20 Ağustos 2026 Perşembe

 MUM SÖNDÜ:

13 yüzyılda geçen Umberto Eco’nun  “Suç manastırı”  ya da “Gülün Adı” romanını okudum. Öyle tahmin ediyorum ki birçok aydın, demokrat, ilerici bu kitabı okumuşlardır. Buradaki olayları da gözleriyle görmüş ve okumuş ve beyinleriyle yorumlamışlardır. Elbette: İKİNDİ- BÖLÜM, İKİNCİ GÜN SAYFA 220 DE  yazılanları da okumuşlardır. Aşağıdaki bölüm özellikle ilgimi çekti. ın: Ama hiç biri bugüne dek bu gerçeği okuyup da kamuoyuna ya da halka duyurmamışlardır. Yıllarca bu iftiraları Alevilere mal edip onları karalamış ahlak dışı iftiralarda bulunmuşlardır. Ben bu gerçeği UMBERTO ECO’NUN  “GÜLÜN ADI” kitabında katıksız olarak olduğu gibi yazıyorum .

XII. ve XIII. Yüzyıllarda batı Avrupa’da yayılan sapkın bir Hristiyan mezhebi olan KATHOROSÇULAR düalist bir görüşe sahiptiler; İyiliğin yalnızca iyi tanrıdan tinsel dünyasında var olduğuna, maddesel dünyanın kötü olduğuna ve kötü bir tanrı şeytan tarafından yaratıldığına inanıyorlardı.

San Gedeone Piskoposluk Kurulu üyesi Everardo, kendisin  evinde ağırlayan adamın  her gece karısı ve çocuklarıyla evden çıktığını fark etmiş. Üçünden birine hangisi bilmiyorum, nereye  gittiklerini ne yaptıklarını sormuş. Gel de gör, diye yanıt verilmiş ona, o da artlarından, yer altında insanların kadın - erkek toplandıkları büyük bir eve gitmiş. Ötekiler sessizlik içinde beklerken sapkınların önde gelenlerinden biri küfürlerle dolu bir konuşma yapmış; yaşamlarını ve  törelerini bozmalarını istemişler. Sonra mum söndürülünce herkes karısıyla kızı, dula el değmemiş  genç kız efendiyle köle  hatta ( daha kötüsü böyle korkunç şeyler söylediğim için beni bağışlasın)kızı ve kız kardeşi arasında hiçbir ayrım gözetmeksizin en yakınındakini ütüne atılmış Everardo bütün bunları görünce, hafif ve könsül bir genç olduğundan tarikatın üyesi gibiymiş gibi yaparak ev sahibinin kızının mı yoksa başka bir genç kızın mı bilmem yanına yanaşmış mum söndürülünce de onunla günah işlemiş. Ne yazık ki bir yılı Aşkın bir süre böyle davranmış: O zaman Everardo  içine düştüğü uçurumu görmüş ve o eve  sapkınlığın çekiciliğine kapıldığı için değil, kızların çekiciliğine kapıldığını söyleyerek onların ayartmalarından kaçmayı başarmış. Onu kovmuşlar.”  Olay böylece devam eder.Yorumu okuyuculara bırakıyorum

8 Ağustos 2026 Cumartesi

 

HÜKÜMDARI ALKIŞLAMAK

Derler ki: Bin yoksulun bin kusuru bağışlanır; ama bir hükümdarın yarım kusuru bile bağışlanmaz. Çünkü bir hükümdarın yaptığı hataların bedelini yalnızca kendisi değil, bütün toplum öder. Hükümdarın kusurunu örtmek dostluk değil, düpedüz düşmanlıktır. Zira yoksulun kusurundan kimse çıkar sağlamaz; oysa hükümdarın kusurundan halk zarar görür, düşman ise yararlanır.

Bir hükümdar ne kadar iyi niyetli olursa olsun, egemenliğini bilgiyle kurar, bilimle yönetirse hata yapma olasılığı azalır. Ne var ki bu durum çoğu zaman hükümdarın hoşuna gitmez. O da bir insan olduğunu, herkes gibi hayatın zevklerini tatmak istediğini düşünür. Ancak kişisel arzularını devlet yönetiminin önüne koyduğu anda hükümdarlığın özü zedelenir. Hele bir de yapılan uyarılara kulak asmıyorsa, düşünce ve yönetim bakımından yönettiklerinden biri hâline gelir.

Kitaplar ve tarihsel gelenekler bunu söyler. Ancak bizim hükümdara gelince durum farklıdır:

"Anayasa Mahkemesi'nin verdiği karara sadece sessiz kalırım; ama onu kabul etmek durumunda değilim. Verdiği karara uymuyorum, saygı da duymuyorum." sözleri, anayasal düzen açısından uzun süre tartışılmıştır.

Oysa Anayasa'nın 11. maddesine göre Anayasa hükümleri yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kişi ve kuruluşları bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Anayasa hükümlerini tanımamak veya bunlara uymamak hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz.

Mart 2014'te, Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) arazisindeki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi inşaatı hakkında mahkemenin yürütmeyi durdurma kararı vermesi üzerine Recep Tayyip Erdoğan'ın, "Gücünüz yetiyorsa gelin yıkın." dediği kamuoyuna yansımıştır.

Devleti yönetenler anayasa ve yasalara uymadığında, hukuka aykırı davranışlar cezasız bırakıldığında, ne kadar yeni yasa çıkarılırsa çıkarılsın hukuk devleti zayıflar. Yasaların herkese eşit uygulanmadığı bir düzende, kanunların caydırıcılığı da büyük ölçüde ortadan kalkar.

Bilgiye ve bilimin rehberliğine değer vermeyen bir hükümdarın, egemenliğini bilgi üzerine inşa etmesi de mümkün değildir.

Bir hükümdarın en büyük gücü, ordusu ya da hazinesi değildir; en büyük gücü hukuka bağlılığıdır. Hukuk hükümdarın üzerinde olduğu sürece devlet ayakta kalır. Hukukun hükümdarın emrine girdiği yerde ise devlet, kurum olma niteliğini yitirir; kişilerin iradesiyle yönetilen bir düzene dönüşür.

Tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur. Kendisini hukukun üstünde gören yöneticiler, başlangıçta güçlü görünseler de sonunda ya halkın vicdanında ya da tarihin yargısında mahkûm olmuşlardır. Çünkü iktidar geçicidir, hukuk ise devletin kalıcı temelidir.

Devlet, kişilere göre değil kurallara göre yönetildiğinde güven verir. Kuralların kişilere göre değiştiği yerde adalet duygusu zedelenir. Adaletin zedelendiği toplumlarda ise güven kaybolur; güvenin olmadığı yerde yatırım, üretim, huzur ve gelecek umudu da giderek yok olur.

Hükümdar yalnızca kendi taraftarlarının değil, kendisine oy vermeyenlerin de yöneticisidir. Bu nedenle tarafsız olmak, hukuka eşit mesafede durmak ve devletin bütün kurumlarını kişisel iradenin aracı hâline getirmemek zorundadır. Aksi takdirde devlet ile iktidar birbirine karışır; kamu yararı yerini siyasal çıkarlara bırakır.

Bilimden uzaklaşan yönetimler önce aklı, sonra liyakati kaybeder. Liyakatin yerini sadakat aldığında ise devlet kurumları zayıflar. Devletin hafızası silinir, deneyim değersizleşir, ehliyet yerine bağlılık ölçü hâline gelir. Bunun bedelini yalnız bugünün insanları değil, gelecek kuşaklar da öder.

Bir hükümdar eleştiriden korkmamalıdır. Çünkü eleştiri, düşmanlık değil; yanlışın görülmesini sağlayan bir aynadır. Aynayı kırarak yüzündeki kusuru yok edemezsin. Gerçek dost, alkışlayan değil; gerektiğinde yanlışını söyleyendir.

Devleti ayakta tutan yalnızca kanunlar değildir. Kanunların uygulanacağına duyulan inançtır. Vatandaş, hukukun herkese eşit uygulanacağına inanıyorsa devlet güçlüdür. Bu inanç ortadan kalktığında ise en mükemmel yasalar bile kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur.

Sonuç olarak hükümdarı bağışlamak,  alkışlamak, onun yaptığı her yanlışı görmezden gelmek değildir. Asıl bağışlanamaz olan, yanlışları bilip susmaktır. Çünkü suskunluk, hatayı büyütür; büyüyen hata ise yalnız hükümdarı değil, bütün ülkeyi ağır sonuçlarla karşı karşıya bırakır.

Bir devletin gerçek gücü saraylarının büyüklüğüyle değil; mahkemelerinin bağımsızlığı, kurumlarının saygınlığı ve vatandaşlarının adalete duyduğu güvenle ölçülür. Hükümdarlar gelir geçer; fakat hukuk yaşarsa devlet yaşar. Hukuk zayıflarsa, en güçlü görünen iktidarlar bile gün gelir kendi ağırlıkları altında çöker. Tarihin değişmeyen hükmü budur.

14.                       Hükümdarın en büyük yanılgısı, alkışların sonsuza kadar süreceğini sanmasıdır. Oysa alkış, çoğu zaman güce yöneliktir; adalete değil. Güç el değiştirdiğinde alkışlar da yön değiştirir. Tarih, saraylarında kendilerini yenilmez sanan hükümdarların sessizlik içinde yalnız kaldıklarının sayısız örnekleriyle doludur.

15.                       İktidar, insana sahip olmadığını düşündüğü her şeyi kazandırabilir; fakat kaybettiği itibarı geri veremez. İtibar, zorla elde edilmez. O, adaletle, dürüstlükle ve verilen söze sadakatle kazanılır. Bir kez yitirildiğinde, en görkemli törenler, en yüksek makamlar ve en güçlü ordular bile onu geri getiremez.

16.                       Bir hükümdar, çevresinde yalnızca kendisini öven insanları topluyorsa gerçeği değil, kendi yankısını dinliyor demektir. Yankı ise insana hakikati söylemez; yalnızca duymak istediğini tekrar eder. Böyle bir yönetimde kararlar aklın süzgecinden değil, övgülerin gölgesinden geçer.

17.                       Devlet yönetiminde en tehlikeli hastalık korkudur. Korkan bürokrat doğruyu söyleyemez; korkan yargıç adalet dağıtamaz; korkan akademisyen gerçeği yazamaz; korkan gazeteci halkı bilgilendiremez. Korkunun egemen olduğu yerde özgür düşünce değil, sessizlik büyür. Sessizlik ise yanlışların en büyük koruyucusudur.

18.                       Adalet yalnız mahkeme salonlarında dağıtılmaz. Adalet; ekmeğin paylaşılmasında, verginin toplanmasında, kamu kaynaklarının kullanılmasında, liyakatin gözetilmesinde ve fırsat eşitliğinin sağlanmasında da kendini gösterir. Adalet hayatın her alanından çekildiğinde, toplumun vicdanı da yavaş yavaş körelmeye başlar.

19.                       Bir hükümdar, devleti kendi mülkü sanmaya başladığı gün en büyük hatasını yapmış olur. Devlet hiçbir hükümdarın malı değildir. Devlet, geçmişten geleceğe uzanan ortak bir emanettir. Bugünün yöneticileri o emanetin yalnızca geçici bekçileridir.

20.                       Hiçbir makam ebedî değildir. Bugün emir verenler yarın hesap verebilir; bugün karar alanlar yarın verilen kararların sonuçlarıyla yüzleşebilir. İşte bu yüzden hukuk, yalnız yönetilenleri değil, yönetenleri de koruyan en büyük güvencedir. Hukukun olmadığı yerde hiç kimsenin geleceği güven altında değildir.

21.                       Bilge yöneticiler, kendilerini övenlerden çok kendilerini uyaranlara değer verirler. Çünkü bilirler ki bir devleti ayakta tutan, alkışlar değil; zamanında yapılmış doğru uyarılardır. Kulaklarını eleştiriye kapatan hükümdarlar, sonunda gerçeklere de kulaklarını kapatırlar.

22.                       Tarih, hükümdarların yazdırdığı kitaplardan çok, halkın hafızasında kalanlarla hüküm verir. Resmî kayıtlar değiştirilebilir, meydanların isimleri değiştirilebilir, heykeller yıkılabilir; fakat insanların adalet duygusunda bıraktığınız iz silinmez. Bir hükümdarın gerçek mirası, inşa ettiği binalar değil; geride bıraktığı hukuk düzenidir.

23.                       Bu nedenle mesele bir kişiyi sevmek ya da sevmemek değildir. Mesele, devletin kişilere bağlı mı, yoksa kurallara bağlı mı yönetileceğidir. Kişiler fanidir; kurumlar kalıcı olmak zorundadır. Devletin ömrü, yöneticilerinin ömründen uzun olduğu için kurallar, kişilerden daha değerlidir.

Son söz şudur: Hükümdarlar hata yapabilir; çünkü onlar da insandır. Ancak onları diğer insanlardan ayıran şey, yaptıkları hataların yalnız kendilerini değil, milyonlarca insanın kaderini etkilemesidir. İşte bu yüzden hükümdarların en büyük erdemi yanılmaz olmak değil, yanıldıklarında hukuka dönmeyi, eleştiriyi dinlemeyi ve hesap vermeyi bilmektir. Hukukun üstünde duran hiçbir iktidar kalıcı olmamış; hukuka yaslanan devletler ise çağları aşmayı başarmıştır.

  Hükümdarın en büyük sınavı, iktidara geldiği gün değil; iktidarı uzun süre elinde tuttuktan sonraki hâlidir. Çünkü ilk yıllarda herkese umut vermek kolaydır. Zor olan, yıllar geçtikçe aynı adalet duygusunu, aynı alçakgönüllülüğü ve aynı hesap verebilirliği koruyabilmektir. İktidar uzadıkça, insanın kendisini vazgeçilmez görme tehlikesi de büyür.

  Hiç kimse vazgeçilmez değildir. Mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez sanan insanlarla doludur. Devletler ise kişiler sayesinde değil, kuralları sayesinde yaşamlarını sürdürürler. Devletin gücü bir kişinin karizmasına bağlanıyorsa, o devlet sağlam temeller üzerinde yükselmiyor demektir.

  Bir hükümdarın çevresi ne kadar sessizse, tehlike o kadar büyüktür. Çünkü fikirlerin sustuğu yerde korku konuşur. Korkunun konuştuğu yerde ise akıl susar. Aklın sustuğu bir ülkede yanlış kararlar çoğalır; yanlış kararlar çoğaldıkça da bunları düzeltme cesareti gösteren insanlar azalır.

  Güç, insanın karakterini değiştirmez; karakterini ortaya çıkarır. Adalet duygusu güçlü olan bir insan, iktidara geldiğinde de adil kalır. Kibre yatkın olan ise eline yetki geçtiğinde kibri büyütür. Bu nedenle mesele makam değil, o makamı taşıyan insanın vicdanıdır.

  Bilgelik, her soruya cevap vermek değildir. Bilgelik, gerektiğinde "Bilmiyorum." diyebilmektir. Bilmediğini kabul eden yönetici öğrenmeye açıktır; her şeyi bildiğini sanan yönetici ise kendisini gelişmeye kapatmıştır. Devlet yönetiminde en pahalı cehalet, bilgiyi reddeden cehalettir.

  Eski Türk devlet geleneğinde hükümdar "kut" sahibi kabul edilirdi. Ancak bu kut, sınırsız yetki anlamına gelmezdi. Kut, halka adaletle davranıldığı sürece meşruiyetini korurdu. Adalet kaybolduğunda kutun da hükümdardan çekildiğine inanılırdı. Demek ki eski gelenekler bile iktidarın kaynağını güçte değil, adalette arıyordu.

  İbn Haldun, devletlerin yükselişini ve çöküşünü anlatırken dayanışma ruhunun zamanla zayıfladığını söyler. Lüks arttıkça fedakârlık azalır; ayrıcalıklar çoğaldıkça ortak sorumluluk duygusu kaybolur. Yönetici halktan uzaklaştığında yalnızca fiziksel bir mesafe oluşmaz; gönül bağı da kopmaya başlar.

  Nizamülmülk, Siyasetnâme'de hükümdarın geceleri bile halkın derdiyle ilgilenmesi gerektiğini anlatır. Çünkü ona göre adalet, yalnız mahkemelerde verilen kararlarla değil, yöneticinin halkın sıkıntısını hissedebilmesiyle gerçekleşir. Halkın sesini duymayan hükümdar, bir süre sonra yalnızca sarayın duvarlarından yansıyan sesleri işitir.

  Yusuf Has Hacib ise Kutadgu Bilig'de hükümdara şu öğüdü verir: "Adalet güneş gibidir; herkesi aynı şekilde aydınlatmalıdır." Güneş doğarken kimsenin makamına, servetine veya inancına bakmaz. Adalet de öyle olmalıdır. Bir kişiye ayrı, diğerine farklı uygulanıyorsa artık adı adalet değildir.

  Bugünün dünyasında devletlerin büyüklüğü, yalnızca askerî güçleriyle ölçülmüyor. Hukukun üstünlüğü, bilim üretme kapasitesi, eğitim düzeyi, özgür düşünce ortamı ve vatandaşların devlete duyduğu güven de en az ekonomi kadar belirleyici hâle gelmiştir. Bilimden uzaklaşan, hukuku zayıflatan ve kurumlarını yıpratan ülkeler, kısa vadede güçlü görünseler bile uzun vadede rekabet güçlerini kaybederler.

  Bu nedenle hükümdarın görevi yalnız bugünü yönetmek değildir; gelecek kuşaklara güçlü kurumlar bırakmaktır. İyi hükümdar, ardında büyük binalar değil; sağlam kurumlar, bağımsız yargı, özgür üniversiteler ve hesap verebilir bir yönetim bırakandır. Çünkü taş binalar yıkılabilir; fakat güçlü kurumlar, milletlerin hafızasını yaşatır.

  Sonunda tarih herkes için aynı hükmü verir. Bir hükümdar, ardında korku mu bıraktı, güven mi? Bölünme mi bıraktı, birlik mi? Kişisel sadakat mi istedi, yoksa hukuka bağlılık mı? İşte gelecek nesiller onun adını bu soruların cevaplarıyla anacaktır. İnsan ömrü sınırlıdır; fakat adalet ya da adaletsizlik üzerine kurulan miras, nesiller boyunca yaşamaya devam eder.

Tarihin en acımasız mahkemesi, zamanın kendisidir. O mahkemede ne iktidarın gücü, ne sarayların görkemi, ne de propaganda araçları hüküm verebilir. Orada yalnızca yapılanlar konuşur. Tarih, hükümdarların söylediklerini değil; yaptıklarını kayda geçirir. Bu yüzden hiçbir yönetici, tarihin hafızasını aldatabileceğini sanmamalıdır.

Roma İmparatorluğu yüzyıllar boyunca dünyaya hükmetti. Onu güçlü kılan yalnızca lejyonları değildi; hukuk düzeniydi. Roma Hukuku, bugün bile birçok çağdaş hukuk sisteminin temel taşlarından biri olarak yaşamaktadır. Fakat hukuk zayıflayıp kişisel iktidar öne çıktığında, en güçlü imparatorluk bile çözülmeye başladı. Kılıçların koruyamadığını hukuk koruyabilirdi; hukuk yıkılınca kılıçlar da devleti kurtaramadı.

Osmanlı Devleti'nin yükseliş dönemine bakıldığında da aynı gerçeği görürüz. Padişahlar, "Adalet mülkün temelidir." sözünü yalnızca bir duvar yazısı olarak değil, devletin varlık sebebi olarak kabul ediyorlardı. Devlet büyüdükçe adaletin yükü de büyüdü. Ne zaman ki liyakat geri plana itildi, makamlar ehline değil yakın olana verilmeye başlandı, işte o zaman çözülme de hız kazandı.

Büyük hükümdarlar, kendilerini eleştirenleri susturanlar değil; onları dinlemeyi bilenlerdir. Bilgeler hükümdarın karşısında korkmadan konuşabiliyorsa o devlet güçlüdür. Bilgelerin sustuğu, yalnızca övgülerin duyulduğu ülkelerde ise yanlışlar hızla çoğalır. Çünkü gerçeği söyleyen diller sustuğunda, geriye yalnızca hoş sözler kalır.

Devlet yönetiminde sadakat önemlidir; ancak sadakat liyakatin yerine geçtiği gün çöküş başlar. Sadakat kişiye, liyakat ise göreve bağlıdır. Devlet kişilere değil, görevlere göre yönetildiğinde ayakta kalır. Bir mühendis köprü yapmayı, bir hâkim adalet dağıtmayı, bir öğretmen bilgi vermeyi bilmiyorsa, yalnızca sadakati onu başarılı kılamaz.

Güçlü devlet, vatandaşından korkmayan devlettir. Vatandaşın eleştirisini tehdit olarak gören yönetimler, zamanla kendi gölgelerinden bile ürkmeye başlarlar. Oysa eleştiri, devleti yıkmaz; tam tersine eksiklerini görmesini sağlar. Çatlaklarını onaran bina ayakta kalır; çatlaklarını perdeyle örten bina ise ilk sarsıntıda yıkılır.

Hükümdar, kendisini alkışlayan kalabalıkları görünce halkın tamamının aynı düşündüğünü sanmamalıdır. Sessiz kalan insanlar her zaman razı oldukları için susmazlar; kimi zaman korktukları, kimi zaman da seslerini duyuramayacaklarını düşündükleri için susarlar. Sessizlik, rızanın değil, çoğu zaman umutsuzluğun işaretidir.

İyi yönetim, yalnız bugünün sorunlarını çözmekle yetinmez; yarının sorunlarını da öngörür. Ormanları keserek şehir kurmak kolaydır; fakat kesilen ağacı yerine koymak onlarca yıl ister. Eğitimi zayıflatmak bir kararname kadar kısa sürer; nitelikli insan yetiştirmek ise nesiller ister. Bu nedenle hükümdarın en önemli görevi, günü kurtarmak değil, geleceği inşa etmektir.

Bir milletin gerçek serveti altın rezervleri değil, yetişmiş insan gücüdür. Bilim insanlarını, öğretmenlerini, sanatçılarını ve düşünen insanlarını değersizleştiren toplumlar, zamanla kendi geleceklerini de yoksullaştırırlar. Çünkü bilgi üretmeyen milletler, başkalarının ürettiği bilgiye bağımlı hâle gelirler.

Sonunda bütün hükümdarlar aynı kapıya varırlar. O kapının adı tarihtir. Tarih, kimseye makamına göre hüküm vermez. Adaletli olanı adaletiyle, zalim olanı zulmüyle, bilge olanı bilgeliğiyle, kibirli olanı ise kibriyle anar. İnsanların hafızasında kalan, hükümdarın ne kadar uzun süre iktidarda kaldığı değil; o süre içinde millete ne bıraktığıdır.

Ve belki de bütün bu anlatılanların özeti tek cümlededir:

Devleti ayakta tutan hükümdarın gücü değil, hukukun gücüdür. Hükümdar hukuku güçlendirdiği ölçüde büyür; hukuku zayıflattığı ölçüde ise kendi iktidarının temelini de zayıflatır. Çünkü hukuk bir gün yalnız yönetilenlere değil, yönetenlere de lazım olur.

  Hükümdar için en tehlikeli an, kendisini yanılmaz görmeye başladığı andır. Çünkü yanılmaz olduğuna inanan bir yönetici, önce danışmayı bırakır; sonra dinlemeyi bırakır; en sonunda da düşünmeyi bırakır. İşte çöküş, tam da o noktada başlar.

  İnsan, gücü arttıkça kendisini büyük zanneder. Oysa büyüklük, başkalarını küçültmekle değil; başkalarını yüceltmekle ölçülür. Büyük hükümdarlar, kendileri için değil, milletleri için yaşarlar. Onlar arkalarında korku değil, güven bırakırlar.

  Devletin hazinesi yalnız kasasındaki altın değildir. Asıl hazine, halkın yönetime duyduğu güvendir. Bu güven kaybolduğunda para değerini yitirir, yatırım durur, üretim azalır ve toplum geleceğe umutla bakamaz. Güven, devletlerin görünmeyen sermayesidir.

  Adalet geciktiğinde yalnız davalar uzamaz; insanların vicdanı da yorulur. Hakkını mahkemede arayamayan insan, umudunu kaybetmeye başlar. Umudunu kaybeden toplum ise zamanla birbirine olan güvenini de yitirir.

  Hükümdarın sarayı ne kadar yüksek olursa olsun, halkın evindeki duman tütmüyorsa o sarayın ihtişamı eksiktir. Çünkü bir devletin büyüklüğü, yönetim binalarının yüksekliğiyle değil; vatandaşının huzuru, refahı ve geleceğe duyduğu güvenle ölçülür.

  Bilgelik ile kibir aynı kalpte yaşayamaz. Bilge insan, her gün yeni bir şey öğrenebileceğini bilir. Kibirli insan ise öğrenmeye ihtiyaç duymadığını düşünür. Devlet yönetiminde kibir arttıkça bilgi azalır; bilgi azaldıkça hata çoğalır.

  Hükümdarın görevi, halkın alkışını toplamak değil; duasını kazanmaktır. Alkış meydanlarda duyulur ve kısa sürer. Dua ise sessizce edilir ama nesiller boyunca yaşar. Tarihin sayfalarında hayırla anılan hükümdarlar, korkuyla değil; adaletle yönetmiş olanlardır.

  Bir milletin kaderi yalnız hükümdarın omuzlarında değildir. Aydınların suskunluğu, yargının bağımsızlığı, üniversitelerin özgürlüğü, basının cesareti ve vatandaşın sorumluluk bilinci de devletin geleceğini belirler. Sessiz kalan toplumlar, yanlışların büyümesine istemeden de olsa ortak olurlar.

  Hükümdarın çevresinde gerçeği söyleyecek insanlar kalmadığında, gerçeğin yerini söylentiler alır. Bilginin yerini dedikodu, liyakatin yerini sadakat, adaletin yerini ise keyfilik doldurur. Böyle bir düzen, dışarıdan güçlü görünse bile içten içe çürümeye başlamıştır.

  Her iktidar kendisini kalıcı sanır. Oysa kalıcı olan iktidarlar değil, milletlerdir. Milletler de ancak güçlü kurumlar ve ortak değerler sayesinde ayakta kalırlar. Kurumlarını yıpratan yönetimler, aslında kendi geleceklerini de zayıflatırlar.

  Tarih bize şunu öğretmiştir: Bir ülkeyi yıkmak için çoğu zaman dış düşmana gerek yoktur. Hukukun zayıflaması, eğitimin gerilemesi, liyakatin terk edilmesi, kutuplaşmanın derinleşmesi ve adalet duygusunun aşınması, içeriden başlayan en büyük çözülmedir.

  Sonunda hükümdar da halk da aynı gerçekle yüzleşir. Güç, servet, makam ve unvan gelip geçicidir. Geriye yalnızca yapılan iyilikler, kurulan adalet ve bırakılan miras kalır. İnsanlar yöneticileri çoğu zaman söyledikleri sözlerle değil; hayatlarına dokunan uygulamalarıyla hatırlarlar.

  Belki de iyi bir hükümdarın kendisine her sabah sorması gereken soru şudur: "Bugün aldığım kararlar yalnız benim iktidarımı mı güçlendirecek, yoksa devletin ve milletin geleceğini mi?" Eğer verilen cevap ikinciyse, o yönetim doğru yoldadır. Birincisiyse, tarih o yanlışı er ya da geç ortaya çıkaracaktır.

  Devletin gerçek bekçisi sarayların duvarları değildir; hukuktur. Hukukun bekçisi de yalnız mahkemeler değil, onu savunma cesareti gösteren vicdanlı insanlardır. Vicdan sustuğunda hukuk yalnızlaşır; hukuk yalnızlaştığında ise devlet güç kaybetmeye başlar.

  Bunun için hükümdarı bağışlamak değil, gerektiğinde uyarmak en büyük vatanseverliktir. Çünkü gerçek sadakat kişilere değil; devlete, hukuka ve millete gösterilir. Hükümdarlar değişir, dönemler geçer, fakat adalet arayışı insanlık tarihi boyunca değişmeyen en büyük ideal olarak yaşamaya devam eder.

 

12 Temmuz 2026 Pazar

 

Ahmet Telli'ye Veda

12 Temmuz günü Ankara, Temmuz sıcağının kavurucu sarılığına bürünmüştü. TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası'nın Teoman Öztürk Salonu hınca hınç doluydu. O gün yalnızca bir şairi anmak için değil, bir dönemin vicdanını, umudunu ve direncini selamlamak için bir araya gelmiştik.

Salona gelenlerin sayısı o kadar fazlaydı ki içerisi yetmedi; salonun içine girebilenlerin iki, belki üç katı insan dışarıda kaldı. Anma programı, Ahmet Telli'nin yaşamına, şiirine ve mücadelesine adanmış büyük bir vefa buluşmasına dönüştü. Yaklaşık otuz-kırk kişi söz almak için sıraya girmişti. Herkes, Ahmet Telli'nin kendi hayatında bıraktığı izi anlatıyordu. Benim de onun hakkında söylemek istediğim birkaç söz vardı.

Ahmet Telli bir öğretmendi...

Ama yalnızca ders anlatan bir öğretmen değil; sözü çoğaltan, düşünceyi büyüten, umudu yeşerten gerçek bir yol göstericiydi.

O, sınıfın kara tahtasına sığmayan bir sesti. Şiire, hayata ve dirence karışan; insanın yüreğine dokunan bir ses...

1946 yılında Eskipazar'da doğdu.

Gazi Eğitim Enstitüsü'nde dili, edebiyatı ve düşünceyi yoğurdu. Sonra öğrendiklerini yalnızca kitaplara değil, çocukların gözlerine, gençlerin umutlarına emanet etti.

Sınıflarda sadece edebiyat öğretmedi; insan olmanın erdemini, haksızlık karşısında susmamanın onurunu ve direnmenin anlamını anlattı.

Sonra bu ülkenin üzerinden 12 Eylül'ün ağır karanlığı geçti.

O karanlık günlerde susturulmak istendi.

Ama şiir; demirin, duvarın ve parmaklıkların bilmediği yollardan yürür.

Bu yüzden susturulamadı.

Çünkü bazı sözler vardır; ne zincire vurulabilir ne de unutturulabilir.

Şair dediğin kimdir?

Bir yaprağın sessiz düşüşünde zamanı hisseden,

bir çocuğun gülüşünde geleceği gören,

bir ayrılıkta hem acıyı hem yeniden doğuşu taşıyan insandır.

Şair, görünmeyeni görünür kılar.

Ve bazı şairler vardır ki yalnız kendileri için değil, bir halkın yüreği adına yazarlar.

Ahmet Telli de onlardan biriydi.

Bir dizesinde şöyle seslenir:

"Kavgadan uzak kalmışsan,
Sevdadan da uzaksın demektir."

Çünkü onun şiirinde sevda da bir kavgadır,

kavga da sevdanın başka adıdır.

Ve yine der ki:

"İnsana en çok şiir yakışır,
Ve en çok yaşamak...
İnsanca, sevdaca, duruca..."

Nazım Hikmet bir zamanlar, "Söyleyecek çok sözüm vardı..." demişti.

Bu topraklarda güzel sözler çoğu zaman yarım bırakıldı.

Ama yarım kalan her söz, başka bir şairin yüreğinde yeniden filizlendi.

Ahmet Telli...

Bir şiirinde, "Sen gidince bu kent yıkılır." demiştin.

Bugün senin ardından biz söylüyoruz:

Belki bir kent yıkılmadı...

Ama edebiyatın koca çınarından güçlü bir dal koptu.

Bir ses eksildi.

Bir nefes sustu.

Bir rüzgâr dindi.

Ve içimizde biraz daha çoğaldı yalnızlık.

Yine de biliyoruz ki...

Şiir ölmez.

Şairler de gerçekten ölmez.

Onlar dizelerinde yaşamaya devam ederler.

Sen artık kitaplarının sayfalarında,

ezberlenen dizelerinde,

özgürlüğü düşleyen gençlerin yüreğinde,

adaleti arayan insanların sesinde yaşayacaksın.

Hoşça kal büyük şair...

Geride bıraktığın yalnızca şiirler değil;

onurlu bir yaşamın, dimdik duran bir insanın ve hiç sönmeyecek bir umudun hatırasıdır.

Seni unutmayacağız.

Saygıyla, sevgiyle ve özlemle...

 

 

 

 

 

20 Haziran 2026 Cumartesi

 

AH BİZ EŞEKLER!

“Eşek bile bir düştüğü yere bir daha düşmez” derler. Ne acıdır ki biz yıllardır aynı yoldan geçiyor, aynı çukura düşüyor ve yaşadıklarımızdan bir türlü ders çıkaramıyoruz. Demek ki bu konuda eşekten bile gerideyiz.

Oysa her düşüşün ardından ağır bedeller ödüyoruz. Felaketler yaşıyor, ekonomik ve sosyal krizlerin altında eziliyor, geleceğimizi kaybediyoruz. Çukurun dibine kadar düşüyoruz; ama yine de yönümüzü değiştirmeyi, kendimizi koruyacak yeni yollar bulmayı başaramıyoruz. Sömürü düzeni sağcısı-solcusu demeden hepimizi etkiliyor, emeğimizi ve umudumuzu tüketiyor.

Sağ muhafazakâr kesimin önemli bir bölümü, geleneklere ve mevcut düzene sorgulamadan bağlı kalabiliyor. Olayları eleştirel bir gözle değerlendirmek yerine, çoğu zaman mevcut düzeni korumayı tercih ediyor. Soru sormuyor, itiraz etmiyor ve değişime mesafeli duruyor.

Peki ya sol? Solun da yıllardır çözemediği en büyük sorunu bölünmüşlük. Birlik içinde hareket etmek yerine sürekli parçalanıyor. Bugün internette sol ve sosyalist partilere bakıldığında onlarca farklı yapı görülüyor. Bu durum yalnızca bugünün değil, 12 Eylül öncesinin de sonrasının da gerçeği. Solun enerjisinin önemli bir kısmı kendi iç tartışmalarında tükeniyor.

Sosyal demokratlara gelince... Onların hikâyesi de farklı değil. Yıllarca Deniz Baykal'ın liderliğinde umut arandı. Ancak sonuçta bedel ödeyen yine halk oldu. Her siyasi başarısızlığın ardından zarar gören biz olduk; ağzımız burnumuz dağıldı, umutlarımız kırıldı.

Derken Deniz Baykal dönemi bir kaset skandalıyla sona erdi. Yerine “Gandi Kemal” olarak anılan Kemal Kılıçdaroğlu geldi. Bu kez geçmişten ders alınacağını düşündük. Artık aynı hataların tekrarlanmayacağına inandık. Fakat yıllar geçti, beklentilerimizin önemli bir kısmı yine karşılanmadı. Bir kez daha hayal kırıklıkları yaşadık.

Özgür Özel'in genel başkanlığa gelmesiyle yeni bir dönemin başlayacağını umut edenler oldu. Ancak eski tartışmalar ve eski liderlik mücadeleleri yeniden gündeme geldi. Sanki geçmişten kopamıyor, sürekli aynı döngünün içinde dönüp duruyoruz.

İşte bütün mesele burada: Eşek bile düştüğü yere bir daha düşmezken, biz aynı hataları tekrar tekrar yapıyor, aynı umutlara sarılıyor ve aynı hayal kırıklıklarını yaşamaya devam ediyoruz.

Ah biz eşekler, ah!

13 Haziran 2026 Cumartesi

 

 Gandi Kemal Kendini Yendi

Kemal Kılıçdaroğlu, siyasi yaşamının ilk yıllarında kamuoyunda büyük bir sempati ve umut dalgası yarattı. Öyle ki, onu alkışlamaktan avuçlarımızın şiştiğini söylesek abartmış olmayız. 2010 yılında, Hindistan'ın bağımsızlık lideri Mahatma Gandhi'ye olan fiziksel benzerliği, sakin ve uzlaşmacı üslubu nedeniyle medya ve kamuoyu tarafından kendisine "Gandi Kemal" lakabı takıldı.

Mahatma Gandhi, İngiliz sömürge yönetiminin haksız tuz vergisini protesto etmek amacıyla 12 Mart 1930'da ünlü Tuz Yürüyüşü'nü başlatmış, yaklaşık 400 kilometrelik yolu yürüyerek 6 Nisan 1930'da Dandi Köyü'ne ulaşmıştı. Bu eylem, dünya siyasi tarihinin en etkili sivil itaatsizlik hareketlerinden biri olarak kabul edilir.

Kemal Kılıçdaroğlu da 15 Haziran 2017'de Ankara Güvenpark'tan "Adalet Yürüyüşü"nü başlattı. Yaklaşık 450 kilometrelik yürüyüş, 9 Temmuz'da İstanbul Maltepe'de düzenlenen büyük mitingle sona erdi. Bu süreçte toplumun geniş kesimlerinden destek gördü. Sosyal demokratlar, sol çevreler, demokratik kitle örgütleri, sanatçılar ve farklı siyasi görüşlerden birçok isim yürüyüşe katılarak dayanışma gösterdi. Sosyalist Enternasyonal yöneticilerinin de destek verdiği bu yürüyüş, Türkiye siyasetinin en dikkat çekici demokratik eylemlerinden biri olarak tarihe geçti.

Adalet Yürüyüşü sırasında vatandaşlarla kurduğu temas, ziyaret ettiği aileler ve verdiği demokrasi mesajları da kamuoyunda olumlu karşılandı. Bunlar Kemal Kılıçdaroğlu'nun siyasi yaşamındaki önemli ve doğru adımlardı. Nitekim halk arasında söylenen "Bozuk saat bile günde iki kez doğruyu gösterir" sözü de bazen bu tür durumları anlatmak için kullanılır.

Ancak CHP'nin 38. Olağan Kurultayı'nda yaşadığı yenilginin ardından Kemal Kılıçdaroğlu'nun farklı bir tutum sergilediği yönünde eleştiriler yükselmeye başladı. Yenilgiyi kabullenmek yerine parti içi tartışmaları derinleştiren açıklamalar yapması, birçok partili tarafından tepkiyle karşılandı.

Siyasette kararlılık önemli bir özelliktir; ancak kararlılık ile inatçılık arasındaki çizgi çok incedir. Bir siyasetçi, yanlış olduğu görülen bir yolda yalnızca geri adım atmamak adına ısrar ediyorsa, bu durum yapıcı bir tutum olmaktan çıkar. Eleştirilerin önemli bir bölümü de tam bu noktada yoğunlaşmaktadır.

Halk arasında söylenen "İnatçı keçi köprüye çıkmış, köprü yıkılmış" sözü, bazen sonuçları düşünmeden sürdürülen ısrarı anlatır. Kemal Kılıçdaroğlu'nun bugün sergilediği tutumun da partiye ve kendi siyasi mirasına zarar verdiğini düşünenlerin sayısı az değildir. Bir dönem umut ve değişimin simgesi olarak görülen "Gandi Kemal", bugün en büyük mücadeleyi rakipleriyle değil, kendi siyasi mirasıyla vermektedir. “ Gandi Kemal, kendini yendi.

6 Haziran 2026 Cumartesi

 

DENİZ GEZMİŞ’TEN TGRT EKRANLARINA

6 Mayıs 1972’de Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilmesinin ardından Tercüman gazetesi şu manşetle çıkmıştı:

“İdamdan önce dini telkin istemediler.”

Haberde ayrıca, “Üç anarşistin saat 01.25 ile 03.25 arasında cezaevi avlusunda idam edildiği” ve son sözlerinin “Yaşasın Marksizm-Leninizm, kahrolsun faşizm” olduğu yazılıyordu.

Şimdi gelelim asıl meseleye…

“Hoş çakal Yarın” filmi 1998 yapımıdır. Yönetmenliğini Reis Çelik’in yaptığı film, 23 Ekim 1998’de vizyona girdi. Filmde Berhan Şimşek, Deniz Gezmiş’i canlandırmıştı. O yıllarda bu filmi büyük bir heyecanla izlemiş, alkışlamış; Berhan Şimşek’i adeta yere göğe sığdıramamıştık.

Film; 1968 gençlik hareketlerini, 12 Mart döneminin siyasal atmosferini ve Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ile Hüseyin İnan’ın anti-emperyalist mücadelelerini anlatıyordu. Öğrenci eylemleri, “Tam Bağımsız Türkiye” sloganları, mahkeme süreçleri, cezaevi sahneleri, ailelerle vedalaşmalar ve idama giden süreç filmin temel eksenini oluşturuyordu. Final bölümü ise 6 Mayıs 1972 gecesine odaklanıyordu.

Başlıca oyuncular şunlardı:

• Berhan Şimşek — Deniz Gezmiş
• Mazlum Çimen — Yusuf Aslan
• Bülent Çolak — Hüseyin İnan
• Tuncel Kurtiz
• Tuncer Necmioğlu

Film, Türkiye’de Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını doğrudan konu alan ilk önemli sinema yapımlarından biri olarak dikkat çekmişti.

Peki şimdi o Berhan Şimşek nerede?

Bir zamanlar Deniz Gezmiş’i oynadığı için “devrimci sanatçı” diye alkışlanan Berhan Şimşek, bugün TGRT ekranlarında CHP’ye ve muhaliflere veryansın ediyor.

TGRT ise, yıllardır sağ ve iktidar yanlısı yayın çizgisiyle bilinen bir kanal olarak anılıyor. Tercüman gazetesi geleneğinin medya ayağı olduğu sık sık dile getiriliyor. Darbe dönemlerinde darbecilerin, sivil dönemlerde ise sağ iktidarların yanında duran; sola karşı sert yayınlar yapan bir çizgiyi temsil ettiği ifade ediliyor.

İşte bugün, kendisini “muhalif” olarak tanımlayan Kılıçdaroğlu çevresinin önemli isimleri de bu ekranlarda boy gösteriyor.

Berhan Şimşek, 3 Mayıs 2026’da TGRT Haber’de yaptığı konuşmada CHP içindeki kurultay tartışmaları hakkında oldukça sert ifadeler kullandı. Özellikle “mutlak butlan” tartışmalarına değinerek CHP yönetimini hedef aldı.

En çok tartışılan sözlerinden biri ise şuydu:

“Bize hakaret eden bu şahsiyetsizler oy verecek de CHP iktidar olacaksa, biz iktidar olmayalım. Bu şahsiyetsizlerin oyu, ocağı batsın.”

Erdoğan’ın sık kullandığı ifadeyle söyleyelim: “Nereden nereye…”

Bir zamanlar Deniz Gezmiş’i oynayarak halkın gözünde büyük sempati kazanan Berhan Şimşek, bugün aynı halkın önemli bir kesimi tarafından bambaşka bir yerde görülüyor.

Çark-ı felek dönüyor…

Dün yüz puan alanlar, bugün sıfıra düşebiliyor.

Ne diyelim; gerçekten de nereden nereye…

 

31 Mayıs 2026 Pazar

 

YETMEDİ Mİ DAHA? YETTİ, YETTİ!

2010 yılında yaşanan Deniz Baykal'ın kaset skandalının ardından, Cumhuriyet Halk Partisi’nin 33. Olağan Kurultayı’na tek aday olarak girdin ve CHP Genel Başkanı seçildin.

2011 genel seçimlerinde partinin oyunu artırdın; ancak CHP, yüzde 25,98 oyla yine ikinci parti oldu. Ardından 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, CHP tabanının büyük bölümünün benimsemediği Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday gösterdin. “Yapma” denildi, “Bu aday CHP’nin ilkeleriyle uyuşmuyor” denildi; ama dinlemedin. “Tıpış tıpış gidip oy vereceksiniz” diyerek seçmeni adeta mecbur bıraktın. Sonuç ne oldu? Yüzde 38,44 oy ve ilk turda ağır bir yenilgi.

Bu sonuç bile koltuğu bırakmana yetmedi mi?

Haziran ve Kasım 2015 genel seçimlerinde CHP sırasıyla yüzde 24,95 ve yüzde 25,32 oy aldı. Yine ikinci oldun. Yıllar geçti, sonuç değişmedi; ama sen değişmedin.

16 Nisan 2017 referandumunda, oy verme işlemi sürerken Yüksek Seçim Kurulu’nun mühürsüz oyları geçerli sayması büyük bir tartışma yarattı. Milyonlarca insan bunun hukuka aykırı olduğunu söylerken, etkili bir mücadele ortaya koymadın. Türkiye’yi “tek adam rejimi”ne götüren sürecin en kritik kırılmalarından birinde gereken direnci gösteremedin.

Bütün bu yenilgilere rağmen, 2014, 2016, 2018 ve 2020 kurultaylarında yeniden genel başkan seçildin.

2018’de İYİ Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti ile birlikte Millet İttifakı’nı kurdun. Kamuoyunda “Altılı Masa” olarak anılan bu yapı büyük umutlarla sunuldu. Ancak 2018 genel seçimlerinde CHP yüzde 22,65 oy aldı ve yine ikinci oldu.

Aynı gün yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP’nin adayı Muharrem İnce yüzde 30,64 oy aldı; o da kaybetti. O gece milyonlarca insan YSK önünde umutla bekledi. “50 bin avukatla YSK’ya gidilecek” denildi. İnsanlar sabaha kadar sokaklarda bekledi; ama beklenen olmadı. Sonunda “Adam kazandı” açıklaması geldi ve büyük bir hayal kırıklığı yaşandı.

2023 seçimlerinde ise Altılı Masa’nın ortak cumhurbaşkanı adayı oldun. İlk turda yüzde 47,82, ikinci turda ise yüzde 48,09 oy aldın. Yine kaybettin.

Yetmedi mi?

2022’de Millet İttifakı’nı genişleterek DEVA Partisi ve Gelecek Partisi’ni de masaya dahil ettin. 2023 genel seçimlerinde CHP 169 milletvekili çıkardı; ancak bunların yaklaşık 40’ı ittifak ortaklarına verildi. CHP seçmeni kendi oyuyla başka partilere milletvekili kazandırıldığını düşündü.

Seçimlerin ardından Kasım 2023’te yapılan CHP 38. Olağan Kurultayı’nda Özgür Özel’e karşı kaybettin. Delegelerin iradesi değişimden yana oldu.

Özgür Özel döneminde CHP, 2024 yerel seçimlerinde Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğunu temsil eden belediyeleri kazandı ve 47 yıl sonra yeniden birinci parti oldu. Ancak bu başarının ardından parti üzerindeki siyasi baskılar arttı; aralarında cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun da bulunduğu çok sayıda belediye başkanı hakkında soruşturmalar açıldı, tutuklamalar yaşandı.

Bütün bunların ortasında senin hâlâ koltuk hesabı yapman toplumda büyük bir rahatsızlık yarattı.

30 Mayıs sabahı Genel Merkez önünde yeniden görünmen de bu eleştirileri büyüttü. İnsanların beklentisi mücadeleydi; fakat kamuoyuna yansıyan ilk görüntü, koltuğa oturup fotoğraf vermek oldu.

Halkın derdi geçim, adalet ve demokrasi mücadelesiyken; senin önceliğinin hâlâ koltuk olması kabul edilmiyor.

Artık yetti.

Gerçekten yetti.

25 Mayıs 2026 Pazartesi

 

KURBAN

İslam’da bugün uygulanan kurban ibadetinin temeli, Hz. İbrahim’e dayandırılır. Rivayete göre Hz. İbrahim, bir erkek evladı olursa onu Allah’a adayacağına dair söz verir. Yıllar sonra oğlu Hz. İsmail dünyaya gelir. İsmail büyüyüp kendini bilecek yaşa geldiğinde, Hz. İbrahim bir rüya görür. Rüyasında oğlunu kurban ettiğini görmektedir. Durumu oğluna anlatınca Hz. İsmail:

“Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.” der.

Bunun üzerine ikisi de teslim olur. Hz. İbrahim tam bıçağı çekeceği sırada Allah tarafından bir koç gönderilir ve İsmail’in yerine onun kurban edilmesi emredilir. İslam inancına göre bu olay, Kurban Bayramı’nın temelini oluşturur.

Ancak bu olayın tarihsel gerçekliği kesin olarak bilinmemektedir. Anlatılanların tamamı rivayetlere dayanır; olayın geçtiği yer ve zaman konusunda net bilgiler yoktur. Hz. İbrahim’i önemli ve büyük bir peygamber yapan asıl düşünce ise şudur: O dönemde tanrılara insanların en değerli varlıkları olan çocuklar, özellikle erkek evlatlar kurban edilirdi. Rivayete göre Hz. İbrahim’le birlikte insan kurban etme geleneği sona ermiş, onun yerine hayvan kurban edilmeye başlanmıştır.

Bugün İslam dünyasında milyonlarca hayvan kurban edilmektedir. Eğer bu anlayış değişmemiş olsaydı, bugün insanların çocuklarını kurban ettiği bir dünyanın nasıl korkunç olacağını düşünmek bile ürkütücüdür.

İSLAMİYET’TE KURBANIN KURUMSALLAŞMASI

Hz. Muhammed dönemine gelindiğinde bu gelenek sürdürülmüş; hicretin ikinci yılında, Miladi 624’te, kurban kesmek dini bir ibadet olarak meşru hale getirilmiştir.

İslam geleneğine göre Hz. İsmail’in kurban edilmek istendiği yerin, bugün Mekke yakınlarındaki Mina bölgesi olduğu kabul edilir. Mina, hac ibadetinde şeytan taşlama ve kurban kesme ibadetlerinin yapıldığı kutsal bölgedir.

Hz. İsmail’in yaşadığı dönemin MÖ 2000-1800 yılları arasında olduğu rivayet edilir. Oysa yazının Sümerler tarafından MÖ 4000-5000 yıllarında icat edildiği bilinmektedir. Eğer bu olaylar yazılı belgelerle kayıt altına alınmış olsaydı, nerede ve ne zaman yaşandıkları daha net bilinebilirdi.

Bazı rivayetlere göre Hz. İbrahim, Mısır ile Mekke arasında yaşamıştır. Bir başka rivayet ise onun Harran ve bugünkü Urfa çevresinde yaşadığını söyler.

URFA’DAKİ İNANÇ

Şanlıurfa’daki Balıklıgöl’e “Halilürrahman Gölü” denir. “Halil”, Hz. İbrahim’in  “Halilullah” yani “Allah’ın dostu” anlamındaki lakabından gelir.

Rivayete göre Nemrut, tek tanrı inancını savunduğu için Hz. İbrahim’i Urfa Kalesi’nin bulunduğu tepeden ateşe attırır. Bunun üzerine Allah ateşe:

“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selamet ol.” emrini verir.

Ateşin suya, odunların ise balığa dönüştüğü anlatılır. Hz. İbrahim’in de bir gül bahçesine sağ salim düştüğüne inanılır. Bugünkü Balıklıgöl’ün bu olayın yaşandığı yer olduğu söylenir.

Yani bir rivayete göre Hz. İbrahim Harran’da, başka bir rivayete göre Mısır ile Mekke arasında yaşamıştır. Kesin olan bir şey yoktur; bunların tamamı rivayetlerden ibarettir.

Ancak nerede yaşamış olursa olsun, Hz. İbrahim’in insan kurban edilmesine karşı çıkan anlayışı temsil etmesi, insanlık tarihi açısından önemli bir kırılmadır.

Bugün de keşke insanlar, hayvan kesmek yerine yoksullara yardım etmeyi, açları doyurmayı ve ihtiyaç sahiplerine destek olmayı daha büyük bir erdem olarak görebilse… Belki o zaman insanlık adına daha ileri bir adım atılmış olurdu.