Ölüm Cezası Kaldırıldıktan Sonra Dostoyevski: Hayatın
Anlamı Üzerine
"İnsanlar arasında insan
kalabilmek, şartlar ne olursa olsun umutsuzluğa kapılmamak ve cesaretini
yitirmemek – işte hayat bundan ibarettir, hayatın yegâne görevi budur."
“Çok çalışmak istiyorum,” diyen genç Fyodor
Dostoyevski (1821-1881) yazarlık kariyerine adım atma isteğini göz önünde
bulundurarak durumu iyi olmayan annesine ona kitap alması için yalvarırdı.
Yirmi yedi yaşındayken Çar rejimi tarafından tehlikeli kabul edilen kitapları
toplayan edebiyat grubuna dahil olduğu için tutuklandı. Ölüme mahkûm edildi. 22
Aralık 1849’da kitlelere bir uyarı olsun diye idam edilmek için bir grup başka
mahkûmla Saint Petersburg'daki halk meydanına götürüldü. Ölüm cezaları okundu,
idam kıyafetleri giydirildi ve haçı öpmelerine izin verildi. İnfazın
gerçekleştirileceği kazıkların önünde doğru üçer üçer sıraya girdiler. Altıncı
sırada olan Dostoyevski bu dakikaların, yaşadığı son anlar olduğunun
farkındaydı.
Son anda Çar’ın hayatlarını bağışladığını belirten bir
duyuru yapıldı. Bütün gösteri, yardımsever bir yönetici olduğunu göstermek
isteyen Çar’ın elinden çıkmıştı. Gerçek ceza şuydu: Dostoyevski dört yılını
Sibirya çalışma kampında geçirecekti, ardından Çar silahlı kuvvetlerinde birkaç
yıl zorunlu askerlik yapacaktı. Eline kalemi tekrar alıp yazarlık hayalinin
peşinden gitmeye devam ettiğinde kırk yaşındaydı. Yine de ölümün pençesinden
kurtulan Dostoyevski’nin üstünden yük kalkmıştı. Dostoyevski önceden planlanmış
“infaz” sonrası kardeşi Mikhail’e durumu ve nasıl rahatladığını anlatmak için
mektup yazdı:
“Kardeşim! Umutsuz değilim ve cesaretimi kaybetmedim.
Hayat her yerde, içimizde, dışarıda. Yanımda daima insanlar olacak ve insanlar
arasında insan kalabilmek, şartlar ne olursa olsun umutsuzluğa kapılmamak ve
cesaretini yitirmemek – işte hayat bundan ibarettir, hayatın yegâne görevi
budur. İşte bunu anladım. Bu düşünce kanıma girdi. Yaratan, sanat ruhunu
yaşatan, ruhun yüksek beklentilerine alışan o kafa omuzlarımdan çoktan kesildi.
Ama kalpte kalan onun gibi seviyor, acı çekiyor, başkalarına acıyor ve
hatırlıyor – işte bu da hayat!”
Yine de varlığının canlandıran gücü – yazar kimliği –
onu çaresizliğin derinliklerine çekiyor: “Kalemi elime yeniden alabilecek
miyim? Yazamazsam yok olacağım. Elimde kalem olmayacağına on beş yıl hapis
yatarım daha iyi.” Ne var ki umudunu geri kazanıp hayatta olduğu için
şükrediyor ve mektup şöyle devam ediyor:
“Cesaretimi kaybetmedim, unutma ki umut beni terk
etmedi. Bugün ölümün kapısında durduktan sonra bir saatin dörtte üçü boyunca bu
düşünceyle yaşadım ve şimdi tekrar hayattayım!”
Daha sonra insanların haklı olma takıntısı ortadan
kalkınca iyi yürekli kişilerin arasında sevginin hüküm süreceğini belirtiyor:
“Eğer biri beni kötülükle anarsa ve biriyle
tartıştıysam, onda kötü bir izlenim bıraktıysam ona bunları unutmasını söyle.
Ona kin gütmüyorum, şu anda geçmişime ait birini sevmek ve ona sarılmak
istiyorum …. Geçmişe baktığımda ve boşuna ne kadar zaman harcadığımı, ne
kadarının yanılsamalar, yanlışlar ve tembellik içinde kaybolduğunu
düşündüğümde, zamana gereken değeri vermediğimi, kalbim ve ruhuma karşı günah
işlediğimi gördüğümde kalbim acı çekiyor. Hayat bir hediye, hayat bir mutluluk,
her anı sonsuz mutluluk olabilirdi. Si jeunesse savait! [Eğer gençlik
bilseydi!]”
Oscar Wilde’ın değişimin verdiği acı üzerine
yazmasından yarım yüzyıl önce Dostoyevski bu muhteşem mektubu yazdı:
“Şimdi hayatımı değiştiriyorum yeni bir hayata doğuyorum.
Kardeşim! Sana yemin ederim ki umudumu asla yitirmeyeceğim, kalbim ve ruhumun
saflığını koruyacağım. Daha iyi olmak için tekrar doğacağım. Bu benim bütün
umudum, bütün tesellim. Kazamatta geçen zamanım bana saflıktan uzak olan
ihtiyaçlardan uzak durmayı öğretti. Bu olaydan önce kendime pek bakmıyordum.
Yoksunluklar beni hiç sıkıntıya sokmuyor, maddi zorlukların beni öldüreceğinden
korkma.”
Dostoyevski’nin ünlü eserleri Yeraltından Notlar,
Suç ve Ceza ve özellikle Karamazov Kardeşler bu mektupta yer alan
düşünceleri yansıtıyor. Kötülüğün her yerde hüküm sürmesine rağmen insanların
ve hayatın iyi taraflarını görebilmek, Dostoyevski’nin ölümle yüz yüze
kaldıktan sonra kazandığı bir yetenekti.
Ölüm Cezası Kaldırıldıktan Sonra Dostoyevski: Hayatın
Anlamı Üzerine
"İnsanlar arasında insan
kalabilmek, şartlar ne olursa olsun umutsuzluğa kapılmamak ve cesaretini
yitirmemek – işte hayat bundan ibarettir, hayatın yegâne görevi budur."
“Çok çalışmak istiyorum,” diyen genç Fyodor
Dostoyevski (1821-1881) yazarlık kariyerine adım atma isteğini göz önünde
bulundurarak durumu iyi olmayan annesine ona kitap alması için yalvarırdı.
Yirmi yedi yaşındayken Çar rejimi tarafından tehlikeli kabul edilen kitapları
toplayan edebiyat grubuna dahil olduğu için tutuklandı. Ölüme mahkûm edildi. 22
Aralık 1849’da kitlelere bir uyarı olsun diye idam edilmek için bir grup başka
mahkûmla Saint Petersburg'daki halk meydanına götürüldü. Ölüm cezaları okundu,
idam kıyafetleri giydirildi ve haçı öpmelerine izin verildi. İnfazın
gerçekleştirileceği kazıkların önünde doğru üçer üçer sıraya girdiler. Altıncı
sırada olan Dostoyevski bu dakikaların, yaşadığı son anlar olduğunun
farkındaydı.
Son anda Çar’ın hayatlarını bağışladığını belirten bir
duyuru yapıldı. Bütün gösteri, yardımsever bir yönetici olduğunu göstermek
isteyen Çar’ın elinden çıkmıştı. Gerçek ceza şuydu: Dostoyevski dört yılını
Sibirya çalışma kampında geçirecekti, ardından Çar silahlı kuvvetlerinde birkaç
yıl zorunlu askerlik yapacaktı. Eline kalemi tekrar alıp yazarlık hayalinin
peşinden gitmeye devam ettiğinde kırk yaşındaydı. Yine de ölümün pençesinden
kurtulan Dostoyevski’nin üstünden yük kalkmıştı. Dostoyevski önceden planlanmış
“infaz” sonrası kardeşi Mikhail’e durumu ve nasıl rahatladığını anlatmak için
mektup yazdı:
“Kardeşim! Umutsuz değilim ve cesaretimi kaybetmedim.
Hayat her yerde, içimizde, dışarıda. Yanımda daima insanlar olacak ve insanlar
arasında insan kalabilmek, şartlar ne olursa olsun umutsuzluğa kapılmamak ve
cesaretini yitirmemek – işte hayat bundan ibarettir, hayatın yegâne görevi
budur. İşte bunu anladım. Bu düşünce kanıma girdi. Yaratan, sanat ruhunu
yaşatan, ruhun yüksek beklentilerine alışan o kafa omuzlarımdan çoktan kesildi.
Ama kalpte kalan onun gibi seviyor, acı çekiyor, başkalarına acıyor ve
hatırlıyor – işte bu da hayat!”
Yine de varlığının canlandıran gücü – yazar kimliği –
onu çaresizliğin derinliklerine çekiyor: “Kalemi elime yeniden alabilecek
miyim? Yazamazsam yok olacağım. Elimde kalem olmayacağına on beş yıl hapis
yatarım daha iyi.” Ne var ki umudunu geri kazanıp hayatta olduğu için
şükrediyor ve mektup şöyle devam ediyor:
“Cesaretimi kaybetmedim, unutma ki umut beni terk
etmedi. Bugün ölümün kapısında durduktan sonra bir saatin dörtte üçü boyunca bu
düşünceyle yaşadım ve şimdi tekrar hayattayım!”
Daha sonra insanların haklı olma takıntısı ortadan
kalkınca iyi yürekli kişilerin arasında sevginin hüküm süreceğini belirtiyor:
“Eğer biri beni kötülükle anarsa ve biriyle
tartıştıysam, onda kötü bir izlenim bıraktıysam ona bunları unutmasını söyle.
Ona kin gütmüyorum, şu anda geçmişime ait birini sevmek ve ona sarılmak
istiyorum …. Geçmişe baktığımda ve boşuna ne kadar zaman harcadığımı, ne
kadarının yanılsamalar, yanlışlar ve tembellik içinde kaybolduğunu
düşündüğümde, zamana gereken değeri vermediğimi, kalbim ve ruhuma karşı günah
işlediğimi gördüğümde kalbim acı çekiyor. Hayat bir hediye, hayat bir mutluluk,
her anı sonsuz mutluluk olabilirdi. Si jeunesse savait! [Eğer gençlik
bilseydi!]”
Oscar Wilde’ın değişimin verdiği acı üzerine
yazmasından yarım yüzyıl önce Dostoyevski bu muhteşem mektubu yazdı:
“Şimdi hayatımı değiştiriyorum yeni bir hayata doğuyorum.
Kardeşim! Sana yemin ederim ki umudumu asla yitirmeyeceğim, kalbim ve ruhumun
saflığını koruyacağım. Daha iyi olmak için tekrar doğacağım. Bu benim bütün
umudum, bütün tesellim. Kazamatta geçen zamanım bana saflıktan uzak olan
ihtiyaçlardan uzak durmayı öğretti. Bu olaydan önce kendime pek bakmıyordum.
Yoksunluklar beni hiç sıkıntıya sokmuyor, maddi zorlukların beni öldüreceğinden
korkma.”
Dostoyevski’nin ünlü eserleri Yeraltından Notlar,
Suç ve Ceza ve özellikle Karamazov Kardeşler bu mektupta yer alan
düşünceleri yansıtıyor. Kötülüğün her yerde hüküm sürmesine rağmen insanların
ve hayatın iyi taraflarını görebilmek, Dostoyevski’nin ölümle yüz yüze
kaldıktan sonra kazandığı bir yetenekti.
TOLSTOYDAN
BİRAZ BİLGİ VERİR MİSİN
Lev Tolstoy (1828–1910):
Hayatı, Eserleri ve Düşünceleri



6
Lev
Nikolayeviç Tolstoy, dünya edebiyatının en büyük romancılarından biridir. 1828
yılında Rusya'da doğmuş, 1910 yılında hayatını kaybetmiştir. İnsan ruhunu,
toplumsal eşitsizlikleri, savaşı, yoksulluğu, ahlakı ve insanın yaşam
karşısındaki sorumluluğunu eserlerinin merkezine koymuştur.
Tolstoy
yalnızca bir romancı değil; aynı zamanda insanın nasıl yaşaması gerektiğini
sorgulayan bir düşünürdür. Eserlerinde insanın iç dünyasını, vicdanını ve
toplumla çatışmasını büyük bir ustalıkla anlatır.
1. Tolstoy'un hayatı
Tolstoy,
Rusya'nın soylu bir ailesinde dünyaya geldi. Çocuk yaşta anne ve babasını
kaybetti. Gençlik yıllarında üniversite eğitimi aldı; ancak öğrenimini
tamamlamadan ayrıldı.
Bir süre
askerlik yaptı ve Kırım Savaşı'na katıldı. Savaşta gördükleri, onun insan
doğası ve şiddet üzerine düşüncelerini derinden etkiledi. Savaşın kahramanlık
öykülerinin arkasında ölüm, acı ve yıkım olduğunu eserlerinde gösterdi.
İlerleyen
yıllarda köylülerin yaşamına, eğitime, yoksulluğa ve toplumsal adaletsizliğe
ilgi duydu. Kendi sınıfının ayrıcalıklarını da sorgulamaya başladı.
Tolstoy'un
yaşamındaki en önemli çelişkilerden biri şuydu: Bir yanda büyük bir servetin ve
soylu bir yaşamın içindeydi; diğer yanda yoksulların, köylülerin ve emekçilerin
yaşam koşullarını sorguluyordu.
Ömrünün son
dönemlerinde sade bir yaşamı savundu. Şiddete karşı çıktı, vicdanın önemini
vurguladı ve insanın başkalarına zarar vermeden yaşaması gerektiğini düşündü.
1910 yılında, 82 yaşındayken hayatını kaybetti.
2. En önemli eserleri

Savaş ve
Barış (1869)
Tolstoy'un
en büyük eserlerinden biridir. Napolyon Savaşları döneminde Rus toplumunun
yaşamını anlatır. Savaşın insanlar üzerindeki etkilerini, aile ilişkilerini,
aşkı, ölümü ve tarihin nasıl şekillendiğini ele alır.
Romanın
temel sorularından biri şudur: Tarihi gerçekten büyük liderler mi yapar, yoksa
milyonlarca insanın eylemleri mi tarihi biçimlendirir?
Anna
Karenina (1877)
Aşkı,
evliliği, sadakati, toplumsal baskıyı ve bireyin özgürlük arayışını anlatır.
Anna'nın kişisel tutkuları ile dönemin toplumsal kuralları arasındaki çatışma,
romanın temel eksenidir.
Tolstoy bu
eserde yalnızca bir aşk hikâyesi anlatmaz; toplumun insanları nasıl yargıladığını
ve bireyin bu baskılar altında nasıl ezilebildiğini de gösterir.
Diriliş
(1899)
Tolstoy'un
toplumsal eleştirisinin öne çıktığı romanıdır. Adalet sistemini, hapishaneleri,
yoksulluğu ve ayrıcalıklı sınıfların ikiyüzlülüğünü sorgular.
Roman, insanın
kendi hatalarıyla yüzleşmesini ve ahlaki bir dönüşüm geçirmesini işler.
İvan İlyiç'in Ölümü (1886)
Kısa ama son
derece etkileyici bir eserdir. Ölümle yüzleşen bir insanın, yaşamının gerçekten
anlamlı olup olmadığını sorgulamasını anlatır.
İnsanların
toplumun beklentilerine uygun bir yaşam sürerken kendi gerçek ihtiyaçlarını ve
duygularını unutabileceklerini gösterir.
3. Tolstoy'un temel düşünceleri
İnsan
sevgisi: Tolstoy'a göre insanın değeri serveti, makamı veya toplumsal konumuyla
ölçülemez. İnsan, başkalarına karşı davranışlarıyla anlam kazanır.
Savaş
karşıtlığı: Savaşın kahramanlık görüntüsünün arkasındaki acıyı ve yıkımı
gösterir. İnsanların siyasi ve askerî ihtiraslar uğruna hayatlarını
kaybetmesini sorgular.
Toplumsal
adalet: Zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumu, ayrıcalıkları ve insanların
emeği üzerindeki eşitsizlikleri eleştirir.
Vicdan ve
ahlak: İnsanların yalnızca yasaların ve toplumun kurallarına göre değil, kendi
vicdanlarına göre de yaşamlarını sorgulamaları gerektiğini savunur.
Şiddetsizlik:
Tolstoy, özellikle yaşamının son döneminde, kötülüğe şiddetle karşılık
vermemeyi savundu. Bu düşünceleri Mahatma Gandhi gibi isimleri de etkiledi.
4. Tolstoy neden bugün de okunuyor?
Tolstoy'un
eserleri, yazıldığı dönemin çok ötesine geçen sorular sorar:
- İnsan gerçekten özgür müdür,
yoksa toplumun kurallarına mı mahkûmdur?
- Zenginlik ve başarı, insanı
mutlu etmeye yeter mi?
- Adalet, herkes için eşit midir?
- Savaşları başlatanların
kararlarının bedelini neden sıradan insanlar öder?
- İnsan, yaşamının sonuna
geldiğinde nasıl bir hayat yaşadığını sorgular mı?
Bu soruların
bugün de önemini korumasının nedeni, insanın temel çelişkilerinin ortadan
kalkmamış olmasıdır.
5. Tolstoy'dan çıkarılabilecek önemli bir düşünce
Tolstoy'un
düşüncesini şöyle özetleyebiliriz:
İnsan,
hayatını yalnızca kendi çıkarları ve mutluluğu üzerine kurduğunda gerçek anlamı
bulamayabilir. Başkalarının acılarını anlamak, adaletsizliğe karşı duyarlı
olmak ve kendi vicdanıyla yüzleşmek, insan yaşamını anlamlı kılan temel
unsurlardandır.
Bu,
Tolstoy'un eserlerinden çıkarılabilecek genel bir yorumdur; doğrudan bir alıntı
değildir.
Son olarak:
Tolstoy'u yalnızca büyük romanlar yazmış bir edebiyatçı olarak değerlendirmek
eksik olur. O, aynı zamanda toplumun değerlerini, iktidarı, zenginliği, savaşı
ve insanın vicdanını sorgulayan bir yazardı.
İsterseniz
bundan sonraki bölümde Tolstoy'un özellikle toplumsal eşitsizlik, yoksulluk,
zenginlerin yaşamı ve emekçilerin sömürülmesi hakkındaki düşüncelerini daha
ayrıntılı anlatabilirim.
TOLSTOY: DİN, AHLAK, DEVRİM VE
ŞİDDETSİZLİK
4
Tolstoy'un
düşünce dünyasını anlamak için onun din, ahlak, devlet ve toplumsal değişim
hakkındaki görüşlerini birlikte ele almak gerekir. Çünkü Tolstoy, hayatının
ilerleyen dönemlerinde yalnızca edebî eserler yazmakla yetinmemiş; insanın
nasıl yaşaması gerektiğini, adaletsizliğe nasıl karşı çıkılacağını ve toplumun
nasıl daha adil olabileceğini de sorgulamıştır.
Onun
düşünceleri zaman zaman kendi yaşamıyla da çatışmıştır. Büyük bir toprak sahibi
olan Tolstoy, bir yandan zenginliğin ve ayrıcalıkların ahlaki temelini
sorgularken diğer yandan bu ayrıcalıkların sağladığı olanakların içinde
yaşamaya devam etmiştir. Bu çelişki, onu anlamanın önemli anahtarlarından
biridir.
1. Tolstoy neden kilise kurumunu eleştirdi?
Tolstoy
gençlik yıllarında inanç konusunda arayışlar yaşadı. Özellikle hayatın anlamı,
ölüm, insanın sorumluluğu ve kötülüğün kaynağı üzerine düşündü.
1870'li
yılların sonlarına doğru yaşadığı manevi bunalım, düşünce dünyasında önemli bir
dönüm noktası oldu. Bu dönemi İtiraflarım adlı eserinde anlattı.
Tolstoy,
Hristiyanlığın özünde gördüğü sevgi, merhamet ve şiddetsizlik ilkelerini
benimsiyordu. Ancak resmî kilisenin öğretileriyle, devletin gücüyle ve savaşın
meşrulaştırılmasıyla kurduğu ilişkileri eleştiriyordu.
Ona göre
din, yalnızca törenlerden, kurallardan ve dinî otoritelere bağlılıktan ibaret
olmamalıydı. İnsanların gündelik yaşamında sevgiye, adalete ve başkalarına
zarar vermemeye dönüşmeliydi.
Bu nedenle
Tolstoy, Rus Ortodoks Kilisesi'nin otoritesiyle çatıştı. 1901 yılında Rus
Ortodoks Kilisesi tarafından aforoz edildi.
Tolstoy'un
temel sorusu şuydu: İnsan sevgiyi ve merhameti savunduğunu söylerken nasıl olur
da savaşa, baskıya ve başkalarının acı çekmesine göz yumabilir?
2. Tolstoy neden şiddete karşı çıktı?

Tolstoy'un
şiddet karşıtlığı, düşüncelerinin en önemli yönlerinden biridir. Özellikle Tanrı'nın
Egemenliği İçinizdedir adlı eserinde, kötülüğe şiddetle karşılık vermeme
düşüncesini savundu.
Tolstoy'a
göre şiddet, çoğu zaman ortadan kaldırılmak istenen sorunu yeniden üretir. Bir
insanın ya da devletin kendi davranışlarını haklı göstermek için şiddete
başvurması, başka insanların da şiddeti meşru görmesine yol açabilir.
Bu düşünceyi
devlet ve savaş meselesine de uyguladı. Devletin askerî gücünü, cezalandırma
kurumlarını ve insanları savaşa gönderen otoriteyi ahlaki açıdan sorguladı.
Ancak burada
önemli bir ayrım vardır: Tolstoy'un şiddetsizlik anlayışı, adaletsizlik
karşısında sessiz kalmak anlamına gelmez. O, adaletsizliğe karşı çıkarken
kullanılan yöntemin de ahlaki olması gerektiğini düşünüyordu.
Bu yaklaşım,
özellikle daha sonra Gandhi'nin geliştirdiği şiddetsiz direniş düşüncesi
üzerinde etkili oldu.
3. Tolstoy devrime karşı mıydı?
Bu soru,
Tolstoy'un düşüncelerini anlamak açısından özellikle önemlidir.
Tolstoy,
Rusya'daki toplumsal eşitsizlikleri ve otoriter yönetimi eleştirmiştir.
Köylülerin yoksulluğunu, toprak sahiplerinin ayrıcalıklarını ve devletin zor
kullanma gücünü sorgulamıştır.
Ancak onun
toplumsal değişim anlayışı, devrimci sosyalist düşünceden farklıydı.
Tolstoy,
iktidarın yalnızca başka bir grubun eline geçmesinin adaletsizliği
kendiliğinden ortadan kaldırmayacağını düşünüyordu. Ona göre insanlar ve
kurumlar, zor kullanmaya dayalı ilişkileri sürdürdükleri sürece yeni bir
yönetim de eski baskı biçimlerini yeniden üretebilirdi.
Bu nedenle
şiddet yoluyla gerçekleştirilen devrimlere mesafeli durdu. Toplumun değişmesi
için insanların kendi yaşam biçimlerini değiştirmelerine, ayrıcalıklardan
vazgeçmelerine ve şiddeti reddetmelerine önem verdi.
Buradan
Tolstoy'un toplumsal değişimi istemediği sonucu çıkarılmamalıdır. Tam tersine,
o mevcut toplumsal düzenin birçok yönünü köklü biçimde eleştiriyordu. Fakat
değişimin nasıl gerçekleşmesi gerektiği konusunda Marx ve devrimci
sosyalistlerden ayrılıyordu.
Tolstoy'un
yaklaşımı ile Marx'ın yaklaşımı arasındaki temel fark, toplumsal adaletsizliğin
çözümünde hangi mekanizmaların belirleyici olduğuna ilişkin görüşlerinde ortaya
çıkar.
- Marx, üretim ilişkilerini,
sınıf çatışmasını ve ekonomik yapıyı merkeze alır.
- Tolstoy, vicdanı, ahlaki
sorumluluğu, sade yaşamı ve şiddetsizliği öne çıkarır.
Bu iki
yaklaşımın karşılaştırılması, toplumsal değişim hakkındaki farklı düşünce
geleneklerini anlamamıza yardımcı olur.
4. Tolstoy, Gandhi'yi nasıl etkiledi?
Tolstoy'un
düşünceleri, Hindistan bağımsızlık hareketinin önderlerinden Mahatma Gandhi
üzerinde etkili oldu.
Gandhi,
Güney Afrika'da bulunduğu yıllarda Tolstoy'un Tanrı'nın Egemenliği İçinizdedir
adlı eserini okudu. Tolstoy'un şiddetsizlik, vicdan ve ahlaki direniş üzerine
düşüncelerinden etkilendi.
İki düşünür
1909 yılında mektuplaştı. Gandhi'nin Güney Afrika'da kurduğu Tolstoy Çiftliği
de bu düşünsel yakınlığın bir işaretiydi.
Gandhi,
şiddetsiz direnişi daha sonra Hindistan'ın bağımsızlık mücadelesinde geniş
kitleleri harekete geçiren bir yönteme dönüştürdü.
Bununla
birlikte Gandhi'nin düşüncesi yalnızca Tolstoy'dan kaynaklanmıyordu. Hint dinî
ve felsefi gelenekleri, başka düşünürler ve Gandhi'nin kendi siyasi deneyimleri
de onun yaklaşımının oluşumunda rol oynadı.
Bu tarihsel
ilişki bize önemli bir şeyi gösterir: Bir yazarın düşünceleri, kendi yaşadığı
dönemi aşarak başka ülkelerdeki toplumsal hareketleri de etkileyebilir.
5. Tolstoy'un kendi hayatındaki büyük çelişki
Tolstoy'un
düşüncelerini değerlendirirken onun yaşamındaki çelişkileri göz ardı etmemek
gerekir.
Tolstoy
soylu bir aileden geliyordu ve büyük bir mülkte yaşıyordu. Buna karşılık,
yaşamının ilerleyen dönemlerinde mülkiyetin ahlaki temellerini sorgulamaya,
sade yaşamı savunmaya ve köylülerin durumuna daha fazla önem vermeye başladı.
Bu arayış,
ailesiyle özellikle servet, mülkiyet ve eserlerinin telif hakları konusunda
anlaşmazlıklar yaşamasına yol açtı.
Tolstoy,
düşünceleriyle yaşamı arasında daha fazla tutarlılık kurmaya çalışıyordu. Ancak
bunu bütünüyle başardığını söylemek güçtür. Ailesinin yaşam koşulları, kendi edebî
eserlerinin hakları ve sahip olduğu mülkler, bu çelişkiyi daha da karmaşık hâle
getiriyordu.
Burada
Tolstoy'u yalnızca yüceltmek ya da eleştirmek yerine, onun yaşadığı çatışmayı
anlamak daha öğreticidir.
İnsan,
savunduğu düşünceleri kendi yaşamında ne ölçüde uygulayabilir? Tolstoy'un
hayatı, bu sorunun kolay bir yanıtı olmadığını gösterir.
6. Tolstoy'un düşüncelerinden bugün ne öğrenebiliriz?
Tolstoy'un
düşünceleri bugün de üç temel başlıkta değerlendirilebilir:
Birincisi,
vicdan: İnsanlar yalnızca toplumun onayladığı davranışları değil, doğru olup
olmadığını düşündükleri davranışları da sorgulamalıdır.
İkincisi,
toplumsal sorumluluk: Yoksulluk ve eşitsizlik karşısında yalnızca bireysel
başarıya odaklanmak yeterli değildir. İnsanların birbirlerine ve içinde
yaşadıkları topluma karşı sorumlulukları vardır.
Üçüncüsü,
şiddetsizlik: Bir haksızlığa karşı çıkmakla o haksızlığa benzer yöntemler
kullanmak aynı şey değildir. Tolstoy, adalet arayışında kullanılan araçların da
sorgulanması gerektiğini savunur.
Bununla
birlikte Tolstoy'un yaklaşımının sınırları da tartışılabilir. Şiddetsizliğin
her koşulda nasıl uygulanacağı, ağır baskı altında yaşayan insanların
kendilerini nasıl koruyacağı ve yapısal eşitsizliklerin yalnızca bireysel
ahlaki dönüşümle çözülüp çözülemeyeceği önemli sorulardır.
Bu sorulara
verilen yanıtlar farklı olabilir. Tolstoy'un değeri, bütün sorunlara kesin
çözümler sunmasından çok, insanları bu sorunlar üzerinde düşünmeye zorlamasında
da yatar.
Sonuç: Tolstoy nasıl bir düşünürdü?
Tolstoy,
insanı yalnızca bireysel duygularıyla değil, toplum içindeki konumu ve ahlaki
sorumluluklarıyla birlikte ele aldı. Savaşın, ekonomik ayrıcalıkların, devletin
zor kullanmasının ve toplumsal ikiyüzlülüğün insan yaşamındaki sonuçlarını
sorguladı.
Onun
düşünceleri Marx'ın sınıf ve üretim ilişkilerine dayalı çözümlemesinden
farklıdır. Ancak her iki düşünür de kendi yollarıyla toplumdaki eşitsizlikleri
ve insanların bu düzen içindeki konumlarını tartışmaya açmıştır.
Tolstoy'un
yaşamından çıkarılabilecek en önemli sorulardan biri şudur:
İnsanın
savunduğu adalet, yalnızca sözlerinde mi kalmalıdır, yoksa kendi yaşamında da
karşılığını bulmalı mıdır?
Tolstoy'un
romanlarını, denemelerini ve yaşamını birlikte okuduğumuzda, bu sorunun onun
bütün düşünce dünyasını birbirine bağlayan temel meselelerden biri olduğunu
görürüz.
İsterseniz
bundan sonraki bölümde Tolstoy'un “İnsan Ne İle Yaşar?”, “Diriliş” ve “İvan
İlyiç'in Ölümü” eserlerini tek tek ele alıp, bu eserlerdeki toplumsal
eleştiriyi ve insanın iç dünyasına ilişkin düşüncelerini daha ayrıntılı
inceleyebiliriz.
DEVAM EDİN
LÜTFEN
TOLSTOY'UN ÜÇ BÜYÜK ESERİ:
İNSAN, ADALET VE VİCDAN
Tolstoy'un
düşünce dünyasını daha iyi anlamak için üç eserini yakından inceleyelim: İnsan
Ne İle Yaşar?, Diriliş ve İvan İlyiç'in Ölümü.
Bu üç eser,
farklı konuları ele alsa da aynı temel sorunun çevresinde birleşir: İnsan nasıl
yaşamalıdır ve yaşadığı hayatın hesabını kendi vicdanına nasıl verebilir?
1. İnsan Ne İle Yaşar? — Sevgi ve dayanışma
Tolstoy'un
1885 yılında yayımlanan bu eseri, kısa bir öykü olmasına rağmen derin bir
felsefi anlam taşır.
Öykünün
merkezinde, yoksul bir kunduracı olan Simon ve karşılaştığı gizemli bir yabancı
vardır. Simon, bu yabancıya yardım eder ve onu evine götürür. Simon'un karısı
Matryona başlangıçta yabancıya kuşkuyla yaklaşsa da zamanla ona karşı şefkat
gösterir.
Öykü
ilerledikçe insan yaşamının temelinde ne bulunduğuna ilişkin sorular ortaya
çıkar.
Tolstoy'un
bu eserde işlediği üç temel düşünce şunlardır:
- İnsan, gelecekte kendisini
neyin beklediğini bütünüyle bilemez.
- İnsan, kendi yaşamını
sürdürebilmek için başkalarına ihtiyaç duyar.
- İnsan yaşamının anlamı yalnızca
maddi kazançta değil, sevgide ve dayanışmada da bulunur.
Burada
Tolstoy'un yoksulluğa bakışı da önemlidir. Öyküde insanlar zenginlikleriyle
değil, başkalarına nasıl davrandıklarıyla değerlendirilir.
Eserin temel
düşüncesi: İnsan yalnızca kendi çıkarlarını düşünerek yaşayamaz; insan hayatını
anlamlı kılan şeylerden biri, başkalarının yaşamına gösterdiği ilgidir.
Bu öykü,
Tolstoy'un toplumsal adalet düşüncesini anlamak için iyi bir başlangıçtır.
Ancak yoksulluğun yalnızca sevgiyle ortadan kalkabileceğini savunduğu sonucuna
varmamak gerekir. Eser, daha çok insanın ahlaki sorumluluğunu ve dayanışmanın
değerini vurgular.
2. Diriliş — Adalet sistemi ve toplumsal ikiyüzlülük
Diriliş,
1899 yılında yayımlanmıştır. Tolstoy'un toplumsal eleştirisinin en açık biçimde
görüldüğü romanlarından biridir.
Romanın
kahramanı Dmitri Nehlüdov, soylu bir aileden gelen varlıklı bir kişidir.
Geçmişte Katyuşa Maslova adlı genç bir kadına haksızlık etmiştir. Yıllar sonra
bir mahkemede jüri üyesi olarak bulunduğunda, suçlanan kişinin Maslova olduğunu
görür.
Nehlüdov
geçmişteki davranışlarıyla yüzleşmek zorunda kalır. Bu karşılaşma onun yaşamını
sorgulamasına yol açar.
Tolstoy burada neyi eleştiriyor?
Birincisi:
Hukuk sistemindeki adaletsizlikleri.
Maslova'nın
yargılanma süreci, yoksul bir insanın adalet sistemi karşısında ne kadar
savunmasız kalabileceğini gösterir. Tolstoy, hukukun yalnızca yazılı
kurallardan ibaret olmadığını; bu kuralların insanların yaşamlarında nasıl
sonuçlar doğurduğunun da önemli olduğunu anlatır.
İkincisi:
Ayrıcalıklı sınıfların ikiyüzlülüğünü.
Nehlüdov'un
yaşadığı dönüşüm, kendi sınıfının rahat ve saygın görünen yaşamının arkasında
başka insanların çektiği acıları fark etmesiyle başlar.
Üçüncüsü:
Bireysel sorumluluğu.
Nehlüdov,
geçmişte yaptığı yanlışı yalnızca hatırlamakla yetinmez. Bunun sonuçlarıyla
yüzleşmeye ve Maslova'ya karşı sorumluluğunu yerine getirmeye çalışır.
Tolstoy
burada önemli bir soru sorar: İnsan, kendi çıkarlarını korurken başkalarının
hayatını mahvetmişse, sonradan pişmanlık duyması yeterli midir?
Romanın
cevabı, pişmanlığın tek başına yeterli olmadığı yönündedir. Gerçek bir değişim,
insanın davranışlarını ve başkalarıyla kurduğu ilişkileri de değiştirmesini
gerektirir.
Diriliş'in
toplumsal mesajı: Bir toplumun adil olup olmadığını anlamak için güçlülerin
nasıl korunduğuna kadar, güçsüzlerin nasıl yargılandığına da bakmak gerekir.
3. İvan İlyiç'in Ölümü — Yaşamın anlamı ve insanın kendisiyle
yüzleşmesi
Tolstoy'un
1886 yılında yayımlanan bu uzun öyküsü, insanın ölümle yüzleşmesini anlatır.
İvan İlyiç,
toplumun kabul ettiği ölçülere göre başarılı bir hayat sürmüştür. Mesleğinde
yükselmiş, saygınlık kazanmış ve düzenli bir aile yaşamı kurmuştur. Ancak ağır
bir hastalığa yakalandığında, yıllardır sürdürdüğü hayatı başka gözlerle
değerlendirmeye başlar.
Ölüm
yaklaştıkça kendisine şu soruyu sorar:
Yaşadığım
hayat gerçekten doğru bir hayat mıydı?
Bu
sorgulama, eserin merkezindedir.
İvan İlyiç
çevresindeki insanların kendi hastalığı ve ölümü karşısında sergiledikleri
tutumlarla da yüzleşir. Bazıları onun acısını gerçekten anlamakta zorlanır;
bazılarıysa ölümün kaçınılmazlığıyla karşılaşmaktan kaçınır.
Buna
karşılık, ona içtenlikle yaklaşan insanların davranışları, insanlık ve
merhametin değerini ortaya koyar.
Bu eserin önemi nedir?
Tolstoy,
toplumda başarılı kabul edilen bir yaşamın insanı mutlaka mutlu etmeyeceğini
gösterir. Makam, saygınlık ve maddi güvence, insanın kendi yaşamıyla ilgili
bütün sorularını yanıtlamaz.
İvan
İlyiç'in yaşadığı kriz, yalnızca ölüm korkusu değildir. Aynı zamanda geçmişte
yaptığı seçimlerin ve kurduğu ilişkilerin anlamını yeniden değerlendirmesidir.
Eserin temel
sorusu: İnsan, yaşamının sonuna geldiğinde yalnızca ne kazandığına mı
bakacaktır, yoksa nasıl yaşadığına ve başkalarına nasıl davrandığına mı?
Bu eser,
insanın ölüm karşısındaki yalnızlığını anlatırken yaşamın anlamı üzerine de
güçlü bir sorgulama sunar.
4. Bu üç eseri birbirine bağlayan düşünce
İnsan Ne İle
Yaşar?
Başkalarına
karşı sevgi, merhamet ve dayanışma.
Diriliş
Toplumsal
adaletsizlik, sınıfsal ayrıcalıklar ve sorumluluk.
İvan
İlyiç'in Ölümü
Yaşamın
anlamı, ölüm ve insanın kendi vicdanıyla yüzleşmesi.
Bu üç eseri
birlikte değerlendirdiğimizde Tolstoy'un insanı yalnızca bireysel
özellikleriyle ele almadığını görürüz. İnsan hem başkalarıyla ilişkileri içinde
yaşar hem de içinde bulunduğu toplumsal düzenin etkisi altında kararlar verir.
Tolstoy'un
düşüncesinde kişisel ahlak ile toplumsal adalet arasında güçlü bir ilişki
vardır. Bununla birlikte onun yaklaşımı, toplumsal sorunları yalnızca bireysel
iyilikle açıklamakla sınırlı değildir; özellikle Diriliş romanında kurumların
ve toplumsal ayrıcalıkların da sorgulanması gerektiğini gösterir.
5. Tolstoy'dan çıkarabileceğimiz sonuç
Tolstoy'un
eserleri bize üç önemli soruyu birlikte düşündürür:
- İnsanlık: Başkalarının
acılarına ne kadar duyarlıyız?
- Adalet: İçinde yaşadığımız
toplum, insanlara eşit davranıyor mu?
- Vicdan: Kendi yaşamımızı
sorguladığımızda, yaptıklarımızı haklı göstermek için mi uğraşıyoruz,
yoksa hatalarımızı kabul edip değiştirmeye mi çalışıyoruz?
Tolstoy'un
edebiyatını kalıcı kılan, bu sorulara herkes için geçerli ve kolay bir cevap
vermesi değildir. İnsanların kendilerini, ilişkilerini ve toplumlarını
sorgulamalarını sağlamasıdır.
Bir sonraki
aşamada Tolstoy'un düşüncelerini Karl Marx, Maksim Gorki ve Dostoyevski ile
karşılaştırarak inceleyebiliriz. Böylece toplumsal eşitsizlik, devrim, insan
doğası ve vicdan konularında bu büyük yazarların nerelerde birleştiğini,
nerelerde ayrıldığını daha iyi görebiliriz.
DEVAM EDİN
LÜTFEN
TOLSTOY, MARX, GORKİ VE
DOSTOYEVSKİ: İNSAN, TOPLUM VE ADALET

Dünya
edebiyatı ve düşünce tarihinin bu dört önemli ismi, insanı ve toplumu farklı
yönlerden ele almıştır. Tolstoy insanın vicdanını ve ahlaki sorumluluğunu, Karl
Marx ekonomik ilişkileri ve sınıf çatışmasını, Maksim Gorki emekçilerin ve
ezilenlerin yaşamını, Dostoyevski ise insan ruhunun derinliklerini ve ahlaki
çatışmalarını öne çıkarmıştır.
Bu düşünür
ve yazarları birlikte okumak, yalnızca edebiyatı değil, yaşadığımız toplumu da
anlamamıza yardımcı olur.
1. Tolstoy ve Karl Marx: Toplumsal eşitsizliğin kaynağı
nedir?
Lev Tolstoy
(1828–1910)
Tolstoy,
yoksulluğu, zenginlerin ayrıcalıklarını ve toplumsal adaletsizliği eleştirdi.
Çözüm arayışında vicdana, sade yaşama, dayanışmaya ve şiddetsizliğe ağırlık
verdi.
Karl Marx
(1818–1883)
Marx, kapitalist
üretim ilişkilerini, sermayenin birikimini, işçi sınıfının konumunu ve sınıflar
arasındaki çatışmayı inceledi. Toplumsal eşitsizliği ekonomik yapı ve mülkiyet
ilişkileri üzerinden açıkladı.
İki isim
arasındaki temel fark, adaletsizliğin nedenlerini ve nasıl giderilebileceğini
açıklama biçimlerinde ortaya çıkar.
Tolstoy
açısından insanın başkalarının emeğinden yararlanarak ayrıcalıklı bir yaşam
sürmesi, öncelikle ahlaki bir sorundur. İnsan, kendi yaşamını sorgulamalı ve
başkalarına zarar veren ilişkilerden uzaklaşmaya çalışmalıdır.
Marx
açısından ise eşitsizliği yalnızca bireylerin iyi ya da kötü davranışlarıyla
açıklamak yeterli değildir. Üretim araçlarının kime ait olduğu, emeğin nasıl
örgütlendiği ve üretilen değerin nasıl paylaşıldığı incelenmelidir.
Örneğin, bir
fabrikada çalışan işçinin düşük ücret alması sorununu düşünelim.
- Tolstoycu bir yaklaşım,
işverenin vicdanını, çalışanlara davranışını ve ahlaki sorumluluğunu
sorgular.
- Marksist bir yaklaşım, ücret
ilişkisini, sermaye sahipliği ile emek arasındaki ilişkiyi ve ekonomik
sistemin işleyişini inceler.
Bu iki
yaklaşım aynı değildir; fakat eşitsizliğin farklı boyutlarını anlamak için
birlikte değerlendirilebilir.
2. Tolstoy ve Maksim Gorki: Yoksulların dünyası
Maksim Gorki
(1868–1936)
Gorki, yoksulların,
işçilerin, dışlanmış insanların ve toplumun kenarına itilmiş kişilerin
yaşamlarını eserlerinin merkezine aldı. Eserlerinde insanın onuru, özgürlük
arayışı ve toplumsal koşullar önemli yer tutar.
Tolstoy ile
Gorki arasında önemli bir ortaklık vardır: Her ikisi de insanı yalnızca serveti
ve toplumsal konumuyla değerlendiren anlayışı sorgulamıştır.
Ancak
anlatım biçimleri ve düşünsel yönelimleri farklıdır.
Tolstoy,
çoğu zaman insanın vicdanına yönelir. Bir insanın nasıl olup da başkalarına
haksızlık yaptığını, kendi davranışlarını nasıl sorguladığını ve ahlaki bir
değişime nasıl ulaşabileceğini anlatır.
Gorki ise
yoksulluğun ve toplumsal baskının insanların yaşamları üzerindeki etkilerini,
özgürlük ve mücadele arayışlarını daha belirgin biçimde işler.
Gorki'nin Ana romanı

1906 yılında
yayımlanan Ana, işçi hareketi ve devrimci bilinç üzerine kurulmuş önemli bir
romandır. Eserde, başlangıçta çekingen ve baskı altında yaşayan Pelageya
Nilovna'nın, oğlu Pavel'in siyasal mücadelesiyle birlikte yaşadığı dönüşüm
anlatılır.
Roman,
bireysel korkuların ve aile bağlarının daha geniş bir toplumsal mücadeleyle
nasıl ilişkilendiğini gösterir.
Tolstoy'un Diriliş
romanındaki Nehlüdov da yaşadığı olaylar sonucunda toplumsal düzeni sorgulamaya
başlar. Fakat iki kahramanın dönüşümleri farklı yönlerde gelişir: Nehlüdov'un
hikâyesinde vicdan ve ahlaki sorumluluk öne çıkarken Gorki'nin romanında
örgütlü mücadele ve devrimci bilinç daha belirleyicidir.
Bu
karşılaştırma, toplumsal değişimin bireysel dönüşümle mi, örgütlü mücadeleyle
mi, yoksa ikisinin farklı biçimlerde birleşmesiyle mi gerçekleşebileceği
sorusunu gündeme getirir.
3. Tolstoy ve Dostoyevski: İnsanın iç dünyası
Fyodor
Dostoyevski (1821–1881)
Dostoyevski,
insanın iç çatışmalarını, suçluluk duygusunu, inancı, özgürlüğü, yoksulluğu ve
ahlaki sorumluluğu derinlemesine ele aldı.
Tolstoy ile
Dostoyevski, Rus edebiyatının iki büyük ismidir. İkisi de insanın iç dünyasına
büyük önem vermiştir. Ancak insanın kötülükle, vicdanla ve özgürlükle
ilişkisini farklı biçimlerde ele alırlar.
Dostoyevski'nin
eserlerinde insan, bazen kendi aklıyla oluşturduğu düşüncelerin tutsağı olur.
Kendisini haklı çıkarmaya çalışırken suç işleyebilir, kendi içindeki
çelişkilerle karşılaşabilir ve özgürlüğünün sonuçlarından kaçamaz.
Tolstoy ise
insanın gündelik davranışlarına, toplumsal ilişkilerine ve ahlaki dönüşümüne
daha geniş bir çerçeveden bakar.
Dostoyevski'nin Suç ve Ceza romanı
Romanın
başkahramanı Rodion Raskolnikov, bazı insanların sıradan ahlak kurallarının
üzerinde olabileceği düşüncesine kapılır. Bu düşünceyle bir cinayet işler.
Ancak daha sonra kendi vicdanı, korkuları ve düşünceleriyle mücadele etmek
zorunda kalır.
Romanın
temel sorularından biri şudur:
Bir insan,
kendisini üstün gördüğü için başkalarının yaşamı üzerinde karar verme hakkına
sahip olabilir mi?
Bu soru
Tolstoy'un düşünceleriyle de ilişkilendirilebilir. Her iki yazar da insanın
kendi davranışlarını haklı göstermek için geliştirdiği düşünceleri sorgular.
Ancak Dostoyevski, özellikle insan ruhunun karanlık ve çelişkili yanlarına daha
fazla yoğunlaşır.
4. Dört ismin karşılaştırması
|
İsim |
Öne çıkan konu |
Temel yaklaşım |
|
Tolstoy |
Vicdan ve
ahlak |
Sade
yaşam, dayanışma, şiddetsizlik |
|
Karl Marx |
Ekonomik
eşitsizlik |
Üretim
ilişkileri, sınıflar, sermaye |
|
Maksim
Gorki |
Emekçiler
ve ezilenler |
İnsan
onuru, özgürlük ve toplumsal mücadele |
|
Dostoyevski |
İnsan ruhu |
Suç,
vicdan, özgürlük ve iç çatışma |
Bu tablo,
dört yazarın bütün düşüncelerini kapsamaz; yalnızca aralarındaki belirgin
farkları gösterir.
5. Bu düşünürlerden günümüz için ne çıkarabiliriz?
Diyelim ki
bir toplumda insanlar yoksulluk çekiyor, çalışanlar emeklerinin karşılığını
alamıyor ve ekonomik ayrıcalıklar kuşaktan kuşağa aktarılıyor.
Bu duruma
dört farklı açıdan bakabiliriz:
- Tolstoy, ayrıcalıklı insanların
vicdanını ve topluma karşı sorumluluğunu sorgulamamızı sağlar.
- Marx, eşitsizliği üreten
ekonomik ilişkileri incelememize yardımcı olur.
- Gorki, yoksulların ve
emekçilerin yaşam deneyimlerini, özgürlük arayışlarını ve kolektif
mücadelelerini görünür kılar.
- Dostoyevski, insanların
kendilerini nasıl haklı çıkardıklarını, güç ve çıkar karşısında
vicdanlarıyla nasıl çatıştıklarını anlamamıza yardımcı olur.
Bu bakış
açıları birbirinin yerine geçmez. Her biri insan ve toplum gerçeğinin başka bir
yönünü aydınlatır.
Son söz: Edebiyat neden önemlidir?
Büyük
yazarların eserleri yalnızca geçmişte yaşamış insanların hikâyelerini anlatmaz.
İnsanların bugün de karşılaştığı sorunları anlamamıza yardımcı olur.
Tolstoy'un
vicdan ve adalet sorgulaması, Marx'ın ekonomik çözümlemeleri, Gorki'nin
emekçilerin dünyasına yönelmesi ve Dostoyevski'nin insan ruhunun çelişkilerini
incelemesi, farklı düşünce yolları açar.
Büyük
edebiyatın gücü, bize yalnızca cevaplar vermesinde değil, daha önce
sormadığımız soruları sordurmasındadır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder