8 Ağustos 2026 Cumartesi

 

HÜKÜMDARI ALKIŞLAMAK

Derler ki: Bin yoksulun bin kusuru bağışlanır; ama bir hükümdarın yarım kusuru bile bağışlanmaz. Çünkü bir hükümdarın yaptığı hataların bedelini yalnızca kendisi değil, bütün toplum öder. Hükümdarın kusurunu örtmek dostluk değil, düpedüz düşmanlıktır. Zira yoksulun kusurundan kimse çıkar sağlamaz; oysa hükümdarın kusurundan halk zarar görür, düşman ise yararlanır.

Bir hükümdar ne kadar iyi niyetli olursa olsun, egemenliğini bilgiyle kurar, bilimle yönetirse hata yapma olasılığı azalır. Ne var ki bu durum çoğu zaman hükümdarın hoşuna gitmez. O da bir insan olduğunu, herkes gibi hayatın zevklerini tatmak istediğini düşünür. Ancak kişisel arzularını devlet yönetiminin önüne koyduğu anda hükümdarlığın özü zedelenir. Hele bir de yapılan uyarılara kulak asmıyorsa, düşünce ve yönetim bakımından yönettiklerinden biri hâline gelir.

Kitaplar ve tarihsel gelenekler bunu söyler. Ancak bizim hükümdara gelince durum farklıdır:

"Anayasa Mahkemesi'nin verdiği karara sadece sessiz kalırım; ama onu kabul etmek durumunda değilim. Verdiği karara uymuyorum, saygı da duymuyorum." sözleri, anayasal düzen açısından uzun süre tartışılmıştır.

Oysa Anayasa'nın 11. maddesine göre Anayasa hükümleri yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kişi ve kuruluşları bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Anayasa hükümlerini tanımamak veya bunlara uymamak hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz.

Mart 2014'te, Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) arazisindeki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi inşaatı hakkında mahkemenin yürütmeyi durdurma kararı vermesi üzerine Recep Tayyip Erdoğan'ın, "Gücünüz yetiyorsa gelin yıkın." dediği kamuoyuna yansımıştır.

Devleti yönetenler anayasa ve yasalara uymadığında, hukuka aykırı davranışlar cezasız bırakıldığında, ne kadar yeni yasa çıkarılırsa çıkarılsın hukuk devleti zayıflar. Yasaların herkese eşit uygulanmadığı bir düzende, kanunların caydırıcılığı da büyük ölçüde ortadan kalkar.

Bilgiye ve bilimin rehberliğine değer vermeyen bir hükümdarın, egemenliğini bilgi üzerine inşa etmesi de mümkün değildir.

Bir hükümdarın en büyük gücü, ordusu ya da hazinesi değildir; en büyük gücü hukuka bağlılığıdır. Hukuk hükümdarın üzerinde olduğu sürece devlet ayakta kalır. Hukukun hükümdarın emrine girdiği yerde ise devlet, kurum olma niteliğini yitirir; kişilerin iradesiyle yönetilen bir düzene dönüşür.

Tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur. Kendisini hukukun üstünde gören yöneticiler, başlangıçta güçlü görünseler de sonunda ya halkın vicdanında ya da tarihin yargısında mahkûm olmuşlardır. Çünkü iktidar geçicidir, hukuk ise devletin kalıcı temelidir.

Devlet, kişilere göre değil kurallara göre yönetildiğinde güven verir. Kuralların kişilere göre değiştiği yerde adalet duygusu zedelenir. Adaletin zedelendiği toplumlarda ise güven kaybolur; güvenin olmadığı yerde yatırım, üretim, huzur ve gelecek umudu da giderek yok olur.

Hükümdar yalnızca kendi taraftarlarının değil, kendisine oy vermeyenlerin de yöneticisidir. Bu nedenle tarafsız olmak, hukuka eşit mesafede durmak ve devletin bütün kurumlarını kişisel iradenin aracı hâline getirmemek zorundadır. Aksi takdirde devlet ile iktidar birbirine karışır; kamu yararı yerini siyasal çıkarlara bırakır.

Bilimden uzaklaşan yönetimler önce aklı, sonra liyakati kaybeder. Liyakatin yerini sadakat aldığında ise devlet kurumları zayıflar. Devletin hafızası silinir, deneyim değersizleşir, ehliyet yerine bağlılık ölçü hâline gelir. Bunun bedelini yalnız bugünün insanları değil, gelecek kuşaklar da öder.

Bir hükümdar eleştiriden korkmamalıdır. Çünkü eleştiri, düşmanlık değil; yanlışın görülmesini sağlayan bir aynadır. Aynayı kırarak yüzündeki kusuru yok edemezsin. Gerçek dost, alkışlayan değil; gerektiğinde yanlışını söyleyendir.

Devleti ayakta tutan yalnızca kanunlar değildir. Kanunların uygulanacağına duyulan inançtır. Vatandaş, hukukun herkese eşit uygulanacağına inanıyorsa devlet güçlüdür. Bu inanç ortadan kalktığında ise en mükemmel yasalar bile kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur.

Sonuç olarak hükümdarı bağışlamak,  alkışlamak, onun yaptığı her yanlışı görmezden gelmek değildir. Asıl bağışlanamaz olan, yanlışları bilip susmaktır. Çünkü suskunluk, hatayı büyütür; büyüyen hata ise yalnız hükümdarı değil, bütün ülkeyi ağır sonuçlarla karşı karşıya bırakır.

Bir devletin gerçek gücü saraylarının büyüklüğüyle değil; mahkemelerinin bağımsızlığı, kurumlarının saygınlığı ve vatandaşlarının adalete duyduğu güvenle ölçülür. Hükümdarlar gelir geçer; fakat hukuk yaşarsa devlet yaşar. Hukuk zayıflarsa, en güçlü görünen iktidarlar bile gün gelir kendi ağırlıkları altında çöker. Tarihin değişmeyen hükmü budur.

14.                       Hükümdarın en büyük yanılgısı, alkışların sonsuza kadar süreceğini sanmasıdır. Oysa alkış, çoğu zaman güce yöneliktir; adalete değil. Güç el değiştirdiğinde alkışlar da yön değiştirir. Tarih, saraylarında kendilerini yenilmez sanan hükümdarların sessizlik içinde yalnız kaldıklarının sayısız örnekleriyle doludur.

15.                       İktidar, insana sahip olmadığını düşündüğü her şeyi kazandırabilir; fakat kaybettiği itibarı geri veremez. İtibar, zorla elde edilmez. O, adaletle, dürüstlükle ve verilen söze sadakatle kazanılır. Bir kez yitirildiğinde, en görkemli törenler, en yüksek makamlar ve en güçlü ordular bile onu geri getiremez.

16.                       Bir hükümdar, çevresinde yalnızca kendisini öven insanları topluyorsa gerçeği değil, kendi yankısını dinliyor demektir. Yankı ise insana hakikati söylemez; yalnızca duymak istediğini tekrar eder. Böyle bir yönetimde kararlar aklın süzgecinden değil, övgülerin gölgesinden geçer.

17.                       Devlet yönetiminde en tehlikeli hastalık korkudur. Korkan bürokrat doğruyu söyleyemez; korkan yargıç adalet dağıtamaz; korkan akademisyen gerçeği yazamaz; korkan gazeteci halkı bilgilendiremez. Korkunun egemen olduğu yerde özgür düşünce değil, sessizlik büyür. Sessizlik ise yanlışların en büyük koruyucusudur.

18.                       Adalet yalnız mahkeme salonlarında dağıtılmaz. Adalet; ekmeğin paylaşılmasında, verginin toplanmasında, kamu kaynaklarının kullanılmasında, liyakatin gözetilmesinde ve fırsat eşitliğinin sağlanmasında da kendini gösterir. Adalet hayatın her alanından çekildiğinde, toplumun vicdanı da yavaş yavaş körelmeye başlar.

19.                       Bir hükümdar, devleti kendi mülkü sanmaya başladığı gün en büyük hatasını yapmış olur. Devlet hiçbir hükümdarın malı değildir. Devlet, geçmişten geleceğe uzanan ortak bir emanettir. Bugünün yöneticileri o emanetin yalnızca geçici bekçileridir.

20.                       Hiçbir makam ebedî değildir. Bugün emir verenler yarın hesap verebilir; bugün karar alanlar yarın verilen kararların sonuçlarıyla yüzleşebilir. İşte bu yüzden hukuk, yalnız yönetilenleri değil, yönetenleri de koruyan en büyük güvencedir. Hukukun olmadığı yerde hiç kimsenin geleceği güven altında değildir.

21.                       Bilge yöneticiler, kendilerini övenlerden çok kendilerini uyaranlara değer verirler. Çünkü bilirler ki bir devleti ayakta tutan, alkışlar değil; zamanında yapılmış doğru uyarılardır. Kulaklarını eleştiriye kapatan hükümdarlar, sonunda gerçeklere de kulaklarını kapatırlar.

22.                       Tarih, hükümdarların yazdırdığı kitaplardan çok, halkın hafızasında kalanlarla hüküm verir. Resmî kayıtlar değiştirilebilir, meydanların isimleri değiştirilebilir, heykeller yıkılabilir; fakat insanların adalet duygusunda bıraktığınız iz silinmez. Bir hükümdarın gerçek mirası, inşa ettiği binalar değil; geride bıraktığı hukuk düzenidir.

23.                       Bu nedenle mesele bir kişiyi sevmek ya da sevmemek değildir. Mesele, devletin kişilere bağlı mı, yoksa kurallara bağlı mı yönetileceğidir. Kişiler fanidir; kurumlar kalıcı olmak zorundadır. Devletin ömrü, yöneticilerinin ömründen uzun olduğu için kurallar, kişilerden daha değerlidir.

Son söz şudur: Hükümdarlar hata yapabilir; çünkü onlar da insandır. Ancak onları diğer insanlardan ayıran şey, yaptıkları hataların yalnız kendilerini değil, milyonlarca insanın kaderini etkilemesidir. İşte bu yüzden hükümdarların en büyük erdemi yanılmaz olmak değil, yanıldıklarında hukuka dönmeyi, eleştiriyi dinlemeyi ve hesap vermeyi bilmektir. Hukukun üstünde duran hiçbir iktidar kalıcı olmamış; hukuka yaslanan devletler ise çağları aşmayı başarmıştır.

  Hükümdarın en büyük sınavı, iktidara geldiği gün değil; iktidarı uzun süre elinde tuttuktan sonraki hâlidir. Çünkü ilk yıllarda herkese umut vermek kolaydır. Zor olan, yıllar geçtikçe aynı adalet duygusunu, aynı alçakgönüllülüğü ve aynı hesap verebilirliği koruyabilmektir. İktidar uzadıkça, insanın kendisini vazgeçilmez görme tehlikesi de büyür.

  Hiç kimse vazgeçilmez değildir. Mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez sanan insanlarla doludur. Devletler ise kişiler sayesinde değil, kuralları sayesinde yaşamlarını sürdürürler. Devletin gücü bir kişinin karizmasına bağlanıyorsa, o devlet sağlam temeller üzerinde yükselmiyor demektir.

  Bir hükümdarın çevresi ne kadar sessizse, tehlike o kadar büyüktür. Çünkü fikirlerin sustuğu yerde korku konuşur. Korkunun konuştuğu yerde ise akıl susar. Aklın sustuğu bir ülkede yanlış kararlar çoğalır; yanlış kararlar çoğaldıkça da bunları düzeltme cesareti gösteren insanlar azalır.

  Güç, insanın karakterini değiştirmez; karakterini ortaya çıkarır. Adalet duygusu güçlü olan bir insan, iktidara geldiğinde de adil kalır. Kibre yatkın olan ise eline yetki geçtiğinde kibri büyütür. Bu nedenle mesele makam değil, o makamı taşıyan insanın vicdanıdır.

  Bilgelik, her soruya cevap vermek değildir. Bilgelik, gerektiğinde "Bilmiyorum." diyebilmektir. Bilmediğini kabul eden yönetici öğrenmeye açıktır; her şeyi bildiğini sanan yönetici ise kendisini gelişmeye kapatmıştır. Devlet yönetiminde en pahalı cehalet, bilgiyi reddeden cehalettir.

  Eski Türk devlet geleneğinde hükümdar "kut" sahibi kabul edilirdi. Ancak bu kut, sınırsız yetki anlamına gelmezdi. Kut, halka adaletle davranıldığı sürece meşruiyetini korurdu. Adalet kaybolduğunda kutun da hükümdardan çekildiğine inanılırdı. Demek ki eski gelenekler bile iktidarın kaynağını güçte değil, adalette arıyordu.

  İbn Haldun, devletlerin yükselişini ve çöküşünü anlatırken dayanışma ruhunun zamanla zayıfladığını söyler. Lüks arttıkça fedakârlık azalır; ayrıcalıklar çoğaldıkça ortak sorumluluk duygusu kaybolur. Yönetici halktan uzaklaştığında yalnızca fiziksel bir mesafe oluşmaz; gönül bağı da kopmaya başlar.

  Nizamülmülk, Siyasetnâme'de hükümdarın geceleri bile halkın derdiyle ilgilenmesi gerektiğini anlatır. Çünkü ona göre adalet, yalnız mahkemelerde verilen kararlarla değil, yöneticinin halkın sıkıntısını hissedebilmesiyle gerçekleşir. Halkın sesini duymayan hükümdar, bir süre sonra yalnızca sarayın duvarlarından yansıyan sesleri işitir.

  Yusuf Has Hacib ise Kutadgu Bilig'de hükümdara şu öğüdü verir: "Adalet güneş gibidir; herkesi aynı şekilde aydınlatmalıdır." Güneş doğarken kimsenin makamına, servetine veya inancına bakmaz. Adalet de öyle olmalıdır. Bir kişiye ayrı, diğerine farklı uygulanıyorsa artık adı adalet değildir.

  Bugünün dünyasında devletlerin büyüklüğü, yalnızca askerî güçleriyle ölçülmüyor. Hukukun üstünlüğü, bilim üretme kapasitesi, eğitim düzeyi, özgür düşünce ortamı ve vatandaşların devlete duyduğu güven de en az ekonomi kadar belirleyici hâle gelmiştir. Bilimden uzaklaşan, hukuku zayıflatan ve kurumlarını yıpratan ülkeler, kısa vadede güçlü görünseler bile uzun vadede rekabet güçlerini kaybederler.

  Bu nedenle hükümdarın görevi yalnız bugünü yönetmek değildir; gelecek kuşaklara güçlü kurumlar bırakmaktır. İyi hükümdar, ardında büyük binalar değil; sağlam kurumlar, bağımsız yargı, özgür üniversiteler ve hesap verebilir bir yönetim bırakandır. Çünkü taş binalar yıkılabilir; fakat güçlü kurumlar, milletlerin hafızasını yaşatır.

  Sonunda tarih herkes için aynı hükmü verir. Bir hükümdar, ardında korku mu bıraktı, güven mi? Bölünme mi bıraktı, birlik mi? Kişisel sadakat mi istedi, yoksa hukuka bağlılık mı? İşte gelecek nesiller onun adını bu soruların cevaplarıyla anacaktır. İnsan ömrü sınırlıdır; fakat adalet ya da adaletsizlik üzerine kurulan miras, nesiller boyunca yaşamaya devam eder.

Tarihin en acımasız mahkemesi, zamanın kendisidir. O mahkemede ne iktidarın gücü, ne sarayların görkemi, ne de propaganda araçları hüküm verebilir. Orada yalnızca yapılanlar konuşur. Tarih, hükümdarların söylediklerini değil; yaptıklarını kayda geçirir. Bu yüzden hiçbir yönetici, tarihin hafızasını aldatabileceğini sanmamalıdır.

Roma İmparatorluğu yüzyıllar boyunca dünyaya hükmetti. Onu güçlü kılan yalnızca lejyonları değildi; hukuk düzeniydi. Roma Hukuku, bugün bile birçok çağdaş hukuk sisteminin temel taşlarından biri olarak yaşamaktadır. Fakat hukuk zayıflayıp kişisel iktidar öne çıktığında, en güçlü imparatorluk bile çözülmeye başladı. Kılıçların koruyamadığını hukuk koruyabilirdi; hukuk yıkılınca kılıçlar da devleti kurtaramadı.

Osmanlı Devleti'nin yükseliş dönemine bakıldığında da aynı gerçeği görürüz. Padişahlar, "Adalet mülkün temelidir." sözünü yalnızca bir duvar yazısı olarak değil, devletin varlık sebebi olarak kabul ediyorlardı. Devlet büyüdükçe adaletin yükü de büyüdü. Ne zaman ki liyakat geri plana itildi, makamlar ehline değil yakın olana verilmeye başlandı, işte o zaman çözülme de hız kazandı.

Büyük hükümdarlar, kendilerini eleştirenleri susturanlar değil; onları dinlemeyi bilenlerdir. Bilgeler hükümdarın karşısında korkmadan konuşabiliyorsa o devlet güçlüdür. Bilgelerin sustuğu, yalnızca övgülerin duyulduğu ülkelerde ise yanlışlar hızla çoğalır. Çünkü gerçeği söyleyen diller sustuğunda, geriye yalnızca hoş sözler kalır.

Devlet yönetiminde sadakat önemlidir; ancak sadakat liyakatin yerine geçtiği gün çöküş başlar. Sadakat kişiye, liyakat ise göreve bağlıdır. Devlet kişilere değil, görevlere göre yönetildiğinde ayakta kalır. Bir mühendis köprü yapmayı, bir hâkim adalet dağıtmayı, bir öğretmen bilgi vermeyi bilmiyorsa, yalnızca sadakati onu başarılı kılamaz.

Güçlü devlet, vatandaşından korkmayan devlettir. Vatandaşın eleştirisini tehdit olarak gören yönetimler, zamanla kendi gölgelerinden bile ürkmeye başlarlar. Oysa eleştiri, devleti yıkmaz; tam tersine eksiklerini görmesini sağlar. Çatlaklarını onaran bina ayakta kalır; çatlaklarını perdeyle örten bina ise ilk sarsıntıda yıkılır.

Hükümdar, kendisini alkışlayan kalabalıkları görünce halkın tamamının aynı düşündüğünü sanmamalıdır. Sessiz kalan insanlar her zaman razı oldukları için susmazlar; kimi zaman korktukları, kimi zaman da seslerini duyuramayacaklarını düşündükleri için susarlar. Sessizlik, rızanın değil, çoğu zaman umutsuzluğun işaretidir.

İyi yönetim, yalnız bugünün sorunlarını çözmekle yetinmez; yarının sorunlarını da öngörür. Ormanları keserek şehir kurmak kolaydır; fakat kesilen ağacı yerine koymak onlarca yıl ister. Eğitimi zayıflatmak bir kararname kadar kısa sürer; nitelikli insan yetiştirmek ise nesiller ister. Bu nedenle hükümdarın en önemli görevi, günü kurtarmak değil, geleceği inşa etmektir.

Bir milletin gerçek serveti altın rezervleri değil, yetişmiş insan gücüdür. Bilim insanlarını, öğretmenlerini, sanatçılarını ve düşünen insanlarını değersizleştiren toplumlar, zamanla kendi geleceklerini de yoksullaştırırlar. Çünkü bilgi üretmeyen milletler, başkalarının ürettiği bilgiye bağımlı hâle gelirler.

Sonunda bütün hükümdarlar aynı kapıya varırlar. O kapının adı tarihtir. Tarih, kimseye makamına göre hüküm vermez. Adaletli olanı adaletiyle, zalim olanı zulmüyle, bilge olanı bilgeliğiyle, kibirli olanı ise kibriyle anar. İnsanların hafızasında kalan, hükümdarın ne kadar uzun süre iktidarda kaldığı değil; o süre içinde millete ne bıraktığıdır.

Ve belki de bütün bu anlatılanların özeti tek cümlededir:

Devleti ayakta tutan hükümdarın gücü değil, hukukun gücüdür. Hükümdar hukuku güçlendirdiği ölçüde büyür; hukuku zayıflattığı ölçüde ise kendi iktidarının temelini de zayıflatır. Çünkü hukuk bir gün yalnız yönetilenlere değil, yönetenlere de lazım olur.

  Hükümdar için en tehlikeli an, kendisini yanılmaz görmeye başladığı andır. Çünkü yanılmaz olduğuna inanan bir yönetici, önce danışmayı bırakır; sonra dinlemeyi bırakır; en sonunda da düşünmeyi bırakır. İşte çöküş, tam da o noktada başlar.

  İnsan, gücü arttıkça kendisini büyük zanneder. Oysa büyüklük, başkalarını küçültmekle değil; başkalarını yüceltmekle ölçülür. Büyük hükümdarlar, kendileri için değil, milletleri için yaşarlar. Onlar arkalarında korku değil, güven bırakırlar.

  Devletin hazinesi yalnız kasasındaki altın değildir. Asıl hazine, halkın yönetime duyduğu güvendir. Bu güven kaybolduğunda para değerini yitirir, yatırım durur, üretim azalır ve toplum geleceğe umutla bakamaz. Güven, devletlerin görünmeyen sermayesidir.

  Adalet geciktiğinde yalnız davalar uzamaz; insanların vicdanı da yorulur. Hakkını mahkemede arayamayan insan, umudunu kaybetmeye başlar. Umudunu kaybeden toplum ise zamanla birbirine olan güvenini de yitirir.

  Hükümdarın sarayı ne kadar yüksek olursa olsun, halkın evindeki duman tütmüyorsa o sarayın ihtişamı eksiktir. Çünkü bir devletin büyüklüğü, yönetim binalarının yüksekliğiyle değil; vatandaşının huzuru, refahı ve geleceğe duyduğu güvenle ölçülür.

  Bilgelik ile kibir aynı kalpte yaşayamaz. Bilge insan, her gün yeni bir şey öğrenebileceğini bilir. Kibirli insan ise öğrenmeye ihtiyaç duymadığını düşünür. Devlet yönetiminde kibir arttıkça bilgi azalır; bilgi azaldıkça hata çoğalır.

  Hükümdarın görevi, halkın alkışını toplamak değil; duasını kazanmaktır. Alkış meydanlarda duyulur ve kısa sürer. Dua ise sessizce edilir ama nesiller boyunca yaşar. Tarihin sayfalarında hayırla anılan hükümdarlar, korkuyla değil; adaletle yönetmiş olanlardır.

  Bir milletin kaderi yalnız hükümdarın omuzlarında değildir. Aydınların suskunluğu, yargının bağımsızlığı, üniversitelerin özgürlüğü, basının cesareti ve vatandaşın sorumluluk bilinci de devletin geleceğini belirler. Sessiz kalan toplumlar, yanlışların büyümesine istemeden de olsa ortak olurlar.

  Hükümdarın çevresinde gerçeği söyleyecek insanlar kalmadığında, gerçeğin yerini söylentiler alır. Bilginin yerini dedikodu, liyakatin yerini sadakat, adaletin yerini ise keyfilik doldurur. Böyle bir düzen, dışarıdan güçlü görünse bile içten içe çürümeye başlamıştır.

  Her iktidar kendisini kalıcı sanır. Oysa kalıcı olan iktidarlar değil, milletlerdir. Milletler de ancak güçlü kurumlar ve ortak değerler sayesinde ayakta kalırlar. Kurumlarını yıpratan yönetimler, aslında kendi geleceklerini de zayıflatırlar.

  Tarih bize şunu öğretmiştir: Bir ülkeyi yıkmak için çoğu zaman dış düşmana gerek yoktur. Hukukun zayıflaması, eğitimin gerilemesi, liyakatin terk edilmesi, kutuplaşmanın derinleşmesi ve adalet duygusunun aşınması, içeriden başlayan en büyük çözülmedir.

  Sonunda hükümdar da halk da aynı gerçekle yüzleşir. Güç, servet, makam ve unvan gelip geçicidir. Geriye yalnızca yapılan iyilikler, kurulan adalet ve bırakılan miras kalır. İnsanlar yöneticileri çoğu zaman söyledikleri sözlerle değil; hayatlarına dokunan uygulamalarıyla hatırlarlar.

  Belki de iyi bir hükümdarın kendisine her sabah sorması gereken soru şudur: "Bugün aldığım kararlar yalnız benim iktidarımı mı güçlendirecek, yoksa devletin ve milletin geleceğini mi?" Eğer verilen cevap ikinciyse, o yönetim doğru yoldadır. Birincisiyse, tarih o yanlışı er ya da geç ortaya çıkaracaktır.

  Devletin gerçek bekçisi sarayların duvarları değildir; hukuktur. Hukukun bekçisi de yalnız mahkemeler değil, onu savunma cesareti gösteren vicdanlı insanlardır. Vicdan sustuğunda hukuk yalnızlaşır; hukuk yalnızlaştığında ise devlet güç kaybetmeye başlar.

  Bunun için hükümdarı bağışlamak değil, gerektiğinde uyarmak en büyük vatanseverliktir. Çünkü gerçek sadakat kişilere değil; devlete, hukuka ve millete gösterilir. Hükümdarlar değişir, dönemler geçer, fakat adalet arayışı insanlık tarihi boyunca değişmeyen en büyük ideal olarak yaşamaya devam eder.

 

Hiç yorum yok: