13 Ekim 2026 Salı

 

SUUDİLERİN UĞRUNA ÖLÜME GİTMEK!

Bir kral için millî yas ilan edenler, şimdi de hangi gerekçeyle insanlarımızı ölüme göndermek istiyor?

Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdülaziz El Suud'un 23 Ocak 2015 tarihinde hayatını kaybetmesinin ardından, Türkiye'de 24 Ocak 2015 günü bir günlük millî yas ilan edilmişti. O gün de sormuştuk: Bu yas neyin nesiydi? Türkiye Cumhuriyeti'nin yurttaşları olarak neden başka bir ülkenin kralının ölümünün ardından millî yas tutuyorduk?

Ülkemizde yıllar boyunca katliamlar yaşandı; depremlerde, sel felaketlerinde, yangınlarda binlerce insanımız hayatını kaybetti. İnsanlarımızın acıları yüreklerimizi dağladı. Anneler evlatsız, çocuklar babasız kaldı. Ocaklara ateş düştü, hayatlar yarım kaldı. Buna rağmen, bu acıların her biri için aynı ölçüde bir günlük millî yas ilan edildiğini görmedik. Ama konu Suudi Arabistan Kralı olunca millî yas ilan edildi.

Peki, neden?

Bir ülkenin yöneticileri, başka bir ülkenin kralının ölümünü kendi yurttaşlarının acılarından daha fazla önemser bir görüntü veriyorsa bunun siyasi ve diplomatik gerekçeleri elbette sorgulanmalıdır. Millî yas, sıradan bir idari karar değildir; toplumun ortak acısını, dayanışmasını ve ortak değerlerini temsil eder. Öyleyse şu soruyu sormak hakkımızdır: Bir kralın ölümü karşısında gösterilen bu hassasiyet, kendi insanlarımızın acıları karşısında neden aynı biçimde gösterilmedi?

O gün de itirazımızı dile getirdik. Bugün de aynı soruyu soruyoruz. Aradan yıllar geçti, ancak tartıştığımız mesele değişmedi: Türkiye'nin dış politikası kimin çıkarlarına göre belirleniyor ve bu politikanın bedelini kimler ödüyor?

SUUDİLERLE YAKINLIK BAŞKA, ÖLÜME GİTMEK BAŞKA!

Bugün de benzer bir anlayışla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Suudi Arabistan'la yapılan anlaşmalar, siyasi yakınlıklar ve diplomatik ilişkiler gerekçe gösterilerek insanlarımızın bir çatışmanın içine sürüklenmesi ihtimali gündeme geldiğinde, buna itiraz etmek en doğal hakkımızdır.

Cumhurbaşkanımızın Suudi yöneticileriyle yakın ilişkileri olabilir. Devletler arasında diplomatik ilişkiler kurulabilir, ekonomik anlaşmalar yapılabilir ve ortak siyasi tutumlar geliştirilebilir. Bunların hepsi tartışılabilir. Ancak yöneticiler arasındaki yakınlık, milyonlarca yurttaşın otomatik olarak aynı siyasi tercihleri benimsemesi anlamına gelmez.

Cumhurbaşkanının bir ülkenin yöneticileriyle yakın olması, benim o ülke uğruna ölmeyi kabul etmem gerektiği anlamına gelmez!

Benim Suudi yöneticileriyle kişisel bir yakınlığım yok. Onlarla aramda beni bir savaşa girmeye mecbur bırakacak herhangi bir bağ da bulunmuyor. Ben bu ülkenin yurttaşıyım. Elbette ülkemin güvenliğini, bağımsızlığını ve halkımızın geleceğini önemsiyorum. Ancak bunlar, gerekçesi açıklanmayan bir savaşın içine girmeyi kabul etmek demek değildir.

Ben Suudiler uğruna ölüme gitmek istemiyorum!

Bu söz, başka halklara düşmanlık anlamına gelmiyor. Suudi halkıyla bir sorunum yok. Hiçbir halkın çocuklarının ölmesini istemediğim gibi kendi ülkemin insanlarının da başka devletlerin siyasi hesapları uğruna hayatlarını kaybetmesini istemiyorum. İtirazım halklara değil; savaş kararlarını kapalı kapılar ardında alan, bu kararların gerekçelerini topluma yeterince açıklamayan ve sonuçlarına başkalarının katlanmasını bekleyen siyasal anlayışadır.

MEKKE ANLAŞMASI KİMİN ÇIKARINA?

Gündeme getirilen Mekke anlaşmasının içeriği, kapsamı ve Türkiye'ye yüklediği sorumluluklar açıkça ortaya konulmadan, kamuoyunun bu anlaşma hakkında sağlıklı bir değerlendirme yapması mümkün değildir.

Bir anlaşmanın adı, imzalandığı yer ya da hangi ülkeler arasında yapıldığı tek başına yeterli değildir. Asıl önemli olan, anlaşmanın hangi yükümlülükleri getirdiği, hangi amaçla imzalandığı, tarafların birbirlerine karşı hangi sorumlulukları üstlendiği ve gerektiğinde Türkiye'nin askerî bir çatışmaya katılmasını öngörüp öngörmediğidir.

Eğer böyle bir askerî yükümlülük söz konusuysa, bunun açıkça belirtilmesi gerekir. Eğer söz konusu değilse, kamuoyunda oluşan kaygılar somut bilgilerle giderilmelidir.

Çünkü bir ülkenin askerî gücünü kullanması, sıradan bir diplomatik tercih değildir. Bu karar, insanların hayatını, ailelerin geleceğini, ülkenin ekonomik kaynaklarını ve toplumun huzurunu doğrudan etkiler. Böyle bir konuda yurttaşların bilgi edinme ve yöneticilerinden hesap sorma hakkı vardır.

Burada benim temel itirazım şudur: Türkiye, kendi güvenliğini doğrudan ilgilendiren somut bir tehdit bulunmadan, başka devletlerin bölgesel çıkarlarını korumak amacıyla bir savaşın içine çekilmemelidir.

Mekke anlaşmasının gerçekten hangi hükümleri içerdiği ve Türkiye'ye ne tür yükümlülükler getirdiği belgeler üzerinden açıklığa kavuşturulmalıdır. Anlaşmanın içeriği kesin olarak ortaya konulmadan, Türkiye'nin mutlaka savaşa gireceğini söylemek de doğru değildir. Ancak böyle bir ihtimal varsa, toplumun bu konuda açık ve doğru biçimde bilgilendirilmesi zorunludur.

Benim kaygım, Türkiye'nin kendi ulusal çıkarları yerine başka devletlerin siyasi ve askerî hesaplarının bir parçası hâline getirilmesidir. Üstelik bu hesapların içinde ABD'nin ve İsrail'in bölgesel çıkarları da bulunuyorsa, Türkiye'nin izleyeceği politikanın bağımsızlığı daha da dikkatle sorgulanmalıdır.

Türkiye'nin dış politikası, başka ülkelerin yöneticilerine duyulan yakınlıkla değil, Türkiye halkının güvenliği, barışı ve bağımsızlığı temelinde belirlenmelidir.

1950: AMERİKA'NIN ÇAĞRISIYLA KORE'YE ASKER GÖNDERMEK GİBİ

Bugün yaşadığımız kaygıları anlamak için geçmişimize bakmakta yarar var. Çünkü tarih, aynı hataların farklı koşullar altında yeniden yapılabileceğini gösteren önemli derslerle doludur.

1950 yılında Türkiye'nin başında Demokrat Parti iktidarının lideri  Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes VARDI.  Adnan Menderes ise 22 Mayıs 1950'de yapılan seçimlerden sonra 22 Mayıs 1950'de göreve başlamıştı. Dolayısıyla Kore'ye asker gönderme kararının alındığı dönemde başbakan Adnan Menderes'ti.

Kore Savaşı, Kuzey Kore'nin Güney Kore'ye saldırmasıyla başladı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Güney Kore'ye yardım çağrısında bulundu. ABD'nin öncülük ettiği Birleşmiş Milletler kuvvetleri çatısı altında çeşitli ülkeler savaşa katıldı. Türkiye de bu çağrı üzerine Kore'ye asker gönderdi.

Ancak burada önemli bir ayrıntı var: Türkiye'nin Kore'ye asker gönderme kararı, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde önceden ayrı bir savaş yetkilendirmesi oylanmadan, hükümet tarafından alındı. Bu durum, kararın demokratik meşruiyeti ve parlamentonun denetimi bakımından yıllardır tartışılan konulardan biridir.

Türkiye'nin Kore'ye asker göndermesi, dönemin dış politika tercihleri açısından yalnızca Güney Kore'ye yardım meselesi değildi. Aynı zamanda Soğuk Savaş'ın başlangıcında Batı Bloku'yla yakınlaşmanın, ABD ile ilişkileri güçlendirmenin ve Türkiye'nin uluslararası konumunu pekiştirmenin bir aracıydı.

Başka bir ifadeyle, Türkiye'nin askerleri binlerce kilometre uzaktaki bir savaş alanına gönderilirken, ülkenin yöneticileri aynı zamanda uluslararası siyasi ve stratejik hesaplar yapıyordu.

Peki, bu hesapların bedelini kim ödedi?

Cepheye gidenler siyasetçiler değildi. Kararları alanlar, savaş alanında siperlere girenler değildi. Kurşunların, bombaların ve ölümün ortasında kalanlar; Anadolu'nun köylerinden, kasabalarından, yoksul ailelerinden gelen gençlerdi.

Türkiye, Kore Savaşı boyunca farklı dönemlerde toplam yaklaşık 21 bin asker gönderdi. İlk Türk Tugayı yaklaşık 5 bin kişiden oluşuyordu. Türk askerleri özellikle Kunuri Muharebesi gibi çetin çatışmalarda ağır kayıplar verdi.

Resmî kayıtlara göre Kore Savaşı'nda 721 Türk askeri hayatını kaybetti; yüzlercesi yaralandı, esir düştü ya da kayboldu. Savaşın ardından yaraları nedeniyle hayatını kaybedenler ve diğer kayıplar da düşünüldüğünde, bu savaşın Türkiye açısından insani bedeli çok ağırdı.

Elbette Kore Savaşı'nın tarihsel koşullarıyla bugün gündeme gelen anlaşmaların koşulları aynı değildir. Her dönemi kendi şartları içinde değerlendirmek gerekir. Ancak aralarında önemli bir ortak soru vardır: Türkiye'nin askerî ve siyasi kararları hangi gerekçelerle alınıyor ve bu kararların insani bedelini kimler ödüyor?

1950'de ABD ile yakınlaşma ve Batı Bloku içinde yer alma hedefi, Türkiye'nin Kore Savaşı'na katılmasında etkiliydi. Bugün de başka devletlerle kurulan siyasi yakınlıkların Türkiye'yi istemediği çatışmalara sürükleyip sürüklemeyeceğini sorgulamak zorundayız.

Dün Kore'ye gönderilen gençlerin, bugün başka bir coğrafyada aynı türden siyasi hesapların bedelini ödemesini istemiyorum.

SAVAŞIN BEDELİNİ NEDEN YOKSULLAR ÖDÜYOR?

Tolstoy'un savaşlar üzerine geliştirdiği düşünceler, bu tartışmada bize önemli bir bakış açısı sunuyor. Savaşların kararını çoğu zaman yöneticiler verir; fakat savaşın ölümcül sonuçları sıradan insanların hayatlarında ortaya çıkar.

Savaş ilan edenlerin çocuklarıyla cepheye gönderilen yoksul köylülerin çocukları aynı koşullarda yaşamaz. Savaşın siyasi kazançlarını elde edenlerle, savaşta evladını kaybeden aileler aynı acıyı paylaşmaz. Birileri siyasi itibar, stratejik üstünlük veya ekonomik çıkar elde etme hesabı yaparken, bir başkasının oğlu bir daha eve dönmemek üzere yola çıkabilir.

Bir anne, oğlunun arkasından son kez el sallarken onun hangi siyasi anlaşmanın, hangi uluslararası ittifakın ve hangi stratejik hesabın uğruna öldüğünü bilmek ister. Bir çocuk, babasının neden geri dönmediğini sorduğunda ona hangi cevabı vereceğiz? Bir eş, hayat arkadaşını kaybettiğinde, geride kalan yılların hesabını kimden soracak?

Savaşın kahramanlık hikâyeleri vardır. Madalyalar verilir, törenler düzenlenir, şehitlerin adları anılır. Elbette hayatını ülkesini savunmak uğruna kaybeden insanlara saygı duyulmalıdır. Ancak kahramanlık söylemi, savaşın gerçek yüzünü gizlemek için kullanılmamalıdır.

Çünkü savaş yalnızca cephede ölenlerden ibaret değildir. Geride kalan annelerin gözyaşı, babasız büyüyen çocuklar, dul kalan eşler, yaralı gaziler, parçalanan aileler ve yıllarca dinmeyen acılar da savaşın bir parçasıdır.

Bir insanın hayatı, yöneticilerin siyasi itibarını yükseltmek veya başka ülkelerle ilişkilerini güçlendirmek için kullanılabilecek sıradan bir araç değildir.

Bu nedenle şu soruyu sormak zorundayız: Savaş kararlarını alanların siyasi ve askerî ihtirasları uğruna insanların hayatları neden heder edilsin?

BENİM İTİRAZIM SAVAŞA VE İNSANLARIN ÖLÜMÜNEDİR!

Ben ülkemi seviyorum. Bu ülkenin insanlarının güven içinde yaşamasını, çocukların savaş korkusu olmadan büyümesini, gençlerin geleceklerini kurabilmesini istiyorum. Türkiye'nin bağımsız, barışçı ve kendi kararlarını kendisi verebilen bir ülke olmasını istiyorum.

Ancak ülkeyi sevmek, yöneticilerin her kararını sorgulamadan kabul etmek değildir. Tam tersine, ülkeyi sevmek; ülkenin insanlarının hayatını tehlikeye atabilecek kararları sorgulamak, yanlış gördüğümüz politikalara itiraz etmek ve hesap sorulmasını istemektir.

Bir ülkenin yurttaşları, kendi güvenlikleri ve gelecekleri söz konusu olduğunda söz sahibi olmalıdır. Ülkeyi yönetenler, askerî yükümlülükler doğurabilecek anlaşmaları ve kararları toplumdan gizleyerek ya da yeterince açıklamadan uygulamaya koymamalıdır.

Türkiye'nin başka ülkelerle dostluk ilişkileri kurmasına karşı değilim. Suudi Arabistan halkıyla da, başka ülkelerin halklarıyla da barış içinde yaşamak isterim. Ama dostluk başka şeydir, başka bir devletin siyasi hesapları uğruna savaşa sürüklenmek başka şeydir.

Benim için asıl mesele, Türkiye'nin kiminle dost olduğu değil; bu dostlukların hangi koşullarda kurulduğu, ülkemize hangi sorumlulukları yüklediği ve halkımıza neye mal olduğudur.

Bir anlaşma Türkiye'nin güvenliğine katkıda bulunuyorsa, bu katkı açıkça anlatılmalıdır. Türkiye'yi bir çatışmaya sürükleme ihtimali taşıyorsa, bunun sonuçları bütün açıklığıyla tartışılmalıdır. İnsanların hayatını ilgilendiren kararlar, birkaç yöneticinin kişisel yakınlıklarına veya siyasi tercihlerine indirgenmemelidir.

Benim talebim açıktır: Türkiye, başka ülkelerin çıkarlarını korumak adına gereksiz savaşlara girmemelidir. Ülkemizin güvenliği doğrudan tehdit altında değilse, diplomasi ve barışçı çözüm yolları sonuna kadar kullanılmalıdır.

Ben Suudiler uğruna ölüme gitmek istemiyorum.

Bunu söylerken ne başka bir halkı küçümsüyorum ne de ülkemin güvenliğini önemsiz görüyorum. Tam tersine, kendi ülkemin insanlarının hayatını önemsediğim için söylüyorum.

Çünkü benim için vatan sevgisi, yalnızca gerektiğinde ölümü göze almak değildir. Vatan sevgisi, insanlarımızın boş yere ölmesini önlemek; gençlerimizin hayatını korumak; annelerin gözyaşını, çocukların yetimliğini ve ailelerin yıkımını mümkün olduğunca engellemektir.

Siyaset insanı yaşatmak için yapılmalıdır; insanları yöneticilerin siyasi hesapları uğruna ölüme göndermek için değil!

İster Kore'de, ister Orta Doğu'da, ister dünyanın başka bir yerinde olsun; savaşların bedelini yoksulların, işçilerin, köylülerin ve emekçilerin ödemesine itiraz ediyorum.

Türkiye'nin geleceğini savaşların değil, barışın; kişisel yakınlıkların değil, halkın çıkarlarının; kapalı kapılar ardında alınan kararların değil, demokratik iradenin belirlemesini istiyorum.

Çünkü hiçbir siyasi anlaşma, hiçbir uluslararası ittifak ve hiçbir yöneticinin kişisel dostluğu, bir insanın hayatından daha değerli değildir.


Hiç yorum yok: