12 EYLÜL AYI
DEYİNCE…
Eylül ayını
hiç sevmem. Benim için Eylül, kanlı günlerin, kara günlerin ayıdır. 12 Eylül
denildiğinde aklıma ilk gelen, Erdost kardeşler olur.
Onlar iki
kardeşti… Biri İlhan, diğeri Muzaffer. Sanki ikiz gibiydiler; aynı düşü
paylaşan, aynı yolda yürüyen iki can.
Tokat’ın
Artova ilçesinden bir bahar sabahı umutlarını alıp Ankara’ya indiler. Bir
rüyanın peşinden gittiler. Aileleri, gördükleri güzel bir düşe inanarak
Muzaffer’i okuttu. Muzaffer veteriner oldu. Ama o, mesleğini yapmak yerine
başka bir yolu seçti. Çünkü onun umutları, hayalleri ve bu ülkeye dair büyük
düşleri vardı.
İki kardeş,
kimsenin cesaret edemediği bir dönemde SOL Yayınları’nı kurdular.
Çünkü onlar
için sol, alın teriydi, göz nuruydu. Sol; halk demekti, işçi demekti,
köylü demekti. Sol; bağımsızlık, özgürlük ve eşitlik demekti.
Onlar bu
umutlarla yaşarken, ülkenin üzerine 12 Eylül karanlığı çöktü.
Mevsim
sonbahardı. Takvimler 7 Kasım’ı gösteriyordu. Mamak Askeri Cezaevi’nden
çığlıklar yükseliyordu. Bu çığlıklar yalnızca İlhan ile Muzaffer’in çığlıkları
değildi; insanlığın çığlıklarıydı. Polis coplarının, asker postallarının
altında ezilen insanların feryadıydı.
Bir astsubay
odaya girdi. Ardında iki er vardı, diğerleri kapının önünde bekliyordu.
Erlerden biri, Erdost kardeşlere düşüncelerini sordu.
“Sol.”
Tek
kelimelik bu yanıt üzerine başını salladı. İki er önde, iki er yanlarında,
ellerinde çantalarıyla merdivenlerden indirilmeye başladılar. Kapı çıkışında,
“Eşyalarınızı arayacağız.” bahanesiyle durduruldular.
Sanki
önceden görev paylaşımı yapılmış gibiydi.
İki er
İlhan’ın, iki er Muzaffer’in üzerine çullandı. Coplar başlarına indi. Tekmeler,
tokatlar, dipçikler peş peşe geldi. Başlarında duran Astsubay Şükrü Erbağ ise
bütün bunları bir film izler gibi seyrediyordu.
“On
yaşındaki bebeleri zehirlediniz. İçerisi sizin zehirlediklerinizle dolu!”
diye bağırıyordu.
İlhan daha
eşyalarını toplamaya çalışırken, erler Muzaffer’i kollarından çekiştiriyor:
“Hadi
arabaya!” diye bağırıyorlardı.
Muzaffer,
tekmelerden ve yumruklardan kurtulabilmek için cezaevi aracına bir an önce
binmek istedi. Arabanın arka basamağındaki eğrilmiş çekme halatı kancasına
basarak kendini içeri attı. Sol taraftaki sıraya oturdu.
Dışarıda
hâlâ tekme ve cop sesleri duyuluyordu.
Bir süre
sonra İlhan da içeri girdi. Muzaffer’in tam karşısındaki sağ köşeye oturdu. İki
kardeş birbirlerine baktılar. Acıyla, hüzünle, çaresizlikle gülümsediler. O
bakışlarda söylenemeyen binlerce söz vardı.
Evet,
Mamak’ta çığlıklar yükseliyordu.
Bu çığlıklar
kardeşin kardeşe değil, insanlığa duyurmak istediği çığlıklardı. 12 Eylül
faşizminin altında ezilen insanların ilk çığlıkları değildi; ne yazık ki son
çığlıkları da olmayacaktı. Daha başlangıçtı.
İlhan’ın
sesi yeniden duyuldu:
“Ne olur
dövmeyin… Uyuyan küçük kızımı uyandırmaya bile kıyamadan beni buraya
getirdiler.”
Kim
dinliyordu bu yalvarışı?
Emir alan
dört er, “vur” denildiğinde öldüresiye vuruyordu.
“Ölüyoruz!
Yeter artık, dayanamıyoruz!”
Bu çığlıklar
Mamak’ın duvarlarını aşıyor; Çorum’un, Kahramanmaraş’ın, Sivas’ın acılarına
karışıyordu. Gökyüzünde çoğalıyor, bütün ülkenin üzerine kara bir bulut gibi
yayılıyordu.
Koğuş
kapısına beş adım kalmıştı.
Tam o sırada
arkadan yeniden sesler yükseldi.
“Kaçma,
it oğlu it!”
Yine
yetiştiler. Kapının eşiğinde İlhan ile Muzaffer’i yeniden sıkıştırdılar. Coplar
bir kez daha indi.
İlhan
yüzüstü yere düştü. Kaşı taşın keskin kenarına çarptı. Bir süre öylece
hareketsiz kaldı. Sonra büyük bir güçlükle doğruldu. İki kardeş koğuşa ancak
sürünerek girebildi.
Ranzaya
uzatıldığında İlhan’ın yüzü gözü kan içindeydi.
Ve son kez
konuştu:
“Nefes
alamıyorum…”
Ağzından
dökülen son sözler bunlar oldu.
Artık geri
dönülmez bir yola çıkmıştı İlhan Erdost.
Yiğit olan
ölümü bir kez tadar; kalleşler ise her gün bin kez ölür.
İşte bu
yüzden Eylül ayını sevmem.
Eylül, benim
için kara günlerin ayıdır. 12 Eylül yalnızca bir darbenin tarihi değil;
insanlığın vicdanına kazınmış acının, zulmün ve utancın adıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder