20 Haziran 2026 Cumartesi

 

AH BİZ EŞEKLER!

“Eşek bile bir düştüğü yere bir daha düşmez” derler. Ne acıdır ki biz yıllardır aynı yoldan geçiyor, aynı çukura düşüyor ve yaşadıklarımızdan bir türlü ders çıkaramıyoruz. Demek ki bu konuda eşekten bile gerideyiz.

Oysa her düşüşün ardından ağır bedeller ödüyoruz. Felaketler yaşıyor, ekonomik ve sosyal krizlerin altında eziliyor, geleceğimizi kaybediyoruz. Çukurun dibine kadar düşüyoruz; ama yine de yönümüzü değiştirmeyi, kendimizi koruyacak yeni yollar bulmayı başaramıyoruz. Sömürü düzeni sağcısı-solcusu demeden hepimizi etkiliyor, emeğimizi ve umudumuzu tüketiyor.

Sağ muhafazakâr kesimin önemli bir bölümü, geleneklere ve mevcut düzene sorgulamadan bağlı kalabiliyor. Olayları eleştirel bir gözle değerlendirmek yerine, çoğu zaman mevcut düzeni korumayı tercih ediyor. Soru sormuyor, itiraz etmiyor ve değişime mesafeli duruyor.

Peki ya sol? Solun da yıllardır çözemediği en büyük sorunu bölünmüşlük. Birlik içinde hareket etmek yerine sürekli parçalanıyor. Bugün internette sol ve sosyalist partilere bakıldığında onlarca farklı yapı görülüyor. Bu durum yalnızca bugünün değil, 12 Eylül öncesinin de sonrasının da gerçeği. Solun enerjisinin önemli bir kısmı kendi iç tartışmalarında tükeniyor.

Sosyal demokratlara gelince... Onların hikâyesi de farklı değil. Yıllarca Deniz Baykal'ın liderliğinde umut arandı. Ancak sonuçta bedel ödeyen yine halk oldu. Her siyasi başarısızlığın ardından zarar gören biz olduk; ağzımız burnumuz dağıldı, umutlarımız kırıldı.

Derken Deniz Baykal dönemi bir kaset skandalıyla sona erdi. Yerine “Gandi Kemal” olarak anılan Kemal Kılıçdaroğlu geldi. Bu kez geçmişten ders alınacağını düşündük. Artık aynı hataların tekrarlanmayacağına inandık. Fakat yıllar geçti, beklentilerimizin önemli bir kısmı yine karşılanmadı. Bir kez daha hayal kırıklıkları yaşadık.

Özgür Özel'in genel başkanlığa gelmesiyle yeni bir dönemin başlayacağını umut edenler oldu. Ancak eski tartışmalar ve eski liderlik mücadeleleri yeniden gündeme geldi. Sanki geçmişten kopamıyor, sürekli aynı döngünün içinde dönüp duruyoruz.

İşte bütün mesele burada: Eşek bile düştüğü yere bir daha düşmezken, biz aynı hataları tekrar tekrar yapıyor, aynı umutlara sarılıyor ve aynı hayal kırıklıklarını yaşamaya devam ediyoruz.

Ah biz eşekler, ah!

13 Haziran 2026 Cumartesi

 

 Gandi Kemal Kendini Yendi

Kemal Kılıçdaroğlu, siyasi yaşamının ilk yıllarında kamuoyunda büyük bir sempati ve umut dalgası yarattı. Öyle ki, onu alkışlamaktan avuçlarımızın şiştiğini söylesek abartmış olmayız. 2010 yılında, Hindistan'ın bağımsızlık lideri Mahatma Gandhi'ye olan fiziksel benzerliği, sakin ve uzlaşmacı üslubu nedeniyle medya ve kamuoyu tarafından kendisine "Gandi Kemal" lakabı takıldı.

Mahatma Gandhi, İngiliz sömürge yönetiminin haksız tuz vergisini protesto etmek amacıyla 12 Mart 1930'da ünlü Tuz Yürüyüşü'nü başlatmış, yaklaşık 400 kilometrelik yolu yürüyerek 6 Nisan 1930'da Dandi Köyü'ne ulaşmıştı. Bu eylem, dünya siyasi tarihinin en etkili sivil itaatsizlik hareketlerinden biri olarak kabul edilir.

Kemal Kılıçdaroğlu da 15 Haziran 2017'de Ankara Güvenpark'tan "Adalet Yürüyüşü"nü başlattı. Yaklaşık 450 kilometrelik yürüyüş, 9 Temmuz'da İstanbul Maltepe'de düzenlenen büyük mitingle sona erdi. Bu süreçte toplumun geniş kesimlerinden destek gördü. Sosyal demokratlar, sol çevreler, demokratik kitle örgütleri, sanatçılar ve farklı siyasi görüşlerden birçok isim yürüyüşe katılarak dayanışma gösterdi. Sosyalist Enternasyonal yöneticilerinin de destek verdiği bu yürüyüş, Türkiye siyasetinin en dikkat çekici demokratik eylemlerinden biri olarak tarihe geçti.

Adalet Yürüyüşü sırasında vatandaşlarla kurduğu temas, ziyaret ettiği aileler ve verdiği demokrasi mesajları da kamuoyunda olumlu karşılandı. Bunlar Kemal Kılıçdaroğlu'nun siyasi yaşamındaki önemli ve doğru adımlardı. Nitekim halk arasında söylenen "Bozuk saat bile günde iki kez doğruyu gösterir" sözü de bazen bu tür durumları anlatmak için kullanılır.

Ancak CHP'nin 38. Olağan Kurultayı'nda yaşadığı yenilginin ardından Kemal Kılıçdaroğlu'nun farklı bir tutum sergilediği yönünde eleştiriler yükselmeye başladı. Yenilgiyi kabullenmek yerine parti içi tartışmaları derinleştiren açıklamalar yapması, birçok partili tarafından tepkiyle karşılandı.

Siyasette kararlılık önemli bir özelliktir; ancak kararlılık ile inatçılık arasındaki çizgi çok incedir. Bir siyasetçi, yanlış olduğu görülen bir yolda yalnızca geri adım atmamak adına ısrar ediyorsa, bu durum yapıcı bir tutum olmaktan çıkar. Eleştirilerin önemli bir bölümü de tam bu noktada yoğunlaşmaktadır.

Halk arasında söylenen "İnatçı keçi köprüye çıkmış, köprü yıkılmış" sözü, bazen sonuçları düşünmeden sürdürülen ısrarı anlatır. Kemal Kılıçdaroğlu'nun bugün sergilediği tutumun da partiye ve kendi siyasi mirasına zarar verdiğini düşünenlerin sayısı az değildir. Bir dönem umut ve değişimin simgesi olarak görülen "Gandi Kemal", bugün en büyük mücadeleyi rakipleriyle değil, kendi siyasi mirasıyla vermektedir. “ Gandi Kemal, kendini yendi.

6 Haziran 2026 Cumartesi

 

DENİZ GEZMİŞ’TEN TGRT EKRANLARINA

6 Mayıs 1972’de Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilmesinin ardından Tercüman gazetesi şu manşetle çıkmıştı:

“İdamdan önce dini telkin istemediler.”

Haberde ayrıca, “Üç anarşistin saat 01.25 ile 03.25 arasında cezaevi avlusunda idam edildiği” ve son sözlerinin “Yaşasın Marksizm-Leninizm, kahrolsun faşizm” olduğu yazılıyordu.

Şimdi gelelim asıl meseleye…

“Hoş çakal Yarın” filmi 1998 yapımıdır. Yönetmenliğini Reis Çelik’in yaptığı film, 23 Ekim 1998’de vizyona girdi. Filmde Berhan Şimşek, Deniz Gezmiş’i canlandırmıştı. O yıllarda bu filmi büyük bir heyecanla izlemiş, alkışlamış; Berhan Şimşek’i adeta yere göğe sığdıramamıştık.

Film; 1968 gençlik hareketlerini, 12 Mart döneminin siyasal atmosferini ve Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ile Hüseyin İnan’ın anti-emperyalist mücadelelerini anlatıyordu. Öğrenci eylemleri, “Tam Bağımsız Türkiye” sloganları, mahkeme süreçleri, cezaevi sahneleri, ailelerle vedalaşmalar ve idama giden süreç filmin temel eksenini oluşturuyordu. Final bölümü ise 6 Mayıs 1972 gecesine odaklanıyordu.

Başlıca oyuncular şunlardı:

• Berhan Şimşek — Deniz Gezmiş
• Mazlum Çimen — Yusuf Aslan
• Bülent Çolak — Hüseyin İnan
• Tuncel Kurtiz
• Tuncer Necmioğlu

Film, Türkiye’de Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını doğrudan konu alan ilk önemli sinema yapımlarından biri olarak dikkat çekmişti.

Peki şimdi o Berhan Şimşek nerede?

Bir zamanlar Deniz Gezmiş’i oynadığı için “devrimci sanatçı” diye alkışlanan Berhan Şimşek, bugün TGRT ekranlarında CHP’ye ve muhaliflere veryansın ediyor.

TGRT ise, yıllardır sağ ve iktidar yanlısı yayın çizgisiyle bilinen bir kanal olarak anılıyor. Tercüman gazetesi geleneğinin medya ayağı olduğu sık sık dile getiriliyor. Darbe dönemlerinde darbecilerin, sivil dönemlerde ise sağ iktidarların yanında duran; sola karşı sert yayınlar yapan bir çizgiyi temsil ettiği ifade ediliyor.

İşte bugün, kendisini “muhalif” olarak tanımlayan Kılıçdaroğlu çevresinin önemli isimleri de bu ekranlarda boy gösteriyor.

Berhan Şimşek, 3 Mayıs 2026’da TGRT Haber’de yaptığı konuşmada CHP içindeki kurultay tartışmaları hakkında oldukça sert ifadeler kullandı. Özellikle “mutlak butlan” tartışmalarına değinerek CHP yönetimini hedef aldı.

En çok tartışılan sözlerinden biri ise şuydu:

“Bize hakaret eden bu şahsiyetsizler oy verecek de CHP iktidar olacaksa, biz iktidar olmayalım. Bu şahsiyetsizlerin oyu, ocağı batsın.”

Erdoğan’ın sık kullandığı ifadeyle söyleyelim: “Nereden nereye…”

Bir zamanlar Deniz Gezmiş’i oynayarak halkın gözünde büyük sempati kazanan Berhan Şimşek, bugün aynı halkın önemli bir kesimi tarafından bambaşka bir yerde görülüyor.

Çark-ı felek dönüyor…

Dün yüz puan alanlar, bugün sıfıra düşebiliyor.

Ne diyelim; gerçekten de nereden nereye…

 

31 Mayıs 2026 Pazar

 

YETMEDİ Mİ DAHA? YETTİ, YETTİ!

2010 yılında yaşanan Deniz Baykal'ın kaset skandalının ardından, Cumhuriyet Halk Partisi’nin 33. Olağan Kurultayı’na tek aday olarak girdin ve CHP Genel Başkanı seçildin.

2011 genel seçimlerinde partinin oyunu artırdın; ancak CHP, yüzde 25,98 oyla yine ikinci parti oldu. Ardından 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, CHP tabanının büyük bölümünün benimsemediği Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday gösterdin. “Yapma” denildi, “Bu aday CHP’nin ilkeleriyle uyuşmuyor” denildi; ama dinlemedin. “Tıpış tıpış gidip oy vereceksiniz” diyerek seçmeni adeta mecbur bıraktın. Sonuç ne oldu? Yüzde 38,44 oy ve ilk turda ağır bir yenilgi.

Bu sonuç bile koltuğu bırakmana yetmedi mi?

Haziran ve Kasım 2015 genel seçimlerinde CHP sırasıyla yüzde 24,95 ve yüzde 25,32 oy aldı. Yine ikinci oldun. Yıllar geçti, sonuç değişmedi; ama sen değişmedin.

16 Nisan 2017 referandumunda, oy verme işlemi sürerken Yüksek Seçim Kurulu’nun mühürsüz oyları geçerli sayması büyük bir tartışma yarattı. Milyonlarca insan bunun hukuka aykırı olduğunu söylerken, etkili bir mücadele ortaya koymadın. Türkiye’yi “tek adam rejimi”ne götüren sürecin en kritik kırılmalarından birinde gereken direnci gösteremedin.

Bütün bu yenilgilere rağmen, 2014, 2016, 2018 ve 2020 kurultaylarında yeniden genel başkan seçildin.

2018’de İYİ Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti ile birlikte Millet İttifakı’nı kurdun. Kamuoyunda “Altılı Masa” olarak anılan bu yapı büyük umutlarla sunuldu. Ancak 2018 genel seçimlerinde CHP yüzde 22,65 oy aldı ve yine ikinci oldu.

Aynı gün yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP’nin adayı Muharrem İnce yüzde 30,64 oy aldı; o da kaybetti. O gece milyonlarca insan YSK önünde umutla bekledi. “50 bin avukatla YSK’ya gidilecek” denildi. İnsanlar sabaha kadar sokaklarda bekledi; ama beklenen olmadı. Sonunda “Adam kazandı” açıklaması geldi ve büyük bir hayal kırıklığı yaşandı.

2023 seçimlerinde ise Altılı Masa’nın ortak cumhurbaşkanı adayı oldun. İlk turda yüzde 47,82, ikinci turda ise yüzde 48,09 oy aldın. Yine kaybettin.

Yetmedi mi?

2022’de Millet İttifakı’nı genişleterek DEVA Partisi ve Gelecek Partisi’ni de masaya dahil ettin. 2023 genel seçimlerinde CHP 169 milletvekili çıkardı; ancak bunların yaklaşık 40’ı ittifak ortaklarına verildi. CHP seçmeni kendi oyuyla başka partilere milletvekili kazandırıldığını düşündü.

Seçimlerin ardından Kasım 2023’te yapılan CHP 38. Olağan Kurultayı’nda Özgür Özel’e karşı kaybettin. Delegelerin iradesi değişimden yana oldu.

Özgür Özel döneminde CHP, 2024 yerel seçimlerinde Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğunu temsil eden belediyeleri kazandı ve 47 yıl sonra yeniden birinci parti oldu. Ancak bu başarının ardından parti üzerindeki siyasi baskılar arttı; aralarında cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun da bulunduğu çok sayıda belediye başkanı hakkında soruşturmalar açıldı, tutuklamalar yaşandı.

Bütün bunların ortasında senin hâlâ koltuk hesabı yapman toplumda büyük bir rahatsızlık yarattı.

30 Mayıs sabahı Genel Merkez önünde yeniden görünmen de bu eleştirileri büyüttü. İnsanların beklentisi mücadeleydi; fakat kamuoyuna yansıyan ilk görüntü, koltuğa oturup fotoğraf vermek oldu.

Halkın derdi geçim, adalet ve demokrasi mücadelesiyken; senin önceliğinin hâlâ koltuk olması kabul edilmiyor.

Artık yetti.

Gerçekten yetti.

25 Mayıs 2026 Pazartesi

 

KURBAN

İslam’da bugün uygulanan kurban ibadetinin temeli, Hz. İbrahim’e dayandırılır. Rivayete göre Hz. İbrahim, bir erkek evladı olursa onu Allah’a adayacağına dair söz verir. Yıllar sonra oğlu Hz. İsmail dünyaya gelir. İsmail büyüyüp kendini bilecek yaşa geldiğinde, Hz. İbrahim bir rüya görür. Rüyasında oğlunu kurban ettiğini görmektedir. Durumu oğluna anlatınca Hz. İsmail:

“Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.” der.

Bunun üzerine ikisi de teslim olur. Hz. İbrahim tam bıçağı çekeceği sırada Allah tarafından bir koç gönderilir ve İsmail’in yerine onun kurban edilmesi emredilir. İslam inancına göre bu olay, Kurban Bayramı’nın temelini oluşturur.

Ancak bu olayın tarihsel gerçekliği kesin olarak bilinmemektedir. Anlatılanların tamamı rivayetlere dayanır; olayın geçtiği yer ve zaman konusunda net bilgiler yoktur. Hz. İbrahim’i önemli ve büyük bir peygamber yapan asıl düşünce ise şudur: O dönemde tanrılara insanların en değerli varlıkları olan çocuklar, özellikle erkek evlatlar kurban edilirdi. Rivayete göre Hz. İbrahim’le birlikte insan kurban etme geleneği sona ermiş, onun yerine hayvan kurban edilmeye başlanmıştır.

Bugün İslam dünyasında milyonlarca hayvan kurban edilmektedir. Eğer bu anlayış değişmemiş olsaydı, bugün insanların çocuklarını kurban ettiği bir dünyanın nasıl korkunç olacağını düşünmek bile ürkütücüdür.

İSLAMİYET’TE KURBANIN KURUMSALLAŞMASI

Hz. Muhammed dönemine gelindiğinde bu gelenek sürdürülmüş; hicretin ikinci yılında, Miladi 624’te, kurban kesmek dini bir ibadet olarak meşru hale getirilmiştir.

İslam geleneğine göre Hz. İsmail’in kurban edilmek istendiği yerin, bugün Mekke yakınlarındaki Mina bölgesi olduğu kabul edilir. Mina, hac ibadetinde şeytan taşlama ve kurban kesme ibadetlerinin yapıldığı kutsal bölgedir.

Hz. İsmail’in yaşadığı dönemin MÖ 2000-1800 yılları arasında olduğu rivayet edilir. Oysa yazının Sümerler tarafından MÖ 4000-5000 yıllarında icat edildiği bilinmektedir. Eğer bu olaylar yazılı belgelerle kayıt altına alınmış olsaydı, nerede ve ne zaman yaşandıkları daha net bilinebilirdi.

Bazı rivayetlere göre Hz. İbrahim, Mısır ile Mekke arasında yaşamıştır. Bir başka rivayet ise onun Harran ve bugünkü Urfa çevresinde yaşadığını söyler.

URFA’DAKİ İNANÇ

Şanlıurfa’daki Balıklıgöl’e “Halilürrahman Gölü” denir. “Halil”, Hz. İbrahim’in  “Halilullah” yani “Allah’ın dostu” anlamındaki lakabından gelir.

Rivayete göre Nemrut, tek tanrı inancını savunduğu için Hz. İbrahim’i Urfa Kalesi’nin bulunduğu tepeden ateşe attırır. Bunun üzerine Allah ateşe:

“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selamet ol.” emrini verir.

Ateşin suya, odunların ise balığa dönüştüğü anlatılır. Hz. İbrahim’in de bir gül bahçesine sağ salim düştüğüne inanılır. Bugünkü Balıklıgöl’ün bu olayın yaşandığı yer olduğu söylenir.

Yani bir rivayete göre Hz. İbrahim Harran’da, başka bir rivayete göre Mısır ile Mekke arasında yaşamıştır. Kesin olan bir şey yoktur; bunların tamamı rivayetlerden ibarettir.

Ancak nerede yaşamış olursa olsun, Hz. İbrahim’in insan kurban edilmesine karşı çıkan anlayışı temsil etmesi, insanlık tarihi açısından önemli bir kırılmadır.

Bugün de keşke insanlar, hayvan kesmek yerine yoksullara yardım etmeyi, açları doyurmayı ve ihtiyaç sahiplerine destek olmayı daha büyük bir erdem olarak görebilse… Belki o zaman insanlık adına daha ileri bir adım atılmış olurdu.

 

15 Nisan 2026 Çarşamba

 

TMMOB İNŞAAT MÜHENDİSLERİ KONGRESİNİN ARDINDAN

TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası’nın 50. Olağan Genel Kurulu, 11–12 Nisan 2026 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirildi. Kongrede 49. Dönem Yönetim Kurulu Başkanı Nusret Suna’nın uzun konuşmasının ardından çalışma raporu okundu; başta Meslekte Birlik Grubu’ndan İstanbul delegeleri olmak üzere birçok üye rapor üzerine söz aldı.

Ben, meslekte 50. yılını doldurmuş bir mühendis olarak bu kongrede hizmet plaketi alan üyelerden biriyim. 1976 yılından bu yana odanın bir parçasıyım. Yarım asrı bulan bu süreçte neredeyse tüm etkinliklerde yer aldım, her kongreye katıldım. Ancak üzülerek ifade etmeliyim ki, Meslekte Birlik Grubu’nun söyleminde ve yaklaşımında kayda değer bir değişim göremedim. Yıllardır tekrar edilen sözler, aynı kalıplar içinde dönüp duruyor.

“Oda siyaset yapıyor, mesleki sorunlarla ilgilenmiyor” eleştirisi dün de vardı, bugün de aynı şekilde dile getiriliyor. Oysa ben, bu söylemlere karşı daha güçlü, daha somut yanıtların verilmesini beklerdim.

Örneğin şöyle sorulabilirdi:

Biz mühendisiz; hesap bilen, ölçen, tartan insanlarız. O halde açıklansın: Osmangazi Köprüsü, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, 1915 Çanakkale Köprüsü, Avrasya Tüneli, Kuzey Marmara Otoyolu, İzmir Otoyolu ve İstanbul Havalimanı gibi dev projelerin gerçek maliyeti nedir? Bu projelerde mühendislik hizmetlerinin karşılığı nasıl belirlenmiştir? Hak edişler ve kesin hesaplar şeffaf biçimde tutulmuş mudur?

Ne yazık ki bu sorular sorulmadı. Bunun yerine uzun ama içi boş konuşmalar yapıldı; esas meselelerin etrafından dolanıldı.

Kongrede yaşadığım kişisel durum ise ayrı bir düşündürücü örnektir. Delegeliğim belirsiz bir hale getirildi. Genel kurulda seçilmiş olmama rağmen, seçim sırasında delegeliğimin iptal edildiğini öğrendim. Ardından bana geçersiz bir kart verildi ve oy kullanmam engellendi. Gerekçe yoktu, açıklama yoktu. Adeta görünmez bir “suç” isnadıyla dışlandım.

Oysa söz hakkı bulabilseydim, şu konuşmayı yapmak isterdim:


MÜHENDİS OLARAK ÖFKEMİZ VAR

Bugün burada yalnızca mühendisliği değil, insanlığın geleceğini konuşmak zorundayız. Çünkü mühendislik, insanlığın elindeki en güçlü araçlardan biridir. Ama bu güç yalnızca betonla, çelikle, köprülerle ya da kablolarla sınırlı değildir. Mühendislik; aklın, vicdanın ve hayalin kesiştiği yerdir.

Geleceğin mühendisliği, sadece teknoloji üretmekle kalmamalı; insana ve doğaya değer katmalıdır.

Bizler, 1980 öncesinde, küçük oda kurullarında bu ülkenin tam bağımsızlığını tartışıyorduk. Deprem gerçeğini, enerji politikalarını, bilimi ve teknolojiyi konuşuyorduk. Yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızın yabancılara devredilmesine karşı çıkıyorduk. Dün Vietnam bombalanırken nasıl karşı çıktıysak, bugün de Ortadoğu’nun yıkımına ve kaynaklarının yağmalanmasına aynı kararlılıkla karşı çıkıyoruz.

İşte öfkemiz bundandır

Biz mühendisiz. Hesap sorarız. Gerçeği ararız.

Ama bugün ne görüyoruz?
Milyarlarca dolarlık projeler var; hesabı yok.
Köprüler, otoyollar, havalimanları var; şeffaflık yok.
Bilim var ama değeri yok.

Soruyoruz:
Bu projelerin gerçek maliyeti nedir?
Kim neyi, hangi hak edişle aldı?
Bu ülkenin kaynakları kimlere, hangi koşullarla verildi?

Cevap yok.
Sessizlik var. Biz buna sessiz kalmayız.

Çünkü mühendislik sadece beton dökmek değildir.
Mühendislik; akıldır, vicdandır, sorumluluktur.

Bu coğrafyada iki gerçek var: deprem ve sömürü.
Depreme karşı bilim gerekir, sömürüye karşı duruş.

Bizim öfkemiz;
bilimin yerine hurafenin konulmasına,
bağımlılığın kader gibi sunulmasına,
emeğin ve aklın değersizleştirilmesinedir.

Ve bir kez daha söylüyoruz:
Bağımlı bir ülke, bağımsız mühendis yetiştiremez.

Biz susmayacağız. İşte öfkemiz bunlaradır..

Yıllar önce enerji kaynaklarımızın sınırlı olduğunu biliyorduk. Petrol ve kömürün tükenebilir olduğunu söyledik. Güneşi, rüzgârı, denizi işaret ettik. Eğer o gün bu uyarılar ciddiye alınsaydı, bugün yaşadığımız enerji krizleri bu denli derin olmayacaktı.

O gün söyledik, bugün de söylüyoruz:
Enerjide bağımlı olan bir ülke, gerçek anlamda bağımsız olamaz.

Çünkü bu topraklar, tükenmez bir enerji potansiyeline sahiptir.

Bugün dünya; yapay zekâdan uzay teknolojilerine kadar baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Ancak biz, aklın ve bilimin yolundan uzaklaştırılarak, hurafelerin ve dogmaların gölgesine itiliyoruz. Bilimin yerine inanç kisvesi altında sunulan akıl dışı yaklaşımlar geçiriliyor.

İşte öfkemiz bunadır.

16 Mart 2026 Pazartesi

 16 MART KATLİAMI: UNUTMADIK, UNUTTURMAYACAĞIZ

Bugün, 16 Mart katliamının yıl dönümü. Aradan onlarca yıl geçti; ancak Beyazıt Meydanı’nda patlayan o bombanın sesi hâlâ bu ülkenin hafızasında yankılanıyor.

16 Mart 1978 günü İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde toplanan öğrencilere yönelik planlı bir saldırı gerçekleştirildi. Faşist saldırganlar devrimci öğrencilerin üzerine bomba attı, ardından silahlarla ateş açtı. Bu alçak saldırı sonucunda 5 öğrenci olay yerinde, 2 öğrenci ise daha sonra hayatını kaybetti. Toplam 7 genç yaşamını yitirdi, 41 öğrenci yaralandı.

Katliamda hayatını kaybedenler:
Abdullah Şimşek,
Baki Ekiz,
Cemil Sönmez,
Hamit Akıl,
Hatice Özen,
Murat Kurt,
Turan Ören.

Onlar yalnızca birer öğrenci değildi; eşitlik, özgürlük ve demokrasi hayali kuran bir kuşağın temsilcileriydi.

Olaydan önce devlet kurumlarına ulaşan istihbarat bilgileri, saldırının planlandığını açıkça ortaya koyuyordu. Buna rağmen gerekli önlemler alınmadı. Katliamın failleri ve arkasındaki güçler gerçek anlamda yargı önüne çıkarılmadı.

Saldırıyla bağlantılı isimler, tanık ifadeleri ve itiraflar yıllar boyunca kamuoyuna yansıdı. Ancak dava süreci sürekli geciktirildi, karartıldı ve sonunda zamanaşımı kararlarıyla kapatıldı.

20 Ekim 2008’de İstanbul 6. Ceza Mahkemesi davayı zamanaşımı gerekçesiyle düşürdü. Bu karar Mart 2010’da Yargıtay tarafından da onandı. Böylece yalnızca bir dava değil, aynı zamanda adalet duygusu da gömülmek istendi.

Türkiye’de katliamların ve siyasi cinayetlerin üzerinin zamanaşımıyla örtülmesi ilk değildir. 1993’te 35 aydının yakılarak öldürüldüğü Sivas Katliamı davasında da benzer bir karar verilmiş, sorumluların büyük bölümü gerçek anlamda hesap vermeden kurtulmuştur.

Ancak tarih yalnızca mahkeme kararlarından ibaret değildir. Toplumların hafızası vardır. Beyazıt’ta toprağa düşen gençlerin isimleri, bu ülkenin demokrasi ve özgürlük mücadelesinin hafızasında yaşamaya devam etmektedir.

Bugün yapılması gereken, yalnızca geçmişi anmak değildir. Asıl görev, bu katliamların unutulmasına izin vermemektir. Çünkü unutulan her suç, yeni suçların önünü açar.

Adalet yalnız mahkeme salonlarında değil, halkın vicdanında da aranır. Ve o vicdan hâlâ aynı soruyu sormaktadır:

16 Mart’ın gerçek sorumluları kimlerdi?
Kim korudu?
Kim sustu?
Kim görmezden geldi?

Bu soruların cevabı verilmeden adalet yerini bulmuş sayılmaz.

16 Mart’ta yitirilen gençleri saygıyla anıyoruz.
Onların düşleri, bu ülkenin özgür ve demokratik geleceği için verilen mücadelenin parçası olarak yaşamaya devam edecektir.

Unutmadık.
Unutturmayacağız.

27 Şubat 2026 Cuma

 

25 Şubat 2026 – Muzaffer İlhan Erdost’un 6-4 yılı

 Ölümünün Altıncı Yılı

Bugün, Muzaffer İlhan Erdost’un aramızdan ayrılışının altıncı yılı. O; bir yazar, bir şair ve düşünceye adanmış bir aydındı. “Gerçek tanrı bilgenin yüreğindedir. Derler. Bilgeler ölümsüzdür. Eserleri elden ele dilden dile dolaştıkça varlıklarını sürdürürler.

“Bir bilge öldüğünde bir kütüphane yanar” denir. Çünkü bilge insanların zihni; fikirlerin, deneyimlerin, şiirlerin ve tarihin taşıyıcısıdır. Onlar öldüğünde yalnızca bir insan değil, büyük bir birikim de yitirilir. Ancak Muzaffer İlhan Erdost, düşüncelerini yalnızca hatıralara bırakmadı; onları kalıcı eserlere dönüştürdü. Kurucusu olduğu Sol Yayınları ve Onur Yayınları, bu düşünsel emeğin somut mirasıdır. Onu anmanın en gerçek yolu da bu mirası korumak ve geleceğe taşımaktır.

Sol Yayınları ve Onur Yayınları, yalnızca birer yayınevi değil; bir düşünce geleneğinin taşıyıcısıdır. Erdost, baskıcı dönemlerde sosyalist düşüncenin kamusal alanda varlığını sürdürebilmesi için ağır bedeller ödedi. Onun kaybı, sadece bir insanın değil; bir hafızanın ve direncin kaybıdır.

Bilgelere yalnızca yas tutmak yeterli değildir. Asıl anlamlı olan, onların açtığı yolda yürümektir. Yas kabullenişi çağrıştırabilir; oysa Erdost’un yaşamı, kabullenmeyi değil değiştirmeyi öğütler. Düşüncenin suç sayıldığı dönemlerde dahi düşünmekten ve yayımlamaktan vazgeçmeyen bir duruşun temsilcisidir o.

Erdost, kitabı ticari bir nesne olarak değil, insanlığın ortak birikimi olarak gördü. Bu anlayışın bedelini ödedi; acılar yaşadı, kardeşini ve yoldaşlarını yitirdi. Ancak geri adım atmadı. Onun direnci, karanlık zamanlarda bile aydınlığın mümkün olduğunu gösterdi.

Bugün onu anarken, düşünce özgürlüğüne sahip çıkmanın önemini bir kez daha hatırlıyoruz. Yasaklanan her kitabın, susturulmak istenen her sözün yanında durmak; yalnızca bir kişiyi değil, toplumsal vicdanı savunmaktır. Çünkü düşünce baskılandığında toplum yoksullaşır; kitap susturulduğunda insanlığın sesi kısılır.

Erdost’un mirası yalnızca raflardaki kitaplar değildir. O miras; düşünme cesareti, direnme iradesi ve onurlu bir yaşam ısrarıdır. Bu mirası yaşatmak, yıldönümlerindeki anmalarla sınırlı kalamaz; her haksızlık karşısında söz almakla, her adaletsizlikte dayanışma göstermekle anlam kazanır.

Bugün sadece bir anma değil, bir sorumluluk bilinci de taşıyoruz. Onun açtığı yolda yürümeye, savunduğu değerleri büyütmeye ve bıraktığı yerden mücadeleyi sürdürmeye kararlıyız.

Muzaffer İlhan Erdost’u saygı ve minnetle anıyoruz. Sözüne, kitabına ve düşünsel mirasına sahip çıkmaya devam edeceğiz.

 

16 Şubat 2026 Pazartesi

 

ALEVİLİKTE HIZIR KÜLTÜ

Hızır, Alevi yol inancında darlığın, yokluğun, zorluğun ve tükenen umudun çaresi, aman dileyenlerin yoldaşı, yardımcısı ve sığınılan son liman, mitolojik bir kahramandır. O, her yerde hazır ve nazır, tüm çaresizliklere derman, ismi her daim dilde, yürekte olan özel ve yüce bir varlıktır.

@takipçi

@öne çıkar

Hızır ölümsüzdür. Bu sebeple Alevi yolunun tüm diğer kutsal sözcüklerinden daha çok Söylenir. Hızır her derde, her soruna, karda kışta ve türlü türlü donlarda (giysilerde), bazen uçarak, bazen koşarak gelen ve çare üreten, doğaüstü, insanüstü yeteneklere sahip, Alevi inancına göre Hakk’ın yeryüzünde insan cemalindeki yansımasıdır.

Hızır için verilen unvan o kadar çoktur ki;

O, hem denizlerin, ırmakların üstündekidir. (Xızıre Sere derya u denguzan). O, hem kelekleri, hem gemileri yüzdürendir. (Xızıre Sere kelek (1) u keştiyan).(2) O hem de her zor koşulda, fırtınada, tipide, açlıkta, yoklukta, ihtiyaç duyulduğu her yerde olan, hem yola ve yolcuya da yoldaş olandır.

Hızır’ın uğradığı, çağrıldığı evde, ocakta, köyde bolluk, bereket olur, huzur ve sağlık olur. Oraya dert, tasa, yokluk ve hastalık girmez. Adına niyaz edilen kömbe, çörek, lokmalar kutsaldır. Hızır

kurtaran, koruyup kollayan, çare olan, karanlıkları aydınlatan, zalime direnen, her soruya yanıt olabilen bilgeliğin, ölümsüzlük sırrına ermiş insan-ı kâmildir, yaratıcılığın, Hakk’ın simgesidir.

Ozan (Âşık) İhsani bir türküsünde Hızır için;

“Haksın ve Hakk’ın varlığı

Aydınlat bu karanlığı

Zalime göster darlığı

Yetiş ya Bozatlı Hızır,” diye seslenip karanlıkları aydınlatmasını ve zalimlere direnmesini ister.

Hızır, her şeyin sahibidir de aynı zamanda. Dağların, nehirlerin, göllerin, geçitlerin, suların da sahibidir. Alevilerin yaşadığı bölgelerde, özellikle de Dersim ve Koçgiri coğrafyasında Hızır’ın adıyla anılan, ona atfedilen mekân, dağ, göl, vadi, ağaç isimleri kutsal kabul edilir.

Hızır Gölü (Golla Xızır, Gole Xızır), Hızır Köprüsü (Pırra Xızır, Pırde Xızıri), Hızır Mekânı (Mekâna Xızır, Mekâne Xızıri), Hızır Yolu (Riya Xızır, Reya Xızıri) ifadelerine rastlarız.

Pir Sultan Abdal der ki: “Binbir adı vardır birisi Hızır, / Nerede çağırsan orada hazır.”

Alevi coğrafyasında, Dersim’de, Koçgiri’de, sabah güneşin doğuşuyla birlikte Aleviler yüzlerini güneşe dönüp (Kürtçe-Kurmanci) diliyle ‘Yetiş ya Hızır’ diyerek medet umdukları, her durumda seslendikleri Bozatlı bir uludur.

“Ya suwarê peşiya ro helatê,

Ya Xızıre ser kelek û keştiyan,

Ya melekê dı ser herdê û ezmin

Ya hiva zerî

Ya Heq, Ya Eli, Ya Pir!

Ya Xızıre Kal,

Tu ji mera bibe Reyber û Heval.”(3)

Keza Dersim, Varto, Bingöl, Erzincan, Elazığ ve Sivas’ta Zazaca konuşan Aleviler, anadilleri için, “Bizim Dilimiz Hızır Dilidir” demek olan, “Zone ma zone Hızıriyo” derler. Hızır, evlere beyaz giysiler içinde, aksakallı, bastonu elinde yaşlı bir bilge, yayan ya da bir boz atın üstünde, bazen bir yolcu, kimi zaman bir yabancı gibi habersiz mihman olur. Hızır’ı mihman etmek çok önemli bir dilek olup, değerli konuklar için “Hızır’ın misafiri” ifadesi kullanılır ve her gelen misafire Hızır’dır denir ve kapıdan geri çevrilmez.

Aleviler, günlük yaşam içindeki bir işe başlarken, bir yolculuğa giderken, sorunlu bir durumla, olayla karşılaşınca ya da bir mutlu işe koyulurken de “Ya Hızır” diye seslenir ki, bu Hakk’a seslenmekle eşdeğerde, eşanlamdadır.

HHIZIR GÜNLERİ - ORUCU:

Alevi inancında, 21 Aralık gününde başlayıp 21 Mart Newroz ile biten günlere Çılle (Zemheri), Çılle Ayları (4) denir. Zemherinin bitiş tarihi olan 13 Şubat’la birlikte Hızır günleri başlar.

1. ÇILLE, 21 Aralık’ta başlar şubatın ilk haftası sonu biter. Bu aya Gağan Ayı denir.

2. ÇILLE, şubat ayı başlarında başlar, 21 Mart’a kadar olan süreyi kapsar. Alevi inancında şubat ayı Hızır ayıdır. Dersim bölgesinde ise Hızır ayı, ocak ortasında başlayıp, Şubat ayı ortasına kadar

devam eder.

3. ÇILLE, 21 Mart’ta gündüz ile gecenin eşitlendiği, baharın gelişinin müjdecisi olan Newroz bayramıyla başlar, 5-6 Mayıs’ta Hıdırellez bayramıyla sona erer.

Hızır olgusu ve kültü, Türkmenistan, Azerbaycan gibi Türki cumhuriyetlerde, İran, Irak, Suriye, Lübnan, Mısır gibi Ortadoğu ülkeleri, Fas, Cezayir gibi Kuzey Afrika ülkeleriyle Arnavutluk ve Makedonya, hatta tüm Balkanlar’da ve Anadolu’da yaşanıyor / yaşatılıyor. 6 Mayıs günlerinde bu coğrafyalarda Hızır ve İlyas adlarInın birleşimi ile Hıdırellez, binlerce yıl öncesinden beri gelen bir bayram olarak kutlanır.

Şubat ayındaki Hızır günleri, Alevi Kızılbaş kültürünün en önemli günleridir. Bu günlerde Hızır’ın kendi taraflarında dolaştığına inanan Aleviler, 13, 14, 15 Şubat’ta 3 gün (bazı klanlarda Şubatın 2.Perşembesinden başlayıp 7 gün oruç tutarlar) Hızır orucu tutarlar. Oruç gece Yarısından itibaren ertesi günün akşam gün batımına kadar devam eder. Üçüncü günün Sonunda pişirilen kömbe, niyaz ve lokmalar konu komşuya pay edilir ve Hızır Cemi yapılır.

Hızır günlerinde yemek olarak babuko,(5) bıcık (6) ve bulgur pilavının yanında buğday, sac üzerinde kavrulup soğutulur, sonra dıstar (7) denilen taştan el değirmeninde un haline getirilip sıcak suda hamur haline getirilen ve adına ‘Hızır Kavutu’ denilen kavrulmuş ve öğütülmüş buğday irmiğinden sade bir helva yapılır. Bu helva tepsiye konarak ortası derinleştirilir ve bu orta kısma şerbet veya süzme bal eklenir. Sonra da, üstüne eritilmiş tereyağı dökülüp kaşıkla yenir.

Hızır günlerinin önemli geleneklerinden biri de, genç kız ve erkeklerin orucun son gününde su içmeyip bir dilekte bulunarak yatmalarıdır. Bu durum, suyu rüyalarında kimden, nereden içtikleri, kısmetlerinin nerede olduğu ve Hızır’ın kendilerine yardımcı olduğuna ilişkin inançtan kaynaklanır.

Kureyşan Ocağı evlatlarından Musa Kâzım Engin, Alevi Kızılbaşlar Hızır’a, “Hem tarihsel, hem inançsal ve hem de mitolojik bir kimlik olarak ortaya çıkan, (….) en güzel kavramlarla Belleklere kazınan ve sürekli yaşatılan, yaşatılmakta olan ulu kişilerin kimliğini yüklemiştir” der. Engin, “Hızır, bütün inanç çağlarını kendi özetinde sunan bir simge olarak Tufan’da, Gılgameş’ın esrarlı sularında, dağlarında, ormanlarındadır. O, Ahura Mazda’daki Kutsal Beyaz Ruh, Supaniler’in gökleri izleyen tanrısı Haldi, gökteki kutsal ruhu Homa, şimşeklere binen hız tanrısı Teişeba, Hurrilerin fırtına tanrısı Teşup, İran’da Ab-ı Hayat içen Behruz, Hıristiyanlıktaki Nikolaus, Aleviler için Bozatlı Hızır’dır” diye devam eder.

Hızır günleri ve Hızır lokması bütün bu yazılanların ötesinde toplumsal dayanışmanın ve paylaşmanın en önemli sembolüdür.

KAYNAK:

* ALEVİLİK TARİHİ, Erdal YILDIRIM, Sayfa 81-86, Babek Yayınları, 2.Baskı, İstanbul 2023

NOTLAR:

1- Kelek, Kürtçe bir söcük olup, bir çeşit ırmak taşıtıdır. Kesilen keçilerin derilerinden yırtmadan yüzülmesinden meydan gelen tulumların şişirilmesi ve bunların birbirine bağlanmasından sonra üzerlerine çekilen direklerden oluşan bir tür sal demektir

2- Keşti, Kürtçe ‘Gemi’ demektir.

3- Ya güneşin önündeki güneş / Ya kelek ve gemilerin Hızır’ı / Ya yerde ve gökteki melek / Ya altın ay / Ya yaşlı Hızır / sen bize Rehber ve yoldaş olasın!

4- Çılle: Kürtçe ‘Kış mevsimi’, aralık, ocak, şubat, mart ayları.

5- Babuko, Kilora Sir, Sîr, Zêrvet: Sivas, Dersim, Erzincan, Elazığ, Bingöl, Kayseri çevresinde kömbenin orta kısmının oyulup, içinden çıkarılan parçaların oyulan kısma konulması, üzerine de tuzlu tereyağı ve sarımsaklı yoğurt kıvamlı ayran eklenmek suretiyle hazırlanan yiyecek. Tereyağı şerbetle karıştırılarak soslanırsa babuko, ortası oyularak servis edilirse Zervet denir. Bu hamur yemekleri bazı bölgelerde farklı da yapılmaktadır.

6- Bıcık: Dersim yöresinde yapılan bir tür Hızır böreği.

7- Dıstar: El gücüyle çalıştırılan buğday, baharat ve keven öğütmeye yarayan bir tür küçük değirmen

 

15 Şubat 2026 Pazar

 

ÇAĞDAŞLAR YİNE KAZANDI

(Çağdaş Mühendisler 3150 Anadolu grubu 2085)

14 Şubat 2026 tarihinde İnşaat Mühendisleri Odası Ankara Şubesi’nin 27. Genel Kurulu, İMO KKM Teoman Öztürk Salonu’nda yapıldı. İMO genel kurulları iki yılda bir gerçekleştirilir ve her dönemde farklı gruplar yönetim için yarışır.

Bu seçimde iki farklı anlayış karşı karşıyaydı: Meslekte Birlik Grubu ile Çağdaş Mühendisler. Meslekte Birlik Grubu bu dönemde “Anadolu Grubu” adıyla yarışa katıldı. Çağdaş Mühendisler ise kendisini sol, sosyal demokrat ve ilerici bir çizgide konumlandıran üyelerin oluşturduğu bir platform olarak seçimlere girdi.

Ankara Şubesi’nin toplam üye sayısı 33.000 olmasına karşın, kongreye katılım yalnızca 240 kişiyle sınırlı kaldı. Katılımcıların büyük bölümü altmış–yetmiş yaş üzerindeydi. Pek çoğu, yıllar sonra eski dostları ve okul arkadaşlarıyla bir araya gelmek için kongreye gelmişti. Zaman yüzlerde ve bedenlerde iz bırakmıştı; kırışıklıklar derinleşmiş, omuzlar düşmüş, yıllar gençlikteki görünümlerini geride bırakmıştı. Öyle ki bazıları ilk anda birbirini tanımakta zorlanıyordu.

Buna rağmen, katılanların önemli bir kısmı geçmişten gelen mücadele ruhunu koruyor, kongreye bilinçli bir sorumluluk duygusuyla geliyordu. İlk gün yapılan toplantılarda gençlerin sayısı oldukça azdı. Ancak seçim günü sandık başında tablo değişti ve genç üyelerin katılımı belirgin biçimde arttı.

Geçmiş dönemlerde olduğu gibi bu seçimde de Meslekte Birlik Grubu yönetimi kazanma iddiasıyla sahaya çıktı. Ancak 14 Şubat’taki genel kurulda divan için aday göstermediler ve kürsüde belirgin bir muhalefet yürütmediler. Tartışma ve karşılıklı görüş alışverişi zemini oluşmadı. Oysa demokratik süreçler, farklı görüşlerin açıkça ifade edilmesiyle anlam kazanır.

Genel kurul sürecinde bir kez daha görüldü ki kurumların gücü, arkasındaki siyasal destekten değil; üyelerin iradesinden ve örgütlü dayanışmadan gelir.

Toplumların ve kurumların gelişimi, yalnızca fiziksel ya da sayısal üstünlükle değil, düşünsel üretim ve ilkesel duruşla mümkündür. Doğada canlılar zamanla daha verimli ve dayanıklı hâle gelir; insanlık da tarih boyunca ilkel toplumsal yapılardan daha karmaşık ve kurallı sistemlere doğru ilerlemiştir. Ancak teknik ilerleme, her zaman zihinsel ve kültürel ilerlemeyle paralel gitmeyebilir.

Demokratik kurumların varlık nedeni, güç gösterisi değil; fikir üretimi, tartışma ve ortak akıl oluşturmaktır. Hukuk ve etik ilkeler tam da bu nedenle vardır. Eğer tartışma yerini sertliğe, uzlaşma yerini dayatmaya bırakırsa, kurumların anlamı zedelenir. Oysa meslek örgütleri, üyelerinin bilgi birikimini ve mesleki onurunu korumak için vardır.

15 Şubat günü sadece seçimlere yapıldı Üyelerde sandıklarda oylarını kullandılar.  Sandıkların açılmasıyla birlikte sonuç netleşti: Çağdaş Mühendisler Grubu, 3150 oy alırken Anadolu grubu 2085 oy alabildi. Ve Seçimi yine ÇAĞDAŞLAR KAZANDI.

Bu sonuç, Ankara Şubesi özelinde üyelerin tercihinin açık bir göstergesidir. Seçim, örgütlü çalışmanın ve kurumsal sürekliliğin önemini bir kez daha ortaya koymuştur. Demokratik yarışta kazanan da kaybeden de olabilir; asıl olan, iradenin sandıkta tecelli etmesidir.

Unutulmamalıdır ki kurumlar baskıyla değil, katılımla; korkuyla değil, güvenle; hamasetle değil, ilkeyle ayakta durur. Meslek örgütlerinin gücü de tam olarak buradan gelir.

 

11 Şubat 2026 Çarşamba

 

“Öküz gibi güçlü olanlar”

Hatta insanlaşmamış hatta öküzlüğünü aşmamış bazı sürü insanlar boynuzdan yana olanları kendilerine öncü seçer onları lider yapar parlamentoya gönderirler. İşte o öküzler parlamentoda güç gösterisi  yaparlar, önüne gelenleri boynuzlarıyla yerle bir eder kiminin gözünü şişirir kimini kafasını gözünü yarlar öküzlüklerini kanıtlarlar. Bunlar insanlığını kanıtlamamış öküzlerdir.  Hatta maymunlar liderlik ve erkeklik için kavga ederler üstün gelenler liderliklerini ilan eder sürünün başına geçerler. Keçiler de geyikler de öyle yaparlar güçlü olan lider olur. Doğa sürekli kendini aşar. Tohum aşılanır, daha verimli olur. Hayvan ıslah edilir, daha dayanıklı hâle gelir. İnsan, ilkel varoluşundan bugünkü karmaşık toplum düzenine kadar uzun bir yol kat eder. Fakat mesele şu: Tür ilerlerken zihniyet her zaman ilerlemez.

İnsanlık teknoloji üretir, şehirler kurar, parlamentolar inşa eder; fakat o binaların içine bazen hâlâ boyunduruktan kurtulamamış zihniyetler girer. Evrim bedenleri değiştirmiştir ama bazı ruhlar hâlâ sürü psikolojisinin karanlık çayırlarında dolaşır.

Anadolu köyünde öküz, emeğin ve gücün simgesidir. Tarlada işe koşulduğunda üretir, sabana bağlandığında toprağı berekete hazırlar. Onun gücü anlamlıdır çünkü yönlendirilmiştir. Fakat aynı güç başıboş kaldığında, önüne geleni deviren bir hoyratlığa dönüşür.

Sürü düzeninde sığırlar güçlerini dener, biri üstün gelir, düzen kurulur. Hafızaları vardır; kime yenildiklerini hatırlarlar. Doğa, güç gösterisini kısa tutar; düzeni kalıcı kılar.

Ama insan topluluklarında bazen tam tersi olur.

Bazı “tosuncuklar”, düşünce üretmeden, ilke geliştirmeden yalnızca omuz genişliğiyle öne çıkar. En gür sesi çıkaran, en sert bakışı atan, en kaba hamleyi yapan kişi birden “lider” ilan edilir. Sürü psikolojisi devreye girer: Güçlü görünenin arkasına dizilmek güvenli sanılır. Boyun eğmek, düşünmekten daha kolaydır.

Dildeki “öküz gibi güçlü” sözü zamanla bir övgü olmaktan çıkar, bir yönetim biçimine dönüşür. Güç, aklın yerine geçer. Nezaket zayıflık sayılır. Uzlaşma küçümsenir. Tartışma, yerini itişmeye bırakır.

Ve sonra o güçlüler parlamentolara girer.

Orada söz söylemek yerine homurdanırlar. Argüman üretmek yerine sataşırlar. Yasama kürsüsü bir düşünce alanı olmaktan çıkar, bir güç gösterisi meydanına döner. Boynuz metaforu gerçeğe yaklaşır: Birini sözle susturmak yetmez, itibarıyla da ezmek gerekir. Kiminin sesi kesilir, kiminin onuru zedelenir. Politik alan, medeni bir tartışma zemini olmaktan çıkıp ilkel bir üstünlük yarışına döner.

Doğada maymunlar, geyikler, keçiler liderlik için kavga eder. Üstün gelen sürünün başına geçer. Fakat insan toplumu doğa hâliyle yetinmemek için hukuk icat etmiştir, etik geliştirmiştir, kurumlar kurmuştur. Eğer bu kurumlar yalnızca güçlü olanın yumruğunu daha rahat savuracağı platformlara dönüşürse, o zaman inşa edilen medeniyet yalnızca boyanmış bir ahırdan ibaret kalır.

Asıl trajedi şudur: Öküz tarlada üretkendir, parlamentoda değil. İnsan ise parlamentoda üretmek zorundadır: fikir, yasa, çözüm. Eğer bunu yapmıyorsa, evrimsel mesafe kapanmış demektir.

Güç tek başına bir değer değildir. Akıl, hafıza ve sorumlulukla birleşmediğinde yalnızca gürültü üretir. Sürülerin lider seçme içgüdüsü anlaşılabilir; fakat bilinçli toplumların bunu alışkanlık hâline getirmesi, kendi iradesinden vazgeçmesi demektir.

İnsanlığın gerçek sınavı, en güçlü olanı seçmek değil; en ehil, en adil, en akıllı olanı seçebilmektir. Aksi hâlde şehirler büyür, binalar yükselir, ama zihniyet hâlâ çayırda boynuz tokuşturur.

 

10 Ocak 2026 Cumartesi

SOL SOLA KARŞI, HERKES SOLA KARŞI
Venezuela krizi patladığında dünya bir anlığına irkildi. Ama o irkiliş çabuk geçti. Çünkü yaşanan, yeni bir şey değildi. Bu, sola karşı işlenen eski bir suçtu; adı konmamış bir haydutluktu. Küba’dan Kolombiya’ya, Meksika’dan Venezuela’ya uzanan bir hatta, hedef belliydi: sol, sosyalizm, halk iradesi.
Türkiye’de kendini solcu, sosyalist diye tanımlayan partiler de refleks gösterdi. Gösterdi mi gerçekten? Önce Emek Partisi çıktı sokağa. Ardından Türkiye Komünist Partisi. Sonra Türkiye İşçi Partisi… Yüz kişiyi bile bulmayan kortejlerle yürüdüler, bağırdılar, slogan attılar. Ses çoktu, etki yoktu. Gürültü vardı, sonuç yoktu. Venezuela unutuldu. Dünya yoluna devam etti.
Sol yine yalnız kaldı.
Sol yine bölündü.
Sol yine solun karşısında durdu.
Yıllardır aynı hikâye: Bir araya gelemeyen, birleşemeyen, güç olamayan bir sol. Her biri kendi küçük evreninde, kendi dar örgütünde, kendi haklılığını kutsayarak yaşadı. Kızılderili çadırları gibi: Yan yana ama ayrı, yakın ama kopuk. Büyük bir devle savaştıklarını sandılar. O devin adı Amerika’ydı. Oysa karşılarında tek bir dev yoktu.
Karşılarında bir dünya vardı.
Emperyalizm yalnız değildi. Kapitalizm yalnız değildi.
AB, ABD, Rusya… Hepsi aynı masadaydı.
Solun karşısında birleşmişlerdi.
AB’DE KİMLER İKTİDARDA?
1. İtalya: 2022 seçimlerinde, Mussolini hayranı aşırı sağcı Giorgia Meloni büyük bir oy farkıyla seçimi kazandı ve ülkenin ilk kadın başbakanı oldu.
2. İngiltere: 5 Eylül 2022’de yapılan seçimlerde, İşçi Partisi karşısında Muhafazakâr Parti adayı, büyük sermayedar Hint kökenli Rishi Sunak başbakan oldu.
3. Fransa: Yeşiller, Sosyalist Parti, Komünist Parti ve Sosyal ve Ekolojik Yeni Halk Birliği ittifakı 133 milletvekili çıkarırken; “ne sağcı ne solcu” olarak tanımlanan liberal lider Emmanuel Macron %58,5 oy alarak 245 milletvekiliyle birinci parti oldu ve yeniden başkan seçildi.
4. Macaristan: Bu ülkenin seçimleri, Türkiye seçimleriyle neredeyse aynı kaderi paylaşıyor. Muhalefetin oluşturduğu altı partili ittifak —aşırı sağcılar ile sol partilerin birlikte oluşturduğu bir yapı—, 12 yıldır iktidarda olan Fidesz Partisi lideri Viktor Orbán’ı deviremedi ve seçimi kaybetti.
5. Türkiye: manzara daha ağır.
Biat kültürü, siyasetin ana damarı hâline geldi. Tarikatlar liderlerine, cemaatler şeyhlerine teslim oldu. İktidar %52 ile yeniden kuruldu. Ve sol?
Sol yine kendisiyle kavga etti.
Sol yine birbirini suçladı.
Sol yine tarihsel sorumluluktan kaçtı.
Bugün sorun emperyalizmin gücü değil yalnızca. Asıl sorun, solun kendi gücünü inkâr etmesidir. Parçalanmış bir sol, sadece kendine yenilir. Birleşemeyen bir sol, halka ulaşamaz. Cesaret göstermeyen bir sol, tarihe iz bırakamaz.
Ve tarih, mazeretleri değil, sonuçları yazar.