16 Şubat 2026 Pazartesi

 

ALEVİLİKTE HIZIR KÜLTÜ

Hızır, Alevi yol inancında darlığın, yokluğun, zorluğun ve tükenen umudun çaresi, aman dileyenlerin yoldaşı, yardımcısı ve sığınılan son liman, mitolojik bir kahramandır. O, her yerde hazır ve nazır, tüm çaresizliklere derman, ismi her daim dilde, yürekte olan özel ve yüce bir varlıktır.

@takipçi

@öne çıkar

Hızır ölümsüzdür. Bu sebeple Alevi yolunun tüm diğer kutsal sözcüklerinden daha çok Söylenir. Hızır her derde, her soruna, karda kışta ve türlü türlü donlarda (giysilerde), bazen uçarak, bazen koşarak gelen ve çare üreten, doğaüstü, insanüstü yeteneklere sahip, Alevi inancına göre Hakk’ın yeryüzünde insan cemalindeki yansımasıdır.

Hızır için verilen unvan o kadar çoktur ki;

O, hem denizlerin, ırmakların üstündekidir. (Xızıre Sere derya u denguzan). O, hem kelekleri, hem gemileri yüzdürendir. (Xızıre Sere kelek (1) u keştiyan).(2) O hem de her zor koşulda, fırtınada, tipide, açlıkta, yoklukta, ihtiyaç duyulduğu her yerde olan, hem yola ve yolcuya da yoldaş olandır.

Hızır’ın uğradığı, çağrıldığı evde, ocakta, köyde bolluk, bereket olur, huzur ve sağlık olur. Oraya dert, tasa, yokluk ve hastalık girmez. Adına niyaz edilen kömbe, çörek, lokmalar kutsaldır. Hızır

kurtaran, koruyup kollayan, çare olan, karanlıkları aydınlatan, zalime direnen, her soruya yanıt olabilen bilgeliğin, ölümsüzlük sırrına ermiş insan-ı kâmildir, yaratıcılığın, Hakk’ın simgesidir.

Ozan (Âşık) İhsani bir türküsünde Hızır için;

“Haksın ve Hakk’ın varlığı

Aydınlat bu karanlığı

Zalime göster darlığı

Yetiş ya Bozatlı Hızır,” diye seslenip karanlıkları aydınlatmasını ve zalimlere direnmesini ister.

Hızır, her şeyin sahibidir de aynı zamanda. Dağların, nehirlerin, göllerin, geçitlerin, suların da sahibidir. Alevilerin yaşadığı bölgelerde, özellikle de Dersim ve Koçgiri coğrafyasında Hızır’ın adıyla anılan, ona atfedilen mekân, dağ, göl, vadi, ağaç isimleri kutsal kabul edilir.

Hızır Gölü (Golla Xızır, Gole Xızır), Hızır Köprüsü (Pırra Xızır, Pırde Xızıri), Hızır Mekânı (Mekâna Xızır, Mekâne Xızıri), Hızır Yolu (Riya Xızır, Reya Xızıri) ifadelerine rastlarız.

Pir Sultan Abdal der ki: “Binbir adı vardır birisi Hızır, / Nerede çağırsan orada hazır.”

Alevi coğrafyasında, Dersim’de, Koçgiri’de, sabah güneşin doğuşuyla birlikte Aleviler yüzlerini güneşe dönüp (Kürtçe-Kurmanci) diliyle ‘Yetiş ya Hızır’ diyerek medet umdukları, her durumda seslendikleri Bozatlı bir uludur.

“Ya suwarê peşiya ro helatê,

Ya Xızıre ser kelek û keştiyan,

Ya melekê dı ser herdê û ezmin

Ya hiva zerî

Ya Heq, Ya Eli, Ya Pir!

Ya Xızıre Kal,

Tu ji mera bibe Reyber û Heval.”(3)

Keza Dersim, Varto, Bingöl, Erzincan, Elazığ ve Sivas’ta Zazaca konuşan Aleviler, anadilleri için, “Bizim Dilimiz Hızır Dilidir” demek olan, “Zone ma zone Hızıriyo” derler. Hızır, evlere beyaz giysiler içinde, aksakallı, bastonu elinde yaşlı bir bilge, yayan ya da bir boz atın üstünde, bazen bir yolcu, kimi zaman bir yabancı gibi habersiz mihman olur. Hızır’ı mihman etmek çok önemli bir dilek olup, değerli konuklar için “Hızır’ın misafiri” ifadesi kullanılır ve her gelen misafire Hızır’dır denir ve kapıdan geri çevrilmez.

Aleviler, günlük yaşam içindeki bir işe başlarken, bir yolculuğa giderken, sorunlu bir durumla, olayla karşılaşınca ya da bir mutlu işe koyulurken de “Ya Hızır” diye seslenir ki, bu Hakk’a seslenmekle eşdeğerde, eşanlamdadır.

HHIZIR GÜNLERİ - ORUCU:

Alevi inancında, 21 Aralık gününde başlayıp 21 Mart Newroz ile biten günlere Çılle (Zemheri), Çılle Ayları (4) denir. Zemherinin bitiş tarihi olan 13 Şubat’la birlikte Hızır günleri başlar.

1. ÇILLE, 21 Aralık’ta başlar şubatın ilk haftası sonu biter. Bu aya Gağan Ayı denir.

2. ÇILLE, şubat ayı başlarında başlar, 21 Mart’a kadar olan süreyi kapsar. Alevi inancında şubat ayı Hızır ayıdır. Dersim bölgesinde ise Hızır ayı, ocak ortasında başlayıp, Şubat ayı ortasına kadar

devam eder.

3. ÇILLE, 21 Mart’ta gündüz ile gecenin eşitlendiği, baharın gelişinin müjdecisi olan Newroz bayramıyla başlar, 5-6 Mayıs’ta Hıdırellez bayramıyla sona erer.

Hızır olgusu ve kültü, Türkmenistan, Azerbaycan gibi Türki cumhuriyetlerde, İran, Irak, Suriye, Lübnan, Mısır gibi Ortadoğu ülkeleri, Fas, Cezayir gibi Kuzey Afrika ülkeleriyle Arnavutluk ve Makedonya, hatta tüm Balkanlar’da ve Anadolu’da yaşanıyor / yaşatılıyor. 6 Mayıs günlerinde bu coğrafyalarda Hızır ve İlyas adlarInın birleşimi ile Hıdırellez, binlerce yıl öncesinden beri gelen bir bayram olarak kutlanır.

Şubat ayındaki Hızır günleri, Alevi Kızılbaş kültürünün en önemli günleridir. Bu günlerde Hızır’ın kendi taraflarında dolaştığına inanan Aleviler, 13, 14, 15 Şubat’ta 3 gün (bazı klanlarda Şubatın 2.Perşembesinden başlayıp 7 gün oruç tutarlar) Hızır orucu tutarlar. Oruç gece Yarısından itibaren ertesi günün akşam gün batımına kadar devam eder. Üçüncü günün Sonunda pişirilen kömbe, niyaz ve lokmalar konu komşuya pay edilir ve Hızır Cemi yapılır.

Hızır günlerinde yemek olarak babuko,(5) bıcık (6) ve bulgur pilavının yanında buğday, sac üzerinde kavrulup soğutulur, sonra dıstar (7) denilen taştan el değirmeninde un haline getirilip sıcak suda hamur haline getirilen ve adına ‘Hızır Kavutu’ denilen kavrulmuş ve öğütülmüş buğday irmiğinden sade bir helva yapılır. Bu helva tepsiye konarak ortası derinleştirilir ve bu orta kısma şerbet veya süzme bal eklenir. Sonra da, üstüne eritilmiş tereyağı dökülüp kaşıkla yenir.

Hızır günlerinin önemli geleneklerinden biri de, genç kız ve erkeklerin orucun son gününde su içmeyip bir dilekte bulunarak yatmalarıdır. Bu durum, suyu rüyalarında kimden, nereden içtikleri, kısmetlerinin nerede olduğu ve Hızır’ın kendilerine yardımcı olduğuna ilişkin inançtan kaynaklanır.

Kureyşan Ocağı evlatlarından Musa Kâzım Engin, Alevi Kızılbaşlar Hızır’a, “Hem tarihsel, hem inançsal ve hem de mitolojik bir kimlik olarak ortaya çıkan, (….) en güzel kavramlarla Belleklere kazınan ve sürekli yaşatılan, yaşatılmakta olan ulu kişilerin kimliğini yüklemiştir” der. Engin, “Hızır, bütün inanç çağlarını kendi özetinde sunan bir simge olarak Tufan’da, Gılgameş’ın esrarlı sularında, dağlarında, ormanlarındadır. O, Ahura Mazda’daki Kutsal Beyaz Ruh, Supaniler’in gökleri izleyen tanrısı Haldi, gökteki kutsal ruhu Homa, şimşeklere binen hız tanrısı Teişeba, Hurrilerin fırtına tanrısı Teşup, İran’da Ab-ı Hayat içen Behruz, Hıristiyanlıktaki Nikolaus, Aleviler için Bozatlı Hızır’dır” diye devam eder.

Hızır günleri ve Hızır lokması bütün bu yazılanların ötesinde toplumsal dayanışmanın ve paylaşmanın en önemli sembolüdür.

KAYNAK:

* ALEVİLİK TARİHİ, Erdal YILDIRIM, Sayfa 81-86, Babek Yayınları, 2.Baskı, İstanbul 2023

NOTLAR:

1- Kelek, Kürtçe bir söcük olup, bir çeşit ırmak taşıtıdır. Kesilen keçilerin derilerinden yırtmadan yüzülmesinden meydan gelen tulumların şişirilmesi ve bunların birbirine bağlanmasından sonra üzerlerine çekilen direklerden oluşan bir tür sal demektir

2- Keşti, Kürtçe ‘Gemi’ demektir.

3- Ya güneşin önündeki güneş / Ya kelek ve gemilerin Hızır’ı / Ya yerde ve gökteki melek / Ya altın ay / Ya yaşlı Hızır / sen bize Rehber ve yoldaş olasın!

4- Çılle: Kürtçe ‘Kış mevsimi’, aralık, ocak, şubat, mart ayları.

5- Babuko, Kilora Sir, Sîr, Zêrvet: Sivas, Dersim, Erzincan, Elazığ, Bingöl, Kayseri çevresinde kömbenin orta kısmının oyulup, içinden çıkarılan parçaların oyulan kısma konulması, üzerine de tuzlu tereyağı ve sarımsaklı yoğurt kıvamlı ayran eklenmek suretiyle hazırlanan yiyecek. Tereyağı şerbetle karıştırılarak soslanırsa babuko, ortası oyularak servis edilirse Zervet denir. Bu hamur yemekleri bazı bölgelerde farklı da yapılmaktadır.

6- Bıcık: Dersim yöresinde yapılan bir tür Hızır böreği.

7- Dıstar: El gücüyle çalıştırılan buğday, baharat ve keven öğütmeye yarayan bir tür küçük değirmen

 

15 Şubat 2026 Pazar

 

ÇAĞDAŞLAR YİNE KAZANDI

(Çağdaş Mühendisler 3150 Anadolu grubu 2085)

14 Şubat 2026 tarihinde İnşaat Mühendisleri Odası Ankara Şubesi’nin 27. Genel Kurulu, İMO KKM Teoman Öztürk Salonu’nda yapıldı. İMO genel kurulları iki yılda bir gerçekleştirilir ve her dönemde farklı gruplar yönetim için yarışır.

Bu seçimde iki farklı anlayış karşı karşıyaydı: Meslekte Birlik Grubu ile Çağdaş Mühendisler. Meslekte Birlik Grubu bu dönemde “Anadolu Grubu” adıyla yarışa katıldı. Çağdaş Mühendisler ise kendisini sol, sosyal demokrat ve ilerici bir çizgide konumlandıran üyelerin oluşturduğu bir platform olarak seçimlere girdi.

Ankara Şubesi’nin toplam üye sayısı 33.000 olmasına karşın, kongreye katılım yalnızca 240 kişiyle sınırlı kaldı. Katılımcıların büyük bölümü altmış–yetmiş yaş üzerindeydi. Pek çoğu, yıllar sonra eski dostları ve okul arkadaşlarıyla bir araya gelmek için kongreye gelmişti. Zaman yüzlerde ve bedenlerde iz bırakmıştı; kırışıklıklar derinleşmiş, omuzlar düşmüş, yıllar gençlikteki görünümlerini geride bırakmıştı. Öyle ki bazıları ilk anda birbirini tanımakta zorlanıyordu.

Buna rağmen, katılanların önemli bir kısmı geçmişten gelen mücadele ruhunu koruyor, kongreye bilinçli bir sorumluluk duygusuyla geliyordu. İlk gün yapılan toplantılarda gençlerin sayısı oldukça azdı. Ancak seçim günü sandık başında tablo değişti ve genç üyelerin katılımı belirgin biçimde arttı.

Geçmiş dönemlerde olduğu gibi bu seçimde de Meslekte Birlik Grubu yönetimi kazanma iddiasıyla sahaya çıktı. Ancak 14 Şubat’taki genel kurulda divan için aday göstermediler ve kürsüde belirgin bir muhalefet yürütmediler. Tartışma ve karşılıklı görüş alışverişi zemini oluşmadı. Oysa demokratik süreçler, farklı görüşlerin açıkça ifade edilmesiyle anlam kazanır.

Genel kurul sürecinde bir kez daha görüldü ki kurumların gücü, arkasındaki siyasal destekten değil; üyelerin iradesinden ve örgütlü dayanışmadan gelir.

Toplumların ve kurumların gelişimi, yalnızca fiziksel ya da sayısal üstünlükle değil, düşünsel üretim ve ilkesel duruşla mümkündür. Doğada canlılar zamanla daha verimli ve dayanıklı hâle gelir; insanlık da tarih boyunca ilkel toplumsal yapılardan daha karmaşık ve kurallı sistemlere doğru ilerlemiştir. Ancak teknik ilerleme, her zaman zihinsel ve kültürel ilerlemeyle paralel gitmeyebilir.

Demokratik kurumların varlık nedeni, güç gösterisi değil; fikir üretimi, tartışma ve ortak akıl oluşturmaktır. Hukuk ve etik ilkeler tam da bu nedenle vardır. Eğer tartışma yerini sertliğe, uzlaşma yerini dayatmaya bırakırsa, kurumların anlamı zedelenir. Oysa meslek örgütleri, üyelerinin bilgi birikimini ve mesleki onurunu korumak için vardır.

15 Şubat günü sadece seçimlere yapıldı Üyelerde sandıklarda oylarını kullandılar.  Sandıkların açılmasıyla birlikte sonuç netleşti: Çağdaş Mühendisler Grubu, 3150 oy alırken Anadolu grubu 2085 oy alabildi. Ve Seçimi yine ÇAĞDAŞLAR KAZANDI.

Bu sonuç, Ankara Şubesi özelinde üyelerin tercihinin açık bir göstergesidir. Seçim, örgütlü çalışmanın ve kurumsal sürekliliğin önemini bir kez daha ortaya koymuştur. Demokratik yarışta kazanan da kaybeden de olabilir; asıl olan, iradenin sandıkta tecelli etmesidir.

Unutulmamalıdır ki kurumlar baskıyla değil, katılımla; korkuyla değil, güvenle; hamasetle değil, ilkeyle ayakta durur. Meslek örgütlerinin gücü de tam olarak buradan gelir.

 

11 Şubat 2026 Çarşamba

 

“Öküz gibi güçlü olanlar”

Hatta insanlaşmamış hatta öküzlüğünü aşmamış bazı sürü insanlar boynuzdan yana olanları kendilerine öncü seçer onları lider yapar parlamentoya gönderirler. İşte o öküzler parlamentoda güç gösterisi  yaparlar, önüne gelenleri boynuzlarıyla yerle bir eder kiminin gözünü şişirir kimini kafasını gözünü yarlar öküzlüklerini kanıtlarlar. Bunlar insanlığını kanıtlamamış öküzlerdir.  Hatta maymunlar liderlik ve erkeklik için kavga ederler üstün gelenler liderliklerini ilan eder sürünün başına geçerler. Keçiler de geyikler de öyle yaparlar güçlü olan lider olur. Doğa sürekli kendini aşar. Tohum aşılanır, daha verimli olur. Hayvan ıslah edilir, daha dayanıklı hâle gelir. İnsan, ilkel varoluşundan bugünkü karmaşık toplum düzenine kadar uzun bir yol kat eder. Fakat mesele şu: Tür ilerlerken zihniyet her zaman ilerlemez.

İnsanlık teknoloji üretir, şehirler kurar, parlamentolar inşa eder; fakat o binaların içine bazen hâlâ boyunduruktan kurtulamamış zihniyetler girer. Evrim bedenleri değiştirmiştir ama bazı ruhlar hâlâ sürü psikolojisinin karanlık çayırlarında dolaşır.

Anadolu köyünde öküz, emeğin ve gücün simgesidir. Tarlada işe koşulduğunda üretir, sabana bağlandığında toprağı berekete hazırlar. Onun gücü anlamlıdır çünkü yönlendirilmiştir. Fakat aynı güç başıboş kaldığında, önüne geleni deviren bir hoyratlığa dönüşür.

Sürü düzeninde sığırlar güçlerini dener, biri üstün gelir, düzen kurulur. Hafızaları vardır; kime yenildiklerini hatırlarlar. Doğa, güç gösterisini kısa tutar; düzeni kalıcı kılar.

Ama insan topluluklarında bazen tam tersi olur.

Bazı “tosuncuklar”, düşünce üretmeden, ilke geliştirmeden yalnızca omuz genişliğiyle öne çıkar. En gür sesi çıkaran, en sert bakışı atan, en kaba hamleyi yapan kişi birden “lider” ilan edilir. Sürü psikolojisi devreye girer: Güçlü görünenin arkasına dizilmek güvenli sanılır. Boyun eğmek, düşünmekten daha kolaydır.

Dildeki “öküz gibi güçlü” sözü zamanla bir övgü olmaktan çıkar, bir yönetim biçimine dönüşür. Güç, aklın yerine geçer. Nezaket zayıflık sayılır. Uzlaşma küçümsenir. Tartışma, yerini itişmeye bırakır.

Ve sonra o güçlüler parlamentolara girer.

Orada söz söylemek yerine homurdanırlar. Argüman üretmek yerine sataşırlar. Yasama kürsüsü bir düşünce alanı olmaktan çıkar, bir güç gösterisi meydanına döner. Boynuz metaforu gerçeğe yaklaşır: Birini sözle susturmak yetmez, itibarıyla da ezmek gerekir. Kiminin sesi kesilir, kiminin onuru zedelenir. Politik alan, medeni bir tartışma zemini olmaktan çıkıp ilkel bir üstünlük yarışına döner.

Doğada maymunlar, geyikler, keçiler liderlik için kavga eder. Üstün gelen sürünün başına geçer. Fakat insan toplumu doğa hâliyle yetinmemek için hukuk icat etmiştir, etik geliştirmiştir, kurumlar kurmuştur. Eğer bu kurumlar yalnızca güçlü olanın yumruğunu daha rahat savuracağı platformlara dönüşürse, o zaman inşa edilen medeniyet yalnızca boyanmış bir ahırdan ibaret kalır.

Asıl trajedi şudur: Öküz tarlada üretkendir, parlamentoda değil. İnsan ise parlamentoda üretmek zorundadır: fikir, yasa, çözüm. Eğer bunu yapmıyorsa, evrimsel mesafe kapanmış demektir.

Güç tek başına bir değer değildir. Akıl, hafıza ve sorumlulukla birleşmediğinde yalnızca gürültü üretir. Sürülerin lider seçme içgüdüsü anlaşılabilir; fakat bilinçli toplumların bunu alışkanlık hâline getirmesi, kendi iradesinden vazgeçmesi demektir.

İnsanlığın gerçek sınavı, en güçlü olanı seçmek değil; en ehil, en adil, en akıllı olanı seçebilmektir. Aksi hâlde şehirler büyür, binalar yükselir, ama zihniyet hâlâ çayırda boynuz tokuşturur.

 

10 Ocak 2026 Cumartesi

SOL SOLA KARŞI, HERKES SOLA KARŞI
Venezuela krizi patladığında dünya bir anlığına irkildi. Ama o irkiliş çabuk geçti. Çünkü yaşanan, yeni bir şey değildi. Bu, sola karşı işlenen eski bir suçtu; adı konmamış bir haydutluktu. Küba’dan Kolombiya’ya, Meksika’dan Venezuela’ya uzanan bir hatta, hedef belliydi: sol, sosyalizm, halk iradesi.
Türkiye’de kendini solcu, sosyalist diye tanımlayan partiler de refleks gösterdi. Gösterdi mi gerçekten? Önce Emek Partisi çıktı sokağa. Ardından Türkiye Komünist Partisi. Sonra Türkiye İşçi Partisi… Yüz kişiyi bile bulmayan kortejlerle yürüdüler, bağırdılar, slogan attılar. Ses çoktu, etki yoktu. Gürültü vardı, sonuç yoktu. Venezuela unutuldu. Dünya yoluna devam etti.
Sol yine yalnız kaldı.
Sol yine bölündü.
Sol yine solun karşısında durdu.
Yıllardır aynı hikâye: Bir araya gelemeyen, birleşemeyen, güç olamayan bir sol. Her biri kendi küçük evreninde, kendi dar örgütünde, kendi haklılığını kutsayarak yaşadı. Kızılderili çadırları gibi: Yan yana ama ayrı, yakın ama kopuk. Büyük bir devle savaştıklarını sandılar. O devin adı Amerika’ydı. Oysa karşılarında tek bir dev yoktu.
Karşılarında bir dünya vardı.
Emperyalizm yalnız değildi. Kapitalizm yalnız değildi.
AB, ABD, Rusya… Hepsi aynı masadaydı.
Solun karşısında birleşmişlerdi.
AB’DE KİMLER İKTİDARDA?
1. İtalya: 2022 seçimlerinde, Mussolini hayranı aşırı sağcı Giorgia Meloni büyük bir oy farkıyla seçimi kazandı ve ülkenin ilk kadın başbakanı oldu.
2. İngiltere: 5 Eylül 2022’de yapılan seçimlerde, İşçi Partisi karşısında Muhafazakâr Parti adayı, büyük sermayedar Hint kökenli Rishi Sunak başbakan oldu.
3. Fransa: Yeşiller, Sosyalist Parti, Komünist Parti ve Sosyal ve Ekolojik Yeni Halk Birliği ittifakı 133 milletvekili çıkarırken; “ne sağcı ne solcu” olarak tanımlanan liberal lider Emmanuel Macron %58,5 oy alarak 245 milletvekiliyle birinci parti oldu ve yeniden başkan seçildi.
4. Macaristan: Bu ülkenin seçimleri, Türkiye seçimleriyle neredeyse aynı kaderi paylaşıyor. Muhalefetin oluşturduğu altı partili ittifak —aşırı sağcılar ile sol partilerin birlikte oluşturduğu bir yapı—, 12 yıldır iktidarda olan Fidesz Partisi lideri Viktor Orbán’ı deviremedi ve seçimi kaybetti.
5. Türkiye: manzara daha ağır.
Biat kültürü, siyasetin ana damarı hâline geldi. Tarikatlar liderlerine, cemaatler şeyhlerine teslim oldu. İktidar %52 ile yeniden kuruldu. Ve sol?
Sol yine kendisiyle kavga etti.
Sol yine birbirini suçladı.
Sol yine tarihsel sorumluluktan kaçtı.
Bugün sorun emperyalizmin gücü değil yalnızca. Asıl sorun, solun kendi gücünü inkâr etmesidir. Parçalanmış bir sol, sadece kendine yenilir. Birleşemeyen bir sol, halka ulaşamaz. Cesaret göstermeyen bir sol, tarihe iz bırakamaz.
Ve tarih, mazeretleri değil, sonuçları yazar.

 

4 Ocak 2026 Pazar

 

SOL VE SOSYALİSTLER NEREDE?

Donald Trump, tam bir haydut gibi davranarak, yüksek teknolojiyle donatılmış kara, deniz ve hava kuvvetlerini kullanıp Nicolas Maduro’yu yakaladı; bileklerine kelepçe taktırdıktan sonra Meksika, Kolombiya ve Küba gibi ülkelere gözdağı verdi. “Sıra size de gelecek” diyerek açık açık tehdit etti. Ardından sıraladığı bahanelerin arkasına saklanmadan gerçek niyetini ilan etti:
“Venezuela’yı biz yöneteceğiz, petrolünü biz işleteceğiz.”
Yani kısacası, “Venezuela’ya çöktük” dedi.

Oysa bu niyet başından beri gizli değildi. Biz bunu zaten biliyorduk. Emperyalizmin Orta Doğu’daki Irak, Suudi Arabistan ve İran üzerindeki esas hedefi; bu ülkelerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını yağmalamaktı. Trump bu arada, İsrail’in de hedefinde olan İran’ı ihmal etmedi; onu da açıkça tehdit etti.

Dünya ülkelerinin liderleri ise bu filmi izler gibi seyretti. Kimi alkışladı, kimi korkudan titredi; çoğu sesini bile çıkaramadı.

Peki bu sırada sol ve sosyalistler neredeydi?
Hani “bizi yutmak isteyen kapitalizme, bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı birleşelim” diyenler neredeydi?

Üç gündür bu açık saldırı karşısında kimseden tek bir itiraz sesi çıkmıyor. Kimse bunun yalnızca bir ülkeye değil, doğrudan sola ve sosyalizme yönelmiş bir saldırı olduğunun farkında değil mi?

Nerede sol, nerede sosyalistler?
Bekliyordum ki, cumartesi olmazsa pazar günü, başta Avrupa solu olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki solcular birleşip meydanlara dökülsün. Ama görüyorum ki meydanlar bomboş. Trump hâlâ konuşuyor, herkes hâlâ onun ağzına bakıyor.

Yazıklar olsun bu sessizliğe.
Yazıklar olsun sola ve solculara.

30 Aralık 2025 Salı

 

2026: HADIM YILI MI OLSA?

Bu ülkede bir yılın adını iktidar koyuyorsa, insan ister istemez ürküyor. Çünkü tecrübe konuşuyor. “Aile Yılı” deniyor, aile içinde kadınlar öldürülüyor. “Emekliler Yılı” deniyor, emekli açlığa mahkûm ediliyor. İsimle gerçek arasındaki uçurum büyüdükçe, geriye yalnızca istatistikler kalıyor. Soğuk, kanlı ve inkâr edilemez istatistikler…

Her yıl dört yüzü aşkın kadın öldürülüyor. Bu rakamlar münferit değil, tesadüf değil, “bireysel cinnet” hiç değil. Bu, sistematik bir çöküşün fotoğrafıdır. Ve bu fotoğrafta fail çoğu zaman tanıdık biridir: koca, eski eş, sevgili, oğul… Yani “aile”nin ta kendisi.

Soruyorum: Kadınların en güvende olması gereken yer, neden en tehlikeli mekâna dönüştü?

İktidar yıllardır aynı masalı anlatıyor: “Ceza artırıldı”, “yasa var”, “hapis var.” Peki sonuç? Tecavüze yeltenen duruyor mu? Kadın cinayetleri azalıyor mu? Hayır. Çünkü bu ülkede suçtan çok, suçlu korunuyor. Kravat takana indirim, “iyi hâl” diyene af, “pişmanım” diyene kapı aralanıyor. Kadın toprağa girerken, fail mahkeme salonunda gülümsüyor.

O hâlde soruyu tersinden sormak gerekiyor:
Cezalar gerçekten caydırıcı mı, yoksa sadece kâğıt üzerinde mi?

Bazı ülkelerde kadınlara recm cezası uygulanabiliyor. Bu çağ dışı vahşeti savunmuyorum; tam tersine, onun yarattığı adaletsizliği işaret ediyorum. Madem bu kadar acımasız uygulamalar “inanç” adı altında meşrulaştırılabiliyor, o zaman erkek şiddetinin karşılığı neden hâlâ bu kadar hafif? Tecavüze yeltenenin hayatı neden kutsal, kadınınki neden değil?

Osmanlı’ya övgü yapmayı sevenlere küçük bir hatırlatma: Saray haremleri hadım edilmiş erkeklerle korunuyordu. Demek ki tarih bile “önleyici tedbir” kavramını bugünkünden daha iyi kavramış. Bugün ise “önlem” denince akla sadece yasaklamak geliyor; oysa yasaklamak yetmiyor, caydırmak gerekiyor.

Belki de bu yüzden 2026 yılı “Hadım Yılı” ilan edilse yeridir. Sembolik olarak bile olsa, erkek şiddetine karşı net bir mesaj verilmiş olur. “Kadına dokunan yanar” denmiş olur. Belki o zaman sokaklar biraz daha güvenli, geceler biraz daha sessiz olur.

Aksi hâlde bu köşe yazıları yazılmaya devam edecek.
İstatistikler uzayacak.
Mezarlıklar dolacak.

Ve biz yine “Aile Yılı” afişlerinin altında kadınların öldürüldüğü bir ülkede yaşamaya devam edeceğiz.

26 Aralık 2025 Cuma

 


BİLİM SANAT VE EDEBİYAT DERNEĞİ 

Değerli yoldaşlar,

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

ELEŞTİRİLER VE ÖNERİLER

Başlıklı konuşmama halk ozanı Mahsuni Şerif’in bir dörtlüğüyle başlamak istiyorum.

              “Seyyah oldum pazar pazar dolaştım.
         Bir tüccara satamadım, ben beni
         Kuzu gibi diyar diyar meleşti

             Bir sürüye katamadım ben beni   Ben Hasan ÇERÇİOĞLU

Bildiğiniz gibi derneğimizin adı **“Bilim, Sanat ve Edebiyat Derneği”**dir. Ancak bilimin yüzü çoğu zaman “soğuk” olarak görülür; ülkemizde de bilime sıcak bakıldığı söylenemez. Başta üniversitelerimiz bilimsel eğitimden uzaklaştırılmış, eğitim ortaçağ kalıntıları tarikat ve cemaatlere teslim edilmiştir. Bilim insanlarımız, kendi alanlarında başarı gösterebilmek için çoğu zaman ülke dışına çıkmak zorunda kalmışlardır. Örneğin, Nobel Ödüllü Aziz Sancar Amerika’da; koronavirüs aşısını geliştiren Uğur Şahin ve Özlem Türeci Almanya’da çalışmalarını sürdürmektedir.

Bunun gibi daha nice bilim insanı üretimlerini yurt dışında devam ettirmek zorunda kalmışlardır. Neden? Diye sorarsanız: ülkede özgürlük yok. Özgür düşünce olmadan, eleştirel düşünce olmadan ne bilim ilerler, ne sanat, ne de edebiyat.

Oysa çağımız bilişim teknoloji çağı, yapay zekâ çağı, üç boyutlu yazıcılar çağı robot teknolojisi çağı, tıpta yapay organ üretim çağı, yapay zekanın insan zekasına  üstün olma çağı, internet çağı, sürücüsüz arabalar çağı, Uçan araçlar teknolojisi çağı, kısacası BİLİM Çağı, bilim çağından geri kalmamalıyız.

Derneğimizin en önemli kavramı da “Bilim”dir. Ancak ülkemizde bilime yönelik soğukluk ne yazık ki derneğimize ve üyelerimizin ilgi düzeyine de yansımıştır. Bir tesadüf sonucu “Bilim ve Bilimin Gelişimi” üzerine bir sunum yapma görevi bana verilmişti. Fakat sunum günü yönetimden dört-beş kişi, iki müzisyen bağlamacı, ailemden birkaç kişi olmak üzere toplam on kişi bile değildik. İşte derneğimiz üyelerinden bilime gösterilen ilgi, verilen değer bu kadardı.

Bugün Avrupa uygarlığı “Aydınlanma”sını İbn Rüşd’ün rasyonel mirasıyla kurmuştur. Biz ise İmam Gazali’nin akıl ve bilimi ikinci plana atan karanlık mirasının gölgesinden hâlâ çıkabilmiş değiliz. Bu zihinsel tıkanıklık yalnızca bilimde değil, edebiyat anlayışımızda da kendini göstermektedir. Bilginin yerine duygusal iç döküşü yücelten bir yaklaşım toplumsal ilerlemeye katkı sunamaz.

İlk çağda Sokrates’in bilim anlayışını,  Eflatun’un demokrasi düşüncesini;  çağımızda 2050 yılında Ay’da, 2100 yılında Mars’ta kentlerin kurulacağını; yakın gelecekte beyindeki hasarlı genlerin yenileriyle değiştirileceğini; Ünlü Fizikçi Stephan Hawking dediği gibi zenginler tarafından “insanüstü bir ırk” yaratabileceğini diğer insanların savaşlarla ve bulaşıcı hastalıklarla yok edileceğini ya da köleleştirileceğini; yeni tip insanüstü ırkının ömrü 350–400 yıla çıkabileceği konularını kapsayan bir sunumu kim dinlemeye gelir ki? Varsın şair olsun, şiir okunsun yeter… Oysa unutulmamalıdır ki dünya bilimle hareket ediyor, bilim üzerinde dönüyor.

Buna karşılık sıradan bir şiir etkinliği düzenlenseydi, salon tıklım tıklım dolacak, hatta salon dar gelecek, şairler Mülkiyeliler Birliği salonunu dolduracaklardı..

Bu nedenle derneğimiz, bir şairler derneğinden öteye geçememiş; ağırlığını şiire vermiştir. Her üç kişiden beşinin kendini şair ilan ettiği bir ülkede elbette bilim değil, şiir öne çıkacaktır. Etkinliklerin yüzde doksanının şiire ayrılmasının nedeni de budur. Bilime, romana, öyküye, tiyatroya neredeyse hiç yer verilmemiştir.

Oysa edebiyat denildiğinde akla ilk roman gelir; ardından öykü ve tiyatro gelir. Buna rağmen derneğimiz roman, öykü ve tiyatrodan uzak durmuş; bu alanlara neredeyse hiç yer vermemiştir. Dünya edebiyatına baktığımızda 1605’ten bu yana Cervantes’in Don Kişot’u; 1719’dan bu yana Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’su; Gorki, Gogol, Tolstoy, Dostoyevski, Çehov, Dickens, Austen, Conrad, Balzac, Wilde, Victor Hugo, Flaubert, Stendhal, Maupassant ve Zola gibi yazarların miras bıraktığı eserler edebiyat değilse nedir? Bunları nereye koyacağız, neden okuyoruz?

Bugün dünya edebiyatı yalnızca şiirle değil; romanla, öyküyle, tiyatroyla ve eleştirel düşüncenin taşıyıcısı olan kuramsal metinlerle şekillenmiştir. Ancak derneğimiz bu tarihsel birikimin dışında kalmış; edebiyatı yalnızca şiirden ibaret gören dar bir anlayışa teslim olmuştur.

Derneğimizin etkinlik çizelgesine baktığımızda; bilimin ve edebiyatın omurgasını oluşturan bu alanların sistematik biçimde dışlandığını görüyoruz. Bu yalnızca bir ihmâl değil; bilgi üretimine karşı bir direnç, bir tür anti-entelektüel tutumdur. Şiirin kutsanması, romanın ve bilimin göz ardı edilmesi; yüzeysel olanın, derin olanı bastırdığı, popüler olanın, nitelikli olanı dışladığı bir kültürel çarpılmayı işaret eder.

Hepimizin bildiği Dreyfus davası,  değil Fransa’da, tüm dünyada tartışma yaratmış, Fransa’yı adamakıllı sarsmış; siyasi, hukuki ve askeri bir skandal olmuştur.  Edebiyatçı Zola’nın  “suçluyorum”  adıyla yazdığı makale ile edebiyatın tarih değiştirebilecek gücü olduğunu göstermiştir. Bizde de 1922’de yayınlanan Çalıkuşu, Mustafa Kemal’i çok etkilemiş, roman cumhuriyet sonrası yaptığı yeniliklerde Atatürk’e ilham kaynağı olmuştur. Bunlar edebiyatın siyaset karşısında kazandığı zaferlerdir. Onun için derneğin edebiyata hiç yer vermemesi büyük haksızlıktır.

Bir dernek adında “Bilim, Sanat ve Edebiyat” sözcüklerini taşıyorsa, sorumluluğu sıradan bir şiir kulübünden çok daha büyüktür. Bu dernek bilimi merkeze almalı; romanı, araştırmayı, tiyatroyu ve düşünsel üretimi teşvik etmeli; topluma öncülük edecek nitelikli çalışmalar üretmelidir. Buna karşın biz, salonu dolduran üç-beş şairin alkışına sığınmayı yeterli sayıyor; bilimin “soğuk yüzünden” kaçarken aslında kendi geleceğimizi soğutuyoruz.

Oysa biliyoruz ki medeniyet şiir okunarak değil; bilim üretilerek, roman yazılarak, eleştirinin ışığıyla yol alınarak kurulur. Eğer derneğimiz bu çizgiyi benimsemiyorsa, adıyla taşıdığı sorumluluğa ihanet ediyor demektir.

Türk edebiyatına baktığımızda Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sı, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı, Yaşar Kemal’in İnce Memed’i, Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde’si, Kemal Tahir’in Devlet Ana’sı, Yakup Kadri’nin Yaban’ı, Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnusu edebiyat değilse nedir?

Hikâyeciliğimiz de güçlüdür: Dede Korkut Hikâyeleri’nden başlayıp Sami Paşazade Sezai, Sait Faik, Sabahattin Ali, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin, Tarık Buğra, Oğuz Atay, Adalet Ağaoğlu ve Füruzan’a uzanan bir zincir… Bunlar edebiyat değilse nedir?

Edebiyatın temel taşlarından biri de tiyatrodur. Derneğimiz bilimde, romanda ve öyküde olduğu gibi tiyatroya da uzak kalmıştır. Oysa Lüküs Hayat, Cibali Karakolu, Kanlı Nigar, Yedi Kocalı Hürmüz, Paydos, Keşanlı Ali Destanı, Şair Evlenmesi, Toros Canavarı, Köşe Başı, İstanbul Efendisi, Fehim Paşa Konağı gibi eserler tiyatromuzun köşe taşlarıdır.

Derneğin uygulamaları içinde bilim yoksa edebiyat yoksa neden adına “bilim” ve “edebiyat” densin ki? Adı “Şairler Derneği” ya da “Ozanlar Derneği” olsa daha doğru olmaz mı? “Bilim, Sanat ve Edebiyat Derneği” adını taşımak bu üç alana da eşit mesafede durmayı gerektirmez mi?

1. Savaşlar ve Barış

Dünyamız üzerinde, aç gözlülük, sömürü, kin, şiddet, kıyım, kardeş katilliği, kitlesel katliamlar sürüp gidiyor. Güneyimizde ve kuzeyimizde bazı ülkelerde iç savaşlar; bazılarında emperyalist savaşlar sürüyor. Bu savaşlar zaman zaman ülkemizi de tehdit edecek kadar yaklaşmıştır. Savaşlar toplumları olduğu kadar edebiyatı da derinden etkiler. Bizde Kurtuluş Savaşı’nın, dünyada Tolstoy’un Savaş ve Barış’ının etkisi ortadadır.

Derneğimiz bu konuda da yeterince duyarlılık göstermemiştir.

Tarih boyunca “Tanrı adına” hareket ettiğini iddia eden güçlerin, dünyayı kana buladığına şahit olduk. Naziler’den Hiroşima ve Nagazaki’ye; bugün Gazze, Filistin ve Ukrayna’da yaşananlara kadar aynı dehşet sürüyor.

Peki, insanlık savaşa karşı ne yapmalı? Edebiyatın görevi nedir?

Latin Amerika halkı gibi hissetmeliyiz; Afrikalı gibi düşünmeliyiz; Afganlı, Iraklı, Suriyeli, Gazeli gibi savaşı yaşamalıyız—kısacası insan olmalıyız. Kapitalizmin ve emperyalizmin yıkıcılığına karşı durmak, artık kutsal bir görevdir; bu görev kültürün, sanatın ve edebiyatın da görevidir.

ABD uçaklarıyla, gemileriyle, bombalarıyla gelebilir; fakat biz de edebiyatımızla, sanatımızla, vicdanımızla karşılarında dimdik durmalıyız. Savaş geçici, edebiyat kalıcıdır. Savaş yıkarsa sanat inşa eder; savaş öldürürse edebiyat yaşatır; savaş susturursa şiir konuşturur.

Bazı büyük ustaların sözlerini hatırlayalım:

Victor Hugo: “Barış, her şeyi hazmeden mutluluktur.”

Brecht: “Bir gün gelecek, ‘Silahları bırakın’ diyecek insanlık.”

 Aytmatov: “Korkuyla değil, cesaretle savaşın karşısında durmalıyız.”

         Tolstoy: “İnsan, inanmadığı bir şey uğruna acı çekeceğine; inandığı bir dava uğruna ölse daha iyidir.”

2. Göçler ve Doğal Afetler

Göçler ve doğal afetler insanlık tarihinin en ağır sınavlarındandır. Tepetaklak olan yaşamları, yıkılan düzenleri ve değişen kültürleri en iyi edebiyat anlatır. Göç yalnızca yer değiştirme değildir; insanın belleğini, acısını, umudunu ve geleceğini sırtına yükleyerek yeni bir hayata doğru yürüyüşüdür.

Anadolu’nun göç tarihi Rumeli’den, Kafkasya’dan, Balkanlar’dan gelenler; Almanya’ya işçi olarak gidenler; köyden kente göç edenler ve savaşlardan kaçıp sığınanlarla doludur. Her biri bir hikâye, bir roman, bir edebiyattır.

Nazım Hikmet’ten Yaşar Kemal’e; Orhan Kemal’den Sevgi Soysal ve Füruzan’a kadar pek çok yazar bu göçlerin izlerini anlatmıştır.

Doğal afetler de toplumları derinden sarsar: Depremler, seller, yangınlar, kuraklıklar… Bunlar yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal yıkımlardır. İnsanların hafızasında açtığı yaralar romanlara, şiirlere, ağıtlara taşınır.

Edebiyat, tüm bu felaketlerin ardından bir tanıklık bırakır. Çünkü unutursak yeniden yaşarız; hatırlarsak yüzleşiriz; yüzleşirsek yeniden ayağa kalkarız.

Bilimle, sanatla ve edebiyatla uğraşan her kurum gibi derneğimizin de bu konuları gündemde tutması gerekir. Çünkü yaraları yalnızca tıp değil; kültür, sanat ve söz de iyileştirir. Kısacası edebiyat da iyileştirir.

Unutmayalım: Savaşlar, göçler ve afetler dünyayı karartır; fakat insanı ayakta tutan yine insanın yarattığı kültürdür, edebiyattır.

Derneğimizin görevi bu yaraları görünür kılmak, tartışmak, hafızayı diri tutmak; bilimin, sanatın ve edebiyatın iyileştirici gücünü topluma sunmaktır.

Değerli yoldaşlar,

Bugün konuştuğumuz her konu yalnızca teorik bir tartışma değildir. Bilimin, sanatın ve edebiyatın taşıdığı sorumluluk; geçmişin tanıklığı ile geleceğin inşası arasında bir köprüdür. Derneğimizin adının ağırlığı büyüktür.

 “Bilim, Sanat ve Edebiyat Derneği” adını taşımak; bu üç alanın her birine emek vermeyi, alan açmayı, üretmeyi ve topluma ışık tutmayı zorunlu kılar.

Bilim insanlığın aklıdır, Sanat insanlığın vicdanıdır, Edebiyat insanlığın hafızasıdır.

Bir kurum aklı ihmal ederek ilerleyemez; vicdanı yok sayarak yaşayamaz; hafızayı görmezden gelerek var olamaz.

Bu nedenle, derneğimiz artık bir tercihle değil, bir zorunlulukla karşı karşıyadır:
Bilimi, sanatı ve edebiyatı yeniden hak ettikleri yere koymak zorundayız.

Bizler şiiri seviyoruz; şiir bu toprakların en güçlü damarlarından biridir. Ancak yalnızca şiire yaslanarak yol alınamaz.

Roman olmadan toplumun aynası eksik kalır. Öykü olmadan yaşamın ayrıntıları kaybolur.  Tiyatro olmadan sahnedeki yüzleşme gerçekleşmez. Bilim olmadan geleceği kuramayız. Sanat olmadan insan kalamayız.

Görevimiz; bu alanların her birine kapı açmak, çalışmalar yapmak, etkinlikler düzenlemek, gençleri teşvik etmek ve derneğimizi bir kültür merkezi, bir düşünce evi, bir üretim alanına dönüştürmektir.

Unutmayalım:  Bilim karanlığa karşı bilgidir. Sanat kötülüğe karşı vicdandır.  Edebiyat zulme karşı hafızadır.

         Bugün dünya savaşlarla, göçlerle, afetlerle sarsılırken; toplumlar yoksulluk, baskı ve adaletsizlikle mücadele ederken; insanlık geleceğini sorgularken bir derneğin bile söyleyecek sözü vardır. Bizim sözümüz kalemimiz, sesimiz ve vicdanımız olmalıdır.

Çünkü hiçbir bomba, hiçbir tank, hiçbir baskı;

– bir şiirin direncini,– bir romanın kalıcılığını,– bir sanat eserinin yankısını yok edemez.

Biz edebiyatla insan kalırız;  sanatla yumuşarız; bilimle ilerleriz.

Derneğimiz bu doğrultuda çalışırsa, bir kültür merkezi, bir düşünce evi ve bir üretim alanı hâline gelebilir.

Nazım’ın sözleriyle bitirmek istiyorum:

“Bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçe sine yaşamak için…”

İşte bu nedenle derneğimiz bir ağacın gövdesi kadar güçlü, bir ormanın nefesi kadar çoğul olmalıdır.

Hepinizi sevgiyle ve saygıyla selamlar yeni yılınızı kutlar barış ve mutluluklar dilerim. 27. 12. 2025

Hasan ÇERÇİOĞLU

19 Aralık 2025 Cuma

 

ANAMLI YILLAR – 6

Zaman ne kadar hızlı geçiyor anacığım… Su gibi akıp gidiyor; hiçbir güç onu durduramıyor. İnsanlar zamanın nasıl geçtiğini fark etmez, tarihin nasıl aktığını da çoğu zaman bilmezler. Ama ben bilirim. Bugün 19-20 Aralık; Maraş katliamının 47.yıl dönümü senin de aramızdan ayrılışının on  altıncı  yıl dönümü.

Ne seni unutabildim ne Maraş katliamını ne de o günleri… O günler içimde derin izler bıraktı.

Maraş Katliamının üzerinden 47 yıl geçti. 19 Aralık 1978'de başlayıp, 26 Aralık 1978 'e kadar devam eden devlet içinde örgütlü yapıların eliyle 7 günde gerçekleşen Maraş Katliamında 120 kişi vahşi yöntemler kullanılarak katledildi, binin üzerinde insan yaralandı.  552 ev yakılarak tahrip edildi. 289 işyeri yağmalandı. Ne kadar acı bir tablo…O günleri birlikte yaşamış birlikte üzülmüştük. Maraş katliamı 12 Eylül 1980 darbesinin taşlarını döşemişti.

Darbe yapıldığı yıl Karayolları 4. Bölge Müdürlüğünde kontrol mühendisi olarak çalışıyordum. Aynı zamanda TMMOB’ye bağlı İnşaat Mühendisleri Odası yönetiminde görev alıyordum. Darbe olunca hakkımızda davalar açıldı; Karayollarından görevden uzaklaştırıldım, işsiz kaldım. Hatırlıyor musun anacığım o günleri? Ne büyük sıkıntılar çekmiştik…

6 Kasım 1983 seçimlerinde ANAP yüzde 45 oy alarak tek başına iktidar oldu; Turgut Özal hükûmeti kurdu. Turgut, Korkut ve Yusuf Özal üç kardeşti. Üçü de adeta başbakan gibi hüküm sürüyordu. Sırtlarını Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e dayamışlardı; öyle yetkili, öyle havalıydılar ki anlatamam… İşte o günleri hiç unutmadım. İçimde derin bir iz bıraktılar.

Ben işsiz iş ararken Yusuf Özal’dan haber salındı:
“Ne kadar Malatyalı teknik eleman varsa gelsin, birlikte çalışalım.”

Hemşerimiz Hacı Mordoğan bu çağrıyı duymuş, Köy Hizmetlerinde daire başkanı olmuştu. Tesadüfen karşılaştık.
“Yusuf Özal haber gönderdi,” dedi. “Ben gittim, daire başkanı oldum. Sen de git; sana da bir makam ya da bir iş verirler.”

Ama o günkü koşullarda delikanlılığıma, devrimciliğime yediremedim. Arkadaşlarımın çoğu cezaevindeyken, işkenceden geçerken; her an tutuklanabilirim korkusuyla yaşarken Özal’ın hizmetine girmeyi onuruma sığdıramadım.
“İşsiz gezerim, aç kalırım ama Özalların hizmetinde çalışmam,” dedim ve gitmedim.

Sonradan duydum ki, devrimci geçinip mangalda kül bırakmayan pek çok kişi fırsat düşmüş gibi Özal’a koşmuş. Kimi genel müdür, kimi daire başkanı, en düşüğü bölge müdürü olmuş. Hatta kimileri çocuklarına Özal’ı kirve tutmuş, görkemli sünnet düğünleri yapmış. Özal da kirveliğin karşılığını vermiş; kirvelerini yüklenici yapmış, birkaç yıl içinde holding sahibi etmişti.

“Benim memurum işini bilir” sözüyle de iş adamlarına, bürokratlara, teknik elemanlara gün doğmuştu. Allah “yürü kulum” demiş, yürümüşlerdi.

Ben ise Afşin-Elbistan Termik Santrali’nde bir müşavirlik firmasında iş buldum. Elbistan’a gittim, orada çalışmaya başladım.

1991’de seçimler yapıldı. Biz de SHP için çalıştık. “Kenan Evren faşisti gitsin de kim gelirse gelsin,” dedik. Çankaya’da, Mamak’ta yol boyu afişler astık; Kızılay’da bildiriler dağıttık. Sonunda DYP çoğunluğu aldı. Hükûmeti kurma görevi Süleyman Demirel’e verildi. Demirel, DYP–SHP koalisyon hükûmetini 20 Kasım 1991’de kurdu. SHP Genel Başkanı Erdal İnönü Başbakan Yardımcısı oldu. Malatyalı Seyfi Oktay’ın SHP’den Adalet Bakanı olduğunu duyunca sevindim; çünkü Seyfi Bey’i önceden tanıyordum.

Dalokay Ankara Belediye Başkanıyken EGO Genel Müdürlüğünde birlikte çalışmıştık. O murakıptı, ben yatırımlarda mühendistim. İki Malatyalı hemşeriydik. Ara sıra bir araya gelir, çay içer, bazen birlikte yemeğe giderdik.

Elbistan’da işimden, arkadaşlarımdan memnundum. Maaşım da iyiydi. Ama tek sıkıntım vardı: Çoluk çocuktan uzaktım. Çocuklar Ankara’daydı, ben Elbistan’da… On beş günde bir ancak Ankara’ya gelebiliyordum.

O sırada Onur Kumbaracıbaşı Bayındırlık ve İskân Bakanı olmuştu.
“Bir Seyfi Oktay’a gideyim,” dedim. “Belki Onur Kumbaracıbaşı’nı arar da Karayollarına geri dönerim.”

Bir günlük izin aldım, Ankara’ya geldim. Akşam aile içinde konuştuk. Eşim ve çocuklar sevindi. Annem ise pek sevinmedi.

“Oğlum,” dedi,
“Ankara’da çalışmak istiyordun da neden Yusuf Özal’a gitmedin? Gitseydin ne olurdu? Devrimciliğini elinden mi alırdı? Bakalım senin Seyfi dediğin hemşerin sana ne kadar sahip çıkacak.”

“Ne olacak ana,” dedim. “Olmazsa geri işime dönerim. Kaybım yok. İşten de ayrılmıyorum.”

“Sen bilirsin,” dedi.

Ertesi gün giyindim, kuşandım; doğru Adalet Bakanlığına gittim. Sekreterlikten izin alıp içeri girdim. Seyfi Bey’i adalet makamında görünce gururlandım. Hemşerim Adalet Bakanı olmuştu; insan sevinmez mi?

Kendi kendime, “Beni görünce yerinden kalkacak, sarılacak,” diye düşündüm. Kapıyı çaldım; “gel” denmesini beklemeden içeri girdim. Karşısında birkaç kişi vardı, sohbet ediyordu. Benim girdiğimi fark etmedi sandım. Bir süre ayakta bekledim. Göz ucuyla beni görünce, isteksizce:
“Buyurun, oturun,” dedi.

Beş on dakika sonra bana döndü. Hal hatır soracak sandım. Sormadı.

“Sayın Bakan,” dedim, “beni hatırlayamadınız galiba. EGO’da birlikte çalışmıştık. Ben yatırımlardaydım, siz murakıptınız. Seçim zamanı Akay’daki büronuza da gelmiştim.”

“Yok,” dedi, “hatırlayamadım. Ne için gelmiştiniz?”

“Efendim,” dedim, “12 Eylül darbesinden sonra Karayolları 4. Bölgedeki görevimden uzaklaştırıldım. Bayındırlık Bakanına ya da Karayolları Genel Müdürüne bir telefon açsanız da tekrar görevime dönebilsem…”

“Adınız neydi?” diye sordu.

“Hasan.”

“Hasancığım,” dedi, “sen Karayolları Genel Müdürlüğüne git, yerini yap. Ben sonra genel müdürü arar, işini hallederim.”

İçimden bir öfke yükseldi. “Ben Karayollarına gidip işimi kendim halledeceksem, senin yanında ne işim var?” diye düşündüm.

“Yani öyle mi diyorsunuz?” dedim.

“Evet, tam olarak öyle,” deyince ayağa kalktım. Büyük bir sinirle kendimi dışarı attım. Bir de “Hasancığım” diyor; kibarlıktan da vazgeçmiyor.
“Senin kibarlığına tüküreyim,” diye söylene söylene birkaç küfür savurdum, bakanlıktan ayrıldım.

Koridor boyunca yürürken içimde bir şeylerin koptuğunu hissediyordum. Yıllar önce birlikte çalıştığım, aynı masada çay içtiğim, aynı memleketten olduğum birinin, şimdi beni tanımazlıktan gelmesi canımı yakmıştı. Asıl yaralayan ise makamın, insanın hafızasını da vicdanını da bu kadar hızlı silmesiydi. Kapıdan çıkarken annemin sözleri kulaklarımda çınlıyordu:
“Özal’a gitseydin ne olurdu?”

İşte oluyordu ana…
İnsan, bir kapının eşiğinde ne olduğunu daha iyi anlıyor.

Dışarı çıktığımda hava soğuktu. Ankara ayazı yüzüme vuruyor, ama içimdeki öfkeyi soğutmaya yetmiyordu. Kızılay’a doğru yürüdüm. Afiş astığımız, bildiri dağıttığımız sokaklardan geçtim. Bir zamanlar umutla doldurduğumuz meydanlar şimdi bana daha da yalnız görünüyordu. “Faşist gitsin de kim gelirse gelsin” demiştik; giden gitmişti ama gelenlerin çoğu, gideni aratmayacak kadar uzaklaşmıştı halktan.

Akşam eve döndüğümde kimseye bir şey anlatmadım. Annem yüzüme baktı, anlamıştı.
“Oldu mu?” diye sormadı.
Ben de anlatmadım. Sessizlik bazen en doğru cevaptır.

Ertesi gün Elbistan’a geri döndüm. İşime, arkadaşlarıma, yalnızlığıma… Ama içimde artık başka bir ağırlık vardı. Bir kez daha öğrenmiştim: Bu ülkede liyakat değil sadakat, emek değil biat, geçmiş değil çıkar hatırlanıyordu.

Ben yine bildiğim yerden yürüdüm. Ne kimsenin kapısında eğildim ne de adımı küçülttüm. Belki kaybettim ama kendimi kaybetmedim.

Zaman geçti anacığım…
Su gibi aktı gitti.
Ama bazı günler vardır ki, üzerinden yıllar geçse de insanın içinden hiç çıkmaz.
Bu yaşadıklarım da onlardan biri oldu.