eline yetki geçtiğinde kibri
büyütür. Bu nedenle mesele makam değil, o makamı taşıyan insanın vicdanıdır.
Bilgelik, her soruya cevap vermek değildir.
Bilgelik, gerektiğinde "Bilmiyorum." diyebilmektir. Bilmediğini kabul
eden yönetici öğrenmeye açıktır; her şeyi bildiğini sanan yönetici ise
kendisini gelişmeye kapatmıştır. Devlet yönetiminde en pahalı cehalet, bilgiyi
reddeden cehalettir.
Eski Türk devlet geleneğinde hükümdar
"kut" sahibi kabul edilirdi. Ancak bu kut, sınırsız yetki anlamına
gelmezdi. Kut, halka adaletle davranıldığı sürece meşruiyetini korurdu. Adalet
kaybolduğunda kutun da hükümdardan çekildiğine inanılırdı. Demek ki eski
gelenekler bile iktidarın kaynağını güçte değil, adalette arıyordu.
İbn Haldun, devletlerin yükselişini ve
çöküşünü anlatırken dayanışma ruhunun zamanla zayıfladığını söyler. Lüks
arttıkça fedakârlık azalır; ayrıcalıklar çoğaldıkça ortak sorumluluk duygusu
kaybolur. Yönetici halktan uzaklaştığında yalnızca fiziksel bir mesafe oluşmaz;
gönül bağı da kopmaya başlar.
Nizamülmülk, Siyasetnâme'de hükümdarın
geceleri bile halkın derdiyle ilgilenmesi gerektiğini anlatır. Çünkü ona göre
adalet, yalnız mahkemelerde verilen kararlarla değil, yöneticinin halkın
sıkıntısını hissedebilmesiyle gerçekleşir. Halkın sesini duymayan hükümdar, bir
süre sonra yalnızca sarayın duvarlarından yansıyan sesleri işitir.
Yusuf Has Hacib ise Kutadgu Bilig'de
hükümdara şu öğüdü verir: "Adalet güneş gibidir; herkesi aynı şekilde
aydınlatmalıdır." Güneş doğarken kimsenin makamına, servetine veya
inancına bakmaz. Adalet de öyle olmalıdır. Bir kişiye ayrı, diğerine farklı
uygulanıyorsa artık adı adalet değildir.
Bugünün dünyasında devletlerin büyüklüğü,
yalnızca askerî güçleriyle ölçülmüyor. Hukukun üstünlüğü, bilim üretme
kapasitesi, eğitim düzeyi, özgür düşünce ortamı ve vatandaşların devlete
duyduğu güven de en az ekonomi kadar belirleyici hâle gelmiştir. Bilimden
uzaklaşan, hukuku zayıflatan ve kurumlarını yıpratan ülkeler, kısa vadede güçlü
görünseler bile uzun vadede rekabet güçlerini kaybederler.
Bu nedenle hükümdarın görevi yalnız bugünü
yönetmek değildir; gelecek kuşaklara güçlü kurumlar bırakmaktır. İyi hükümdar,
ardında büyük binalar değil; sağlam kurumlar, bağımsız yargı, özgür
üniversiteler ve hesap verebilir bir yönetim bırakandır. Çünkü taş binalar
yıkılabilir; fakat güçlü kurumlar, milletlerin hafızasını yaşatır.
Sonunda tarih herkes için aynı
hükmü verir. Bir hükümdar, ardında korku mu bıraktı, güven mi? Bölünme mi
bıraktı, birlik mi? Kişisel sadakat mi istedi, yoksa hukuka bağlılık mı? İşte
gelecek nesiller onun adını bu soruların cevaplarıyla anacaktır. İnsan ömrü sınırlıdır;
fakat adalet ya da adaletsizlik üzerine kurulan miras, nesiller boyunca
yaşamaya devam eder.
Tarihin en acımasız mahkemesi, zamanın kendisidir. O
mahkemede ne iktidarın gücü, ne sarayların görkemi, ne de propaganda araçları
hüküm verebilir. Orada yalnızca yapılanlar konuşur. Tarih, hükümdarların
söylediklerini değil; yaptıklarını kayda geçirir. Bu yüzden hiçbir yönetici,
tarihin hafızasını aldatabileceğini sanmamalıdır.
Roma İmparatorluğu yüzyıllar boyunca dünyaya hükmetti.
Onu güçlü kılan yalnızca lejyonları değildi; hukuk düzeniydi. Roma Hukuku,
bugün bile birçok çağdaş hukuk sisteminin temel taşlarından biri olarak
yaşamaktadır. Fakat hukuk zayıflayıp kişisel iktidar öne çıktığında, en güçlü
imparatorluk bile çözülmeye başladı. Kılıçların koruyamadığını hukuk
koruyabilirdi; hukuk yıkılınca kılıçlar da devleti kurtaramadı.
Osmanlı Devleti'nin yükseliş dönemine bakıldığında da
aynı gerçeği görürüz. Padişahlar, "Adalet mülkün temelidir." sözünü
yalnızca bir duvar yazısı olarak değil, devletin varlık sebebi olarak kabul
ediyorlardı. Devlet büyüdükçe adaletin yükü de büyüdü. Ne zaman ki liyakat geri
plana itildi, makamlar ehline değil yakın olana verilmeye başlandı, işte o
zaman çözülme de hız kazandı.
Büyük hükümdarlar, kendilerini eleştirenleri
susturanlar değil; onları dinlemeyi bilenlerdir. Bilgeler hükümdarın karşısında
korkmadan konuşabiliyorsa o devlet güçlüdür. Bilgelerin sustuğu, yalnızca
övgülerin duyulduğu ülkelerde ise yanlışlar hızla çoğalır. Çünkü gerçeği
söyleyen diller sustuğunda, geriye yalnızca hoş sözler kalır.
Devlet yönetiminde sadakat önemlidir; ancak sadakat
liyakatin yerine geçtiği gün çöküş başlar. Sadakat kişiye, liyakat ise göreve
bağlıdır. Devlet kişilere değil, görevlere göre yönetildiğinde ayakta kalır.
Bir mühendis köprü yapmayı, bir hâkim adalet dağıtmayı, bir öğretmen bilgi
vermeyi bilmiyorsa, yalnızca sadakati onu başarılı kılamaz.
Güçlü devlet, vatandaşından korkmayan devlettir.
Vatandaşın eleştirisini tehdit olarak gören yönetimler, zamanla kendi
gölgelerinden bile ürkmeye başlarlar. Oysa eleştiri, devleti yıkmaz; tam
tersine eksiklerini görmesini sağlar. Çatlaklarını onaran bina ayakta kalır;
çatlaklarını perdeyle örten bina ise ilk sarsıntıda yıkılır.
Hükümdar, kendisini alkışlayan kalabalıkları görünce
halkın tamamının aynı düşündüğünü sanmamalıdır. Sessiz kalan insanlar her zaman
razı oldukları için susmazlar; kimi zaman korktukları, kimi zaman da seslerini
duyuramayacaklarını düşündükleri için susarlar. Sessizlik, rızanın değil, çoğu
zaman umutsuzluğun işaretidir.
İyi yönetim, yalnız bugünün sorunlarını çözmekle
yetinmez; yarının sorunlarını da öngörür. Ormanları keserek şehir kurmak
kolaydır; fakat kesilen ağacı yerine koymak onlarca yıl ister. Eğitimi
zayıflatmak bir kararname kadar kısa sürer; nitelikli insan yetiştirmek ise
nesiller ister. Bu nedenle hükümdarın en önemli görevi, günü kurtarmak değil,
geleceği inşa etmektir.
Bir milletin gerçek serveti altın rezervleri değil,
yetişmiş insan gücüdür. Bilim insanlarını, öğretmenlerini, sanatçılarını ve
düşünen insanlarını değersizleştiren toplumlar, zamanla kendi geleceklerini de
yoksullaştırırlar. Çünkü bilgi üretmeyen milletler, başkalarının ürettiği
bilgiye bağımlı hâle gelirler.
Sonunda bütün hükümdarlar aynı kapıya varırlar. O
kapının adı tarihtir. Tarih, kimseye makamına göre hüküm vermez. Adaletli olanı
adaletiyle, zalim olanı zulmüyle, bilge olanı bilgeliğiyle, kibirli olanı ise
kibriyle anar. İnsanların hafızasında kalan, hükümdarın ne kadar uzun süre
iktidarda kaldığı değil; o süre içinde millete ne bıraktığıdır.
Ve belki de bütün bu anlatılanların özeti tek cümlededir:
Devleti ayakta tutan hükümdarın gücü değil, hukukun gücüdür. Hükümdar
hukuku güçlendirdiği ölçüde büyür; hukuku zayıflattığı ölçüde ise kendi
iktidarının temelini de zayıflatır. Çünkü hukuk bir gün yalnız yönetilenlere
değil, yönetenlere de lazım olur.
Hükümdar için en tehlikeli an, kendisini yanılmaz
görmeye başladığı andır. Çünkü yanılmaz olduğuna inanan bir yönetici, önce
danışmayı bırakır; sonra dinlemeyi bırakır; en sonunda da düşünmeyi bırakır.
İşte çöküş, tam da o noktada başlar.
İnsan, gücü arttıkça kendisini büyük
zanneder. Oysa büyüklük, başkalarını küçültmekle değil; başkalarını yüceltmekle
ölçülür. Büyük hükümdarlar, kendileri için değil, milletleri için yaşarlar.
Onlar arkalarında korku değil, güven bırakırlar.
Devletin hazinesi yalnız kasasındaki altın
değildir. Asıl hazine, halkın yönetime duyduğu güvendir. Bu güven kaybolduğunda
para değerini yitirir, yatırım durur, üretim azalır ve toplum geleceğe umutla
bakamaz. Güven, devletlerin görünmeyen sermayesidir.
Adalet geciktiğinde yalnız davalar uzamaz;
insanların vicdanı da yorulur. Hakkını mahkemede arayamayan insan, umudunu
kaybetmeye başlar. Umudunu kaybeden toplum ise zamanla birbirine olan güvenini
de yitirir.
Hükümdarın sarayı ne kadar yüksek olursa
olsun, halkın evindeki duman tütmüyorsa o sarayın ihtişamı eksiktir. Çünkü bir
devletin büyüklüğü, yönetim binalarının yüksekliğiyle değil; vatandaşının
huzuru, refahı ve geleceğe duyduğu güvenle ölçülür.
Bilgelik ile kibir aynı kalpte yaşayamaz.
Bilge insan, her gün yeni bir şey öğrenebileceğini bilir. Kibirli insan ise
öğrenmeye ihtiyaç duymadığını düşünür. Devlet yönetiminde kibir arttıkça bilgi
azalır; bilgi azaldıkça hata çoğalır.
Hükümdarın görevi, halkın alkışını toplamak
değil; duasını kazanmaktır. Alkış meydanlarda duyulur ve kısa sürer. Dua ise
sessizce edilir ama nesiller boyunca yaşar. Tarihin sayfalarında hayırla anılan
hükümdarlar, korkuyla değil; adaletle yönetmiş olanlardır.
Bir milletin kaderi yalnız hükümdarın
omuzlarında değildir. Aydınların suskunluğu, yargının bağımsızlığı,
üniversitelerin özgürlüğü, basının cesareti ve vatandaşın sorumluluk bilinci de
devletin geleceğini belirler. Sessiz kalan toplumlar, yanlışların büyümesine
istemeden de olsa ortak olurlar.
Hükümdarın çevresinde gerçeği söyleyecek
insanlar kalmadığında, gerçeğin yerini söylentiler alır. Bilginin yerini
dedikodu, liyakatin yerini sadakat, adaletin yerini ise keyfilik doldurur.
Böyle bir düzen, dışarıdan güçlü görünse bile içten içe çürümeye başlamıştır.
Her iktidar kendisini kalıcı sanır. Oysa
kalıcı olan iktidarlar değil, milletlerdir. Milletler de ancak güçlü kurumlar
ve ortak değerler sayesinde ayakta kalırlar. Kurumlarını yıpratan yönetimler,
aslında kendi geleceklerini de zayıflatırlar.
Tarih bize şunu öğretmiştir: Bir ülkeyi
yıkmak için çoğu zaman dış düşmana gerek yoktur. Hukukun zayıflaması, eğitimin
gerilemesi, liyakatin terk edilmesi, kutuplaşmanın derinleşmesi ve adalet
duygusunun aşınması, içeriden başlayan en büyük çözülmedir.
Sonunda hükümdar da halk da aynı gerçekle
yüzleşir. Güç, servet, makam ve unvan gelip geçicidir. Geriye yalnızca yapılan
iyilikler, kurulan adalet ve bırakılan miras kalır. İnsanlar yöneticileri çoğu
zaman söyledikleri sözlerle değil; hayatlarına dokunan uygulamalarıyla
hatırlarlar.
Belki de iyi bir hükümdarın kendisine her
sabah sorması gereken soru şudur: "Bugün aldığım kararlar yalnız benim
iktidarımı mı güçlendirecek, yoksa devletin ve milletin geleceğini mi?"
Eğer verilen cevap ikinciyse, o yönetim doğru yoldadır. Birincisiyse, tarih o
yanlışı er ya da geç ortaya çıkaracaktır.
Devletin gerçek bekçisi sarayların duvarları
değildir; hukuktur. Hukukun bekçisi de yalnız mahkemeler değil, onu savunma
cesareti gösteren vicdanlı insanlardır. Vicdan sustuğunda hukuk yalnızlaşır;
hukuk yalnızlaştığında ise devlet güç kaybetmeye başlar.
Bunun için hükümdarı bağışlamak
değil, gerektiğinde uyarmak en büyük vatanseverliktir. Çünkü gerçek sadakat
kişilere değil; devlete, hukuka ve millete gösterilir. Hükümdarlar değişir,
dönemler geçer, fakat adalet arayışı insanlık tarihi boyunca değişmeyen en
büyük ideal olarak yaşamaya devam eder.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder