13 Ekim 2026 Salı

 

SUUDİLERİN UĞRUNA ÖLÜME GİTMEK!

Bir kral için millî yas ilan edenler, şimdi de hangi gerekçeyle insanlarımızı ölüme göndermek istiyor?

Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdülaziz El Suud'un 23 Ocak 2015 tarihinde hayatını kaybetmesinin ardından, Türkiye'de 24 Ocak 2015 günü bir günlük millî yas ilan edilmişti. O gün de sormuştuk: Bu yas neyin nesiydi? Türkiye Cumhuriyeti'nin yurttaşları olarak neden başka bir ülkenin kralının ölümünün ardından millî yas tutuyorduk?

Ülkemizde yıllar boyunca katliamlar yaşandı; depremlerde, sel felaketlerinde, yangınlarda binlerce insanımız hayatını kaybetti. İnsanlarımızın acıları yüreklerimizi dağladı. Anneler evlatsız, çocuklar babasız kaldı. Ocaklara ateş düştü, hayatlar yarım kaldı. Buna rağmen, bu acıların her biri için aynı ölçüde bir günlük millî yas ilan edildiğini görmedik. Ama konu Suudi Arabistan Kralı olunca millî yas ilan edildi.

Peki, neden?

Bir ülkenin yöneticileri, başka bir ülkenin kralının ölümünü kendi yurttaşlarının acılarından daha fazla önemser bir görüntü veriyorsa bunun siyasi ve diplomatik gerekçeleri elbette sorgulanmalıdır. Millî yas, sıradan bir idari karar değildir; toplumun ortak acısını, dayanışmasını ve ortak değerlerini temsil eder. Öyleyse şu soruyu sormak hakkımızdır: Bir kralın ölümü karşısında gösterilen bu hassasiyet, kendi insanlarımızın acıları karşısında neden aynı biçimde gösterilmedi?

O gün de itirazımızı dile getirdik. Bugün de aynı soruyu soruyoruz. Aradan yıllar geçti, ancak tartıştığımız mesele değişmedi: Türkiye'nin dış politikası kimin çıkarlarına göre belirleniyor ve bu politikanın bedelini kimler ödüyor?

SUUDİLERLE YAKINLIK BAŞKA, ÖLÜME GİTMEK BAŞKA!

Bugün de benzer bir anlayışla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Suudi Arabistan'la yapılan anlaşmalar, siyasi yakınlıklar ve diplomatik ilişkiler gerekçe gösterilerek insanlarımızın bir çatışmanın içine sürüklenmesi ihtimali gündeme geldiğinde, buna itiraz etmek en doğal hakkımızdır.

Cumhurbaşkanımızın Suudi yöneticileriyle yakın ilişkileri olabilir. Devletler arasında diplomatik ilişkiler kurulabilir, ekonomik anlaşmalar yapılabilir ve ortak siyasi tutumlar geliştirilebilir. Bunların hepsi tartışılabilir. Ancak yöneticiler arasındaki yakınlık, milyonlarca yurttaşın otomatik olarak aynı siyasi tercihleri benimsemesi anlamına gelmez.

Cumhurbaşkanının bir ülkenin yöneticileriyle yakın olması, benim o ülke uğruna ölmeyi kabul etmem gerektiği anlamına gelmez!

Benim Suudi yöneticileriyle kişisel bir yakınlığım yok. Onlarla aramda beni bir savaşa girmeye mecbur bırakacak herhangi bir bağ da bulunmuyor. Ben bu ülkenin yurttaşıyım. Elbette ülkemin güvenliğini, bağımsızlığını ve halkımızın geleceğini önemsiyorum. Ancak bunlar, gerekçesi açıklanmayan bir savaşın içine girmeyi kabul etmek demek değildir.

Ben Suudiler uğruna ölüme gitmek istemiyorum!

Bu söz, başka halklara düşmanlık anlamına gelmiyor. Suudi halkıyla bir sorunum yok. Hiçbir halkın çocuklarının ölmesini istemediğim gibi kendi ülkemin insanlarının da başka devletlerin siyasi hesapları uğruna hayatlarını kaybetmesini istemiyorum. İtirazım halklara değil; savaş kararlarını kapalı kapılar ardında alan, bu kararların gerekçelerini topluma yeterince açıklamayan ve sonuçlarına başkalarının katlanmasını bekleyen siyasal anlayışadır.

MEKKE ANLAŞMASI KİMİN ÇIKARINA?

Gündeme getirilen Mekke anlaşmasının içeriği, kapsamı ve Türkiye'ye yüklediği sorumluluklar açıkça ortaya konulmadan, kamuoyunun bu anlaşma hakkında sağlıklı bir değerlendirme yapması mümkün değildir.

Bir anlaşmanın adı, imzalandığı yer ya da hangi ülkeler arasında yapıldığı tek başına yeterli değildir. Asıl önemli olan, anlaşmanın hangi yükümlülükleri getirdiği, hangi amaçla imzalandığı, tarafların birbirlerine karşı hangi sorumlulukları üstlendiği ve gerektiğinde Türkiye'nin askerî bir çatışmaya katılmasını öngörüp öngörmediğidir.

Eğer böyle bir askerî yükümlülük söz konusuysa, bunun açıkça belirtilmesi gerekir. Eğer söz konusu değilse, kamuoyunda oluşan kaygılar somut bilgilerle giderilmelidir.

Çünkü bir ülkenin askerî gücünü kullanması, sıradan bir diplomatik tercih değildir. Bu karar, insanların hayatını, ailelerin geleceğini, ülkenin ekonomik kaynaklarını ve toplumun huzurunu doğrudan etkiler. Böyle bir konuda yurttaşların bilgi edinme ve yöneticilerinden hesap sorma hakkı vardır.

Burada benim temel itirazım şudur: Türkiye, kendi güvenliğini doğrudan ilgilendiren somut bir tehdit bulunmadan, başka devletlerin bölgesel çıkarlarını korumak amacıyla bir savaşın içine çekilmemelidir.

Mekke anlaşmasının gerçekten hangi hükümleri içerdiği ve Türkiye'ye ne tür yükümlülükler getirdiği belgeler üzerinden açıklığa kavuşturulmalıdır. Anlaşmanın içeriği kesin olarak ortaya konulmadan, Türkiye'nin mutlaka savaşa gireceğini söylemek de doğru değildir. Ancak böyle bir ihtimal varsa, toplumun bu konuda açık ve doğru biçimde bilgilendirilmesi zorunludur.

Benim kaygım, Türkiye'nin kendi ulusal çıkarları yerine başka devletlerin siyasi ve askerî hesaplarının bir parçası hâline getirilmesidir. Üstelik bu hesapların içinde ABD'nin ve İsrail'in bölgesel çıkarları da bulunuyorsa, Türkiye'nin izleyeceği politikanın bağımsızlığı daha da dikkatle sorgulanmalıdır.

Türkiye'nin dış politikası, başka ülkelerin yöneticilerine duyulan yakınlıkla değil, Türkiye halkının güvenliği, barışı ve bağımsızlığı temelinde belirlenmelidir.

1950: AMERİKA'NIN ÇAĞRISIYLA KORE'YE ASKER GÖNDERMEK GİBİ

Bugün yaşadığımız kaygıları anlamak için geçmişimize bakmakta yarar var. Çünkü tarih, aynı hataların farklı koşullar altında yeniden yapılabileceğini gösteren önemli derslerle doludur.

1950 yılında Türkiye'nin başında Demokrat Parti iktidarının lideri  Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes VARDI.  Adnan Menderes ise 22 Mayıs 1950'de yapılan seçimlerden sonra 22 Mayıs 1950'de göreve başlamıştı. Dolayısıyla Kore'ye asker gönderme kararının alındığı dönemde başbakan Adnan Menderes'ti.

Kore Savaşı, Kuzey Kore'nin Güney Kore'ye saldırmasıyla başladı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Güney Kore'ye yardım çağrısında bulundu. ABD'nin öncülük ettiği Birleşmiş Milletler kuvvetleri çatısı altında çeşitli ülkeler savaşa katıldı. Türkiye de bu çağrı üzerine Kore'ye asker gönderdi.

Ancak burada önemli bir ayrıntı var: Türkiye'nin Kore'ye asker gönderme kararı, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde önceden ayrı bir savaş yetkilendirmesi oylanmadan, hükümet tarafından alındı. Bu durum, kararın demokratik meşruiyeti ve parlamentonun denetimi bakımından yıllardır tartışılan konulardan biridir.

Türkiye'nin Kore'ye asker göndermesi, dönemin dış politika tercihleri açısından yalnızca Güney Kore'ye yardım meselesi değildi. Aynı zamanda Soğuk Savaş'ın başlangıcında Batı Bloku'yla yakınlaşmanın, ABD ile ilişkileri güçlendirmenin ve Türkiye'nin uluslararası konumunu pekiştirmenin bir aracıydı.

Başka bir ifadeyle, Türkiye'nin askerleri binlerce kilometre uzaktaki bir savaş alanına gönderilirken, ülkenin yöneticileri aynı zamanda uluslararası siyasi ve stratejik hesaplar yapıyordu.

Peki, bu hesapların bedelini kim ödedi?

Cepheye gidenler siyasetçiler değildi. Kararları alanlar, savaş alanında siperlere girenler değildi. Kurşunların, bombaların ve ölümün ortasında kalanlar; Anadolu'nun köylerinden, kasabalarından, yoksul ailelerinden gelen gençlerdi.

Türkiye, Kore Savaşı boyunca farklı dönemlerde toplam yaklaşık 21 bin asker gönderdi. İlk Türk Tugayı yaklaşık 5 bin kişiden oluşuyordu. Türk askerleri özellikle Kunuri Muharebesi gibi çetin çatışmalarda ağır kayıplar verdi.

Resmî kayıtlara göre Kore Savaşı'nda 721 Türk askeri hayatını kaybetti; yüzlercesi yaralandı, esir düştü ya da kayboldu. Savaşın ardından yaraları nedeniyle hayatını kaybedenler ve diğer kayıplar da düşünüldüğünde, bu savaşın Türkiye açısından insani bedeli çok ağırdı.

Elbette Kore Savaşı'nın tarihsel koşullarıyla bugün gündeme gelen anlaşmaların koşulları aynı değildir. Her dönemi kendi şartları içinde değerlendirmek gerekir. Ancak aralarında önemli bir ortak soru vardır: Türkiye'nin askerî ve siyasi kararları hangi gerekçelerle alınıyor ve bu kararların insani bedelini kimler ödüyor?

1950'de ABD ile yakınlaşma ve Batı Bloku içinde yer alma hedefi, Türkiye'nin Kore Savaşı'na katılmasında etkiliydi. Bugün de başka devletlerle kurulan siyasi yakınlıkların Türkiye'yi istemediği çatışmalara sürükleyip sürüklemeyeceğini sorgulamak zorundayız.

Dün Kore'ye gönderilen gençlerin, bugün başka bir coğrafyada aynı türden siyasi hesapların bedelini ödemesini istemiyorum.

SAVAŞIN BEDELİNİ NEDEN YOKSULLAR ÖDÜYOR?

Tolstoy'un savaşlar üzerine geliştirdiği düşünceler, bu tartışmada bize önemli bir bakış açısı sunuyor. Savaşların kararını çoğu zaman yöneticiler verir; fakat savaşın ölümcül sonuçları sıradan insanların hayatlarında ortaya çıkar.

Savaş ilan edenlerin çocuklarıyla cepheye gönderilen yoksul köylülerin çocukları aynı koşullarda yaşamaz. Savaşın siyasi kazançlarını elde edenlerle, savaşta evladını kaybeden aileler aynı acıyı paylaşmaz. Birileri siyasi itibar, stratejik üstünlük veya ekonomik çıkar elde etme hesabı yaparken, bir başkasının oğlu bir daha eve dönmemek üzere yola çıkabilir.

Bir anne, oğlunun arkasından son kez el sallarken onun hangi siyasi anlaşmanın, hangi uluslararası ittifakın ve hangi stratejik hesabın uğruna öldüğünü bilmek ister. Bir çocuk, babasının neden geri dönmediğini sorduğunda ona hangi cevabı vereceğiz? Bir eş, hayat arkadaşını kaybettiğinde, geride kalan yılların hesabını kimden soracak?

Savaşın kahramanlık hikâyeleri vardır. Madalyalar verilir, törenler düzenlenir, şehitlerin adları anılır. Elbette hayatını ülkesini savunmak uğruna kaybeden insanlara saygı duyulmalıdır. Ancak kahramanlık söylemi, savaşın gerçek yüzünü gizlemek için kullanılmamalıdır.

Çünkü savaş yalnızca cephede ölenlerden ibaret değildir. Geride kalan annelerin gözyaşı, babasız büyüyen çocuklar, dul kalan eşler, yaralı gaziler, parçalanan aileler ve yıllarca dinmeyen acılar da savaşın bir parçasıdır.

Bir insanın hayatı, yöneticilerin siyasi itibarını yükseltmek veya başka ülkelerle ilişkilerini güçlendirmek için kullanılabilecek sıradan bir araç değildir.

Bu nedenle şu soruyu sormak zorundayız: Savaş kararlarını alanların siyasi ve askerî ihtirasları uğruna insanların hayatları neden heder edilsin?

BENİM İTİRAZIM SAVAŞA VE İNSANLARIN ÖLÜMÜNEDİR!

Ben ülkemi seviyorum. Bu ülkenin insanlarının güven içinde yaşamasını, çocukların savaş korkusu olmadan büyümesini, gençlerin geleceklerini kurabilmesini istiyorum. Türkiye'nin bağımsız, barışçı ve kendi kararlarını kendisi verebilen bir ülke olmasını istiyorum.

Ancak ülkeyi sevmek, yöneticilerin her kararını sorgulamadan kabul etmek değildir. Tam tersine, ülkeyi sevmek; ülkenin insanlarının hayatını tehlikeye atabilecek kararları sorgulamak, yanlış gördüğümüz politikalara itiraz etmek ve hesap sorulmasını istemektir.

Bir ülkenin yurttaşları, kendi güvenlikleri ve gelecekleri söz konusu olduğunda söz sahibi olmalıdır. Ülkeyi yönetenler, askerî yükümlülükler doğurabilecek anlaşmaları ve kararları toplumdan gizleyerek ya da yeterince açıklamadan uygulamaya koymamalıdır.

Türkiye'nin başka ülkelerle dostluk ilişkileri kurmasına karşı değilim. Suudi Arabistan halkıyla da, başka ülkelerin halklarıyla da barış içinde yaşamak isterim. Ama dostluk başka şeydir, başka bir devletin siyasi hesapları uğruna savaşa sürüklenmek başka şeydir.

Benim için asıl mesele, Türkiye'nin kiminle dost olduğu değil; bu dostlukların hangi koşullarda kurulduğu, ülkemize hangi sorumlulukları yüklediği ve halkımıza neye mal olduğudur.

Bir anlaşma Türkiye'nin güvenliğine katkıda bulunuyorsa, bu katkı açıkça anlatılmalıdır. Türkiye'yi bir çatışmaya sürükleme ihtimali taşıyorsa, bunun sonuçları bütün açıklığıyla tartışılmalıdır. İnsanların hayatını ilgilendiren kararlar, birkaç yöneticinin kişisel yakınlıklarına veya siyasi tercihlerine indirgenmemelidir.

Benim talebim açıktır: Türkiye, başka ülkelerin çıkarlarını korumak adına gereksiz savaşlara girmemelidir. Ülkemizin güvenliği doğrudan tehdit altında değilse, diplomasi ve barışçı çözüm yolları sonuna kadar kullanılmalıdır.

Ben Suudiler uğruna ölüme gitmek istemiyorum.

Bunu söylerken ne başka bir halkı küçümsüyorum ne de ülkemin güvenliğini önemsiz görüyorum. Tam tersine, kendi ülkemin insanlarının hayatını önemsediğim için söylüyorum.

Çünkü benim için vatan sevgisi, yalnızca gerektiğinde ölümü göze almak değildir. Vatan sevgisi, insanlarımızın boş yere ölmesini önlemek; gençlerimizin hayatını korumak; annelerin gözyaşını, çocukların yetimliğini ve ailelerin yıkımını mümkün olduğunca engellemektir.

Siyaset insanı yaşatmak için yapılmalıdır; insanları yöneticilerin siyasi hesapları uğruna ölüme göndermek için değil!

İster Kore'de, ister Orta Doğu'da, ister dünyanın başka bir yerinde olsun; savaşların bedelini yoksulların, işçilerin, köylülerin ve emekçilerin ödemesine itiraz ediyorum.

Türkiye'nin geleceğini savaşların değil, barışın; kişisel yakınlıkların değil, halkın çıkarlarının; kapalı kapılar ardında alınan kararların değil, demokratik iradenin belirlemesini istiyorum.

Çünkü hiçbir siyasi anlaşma, hiçbir uluslararası ittifak ve hiçbir yöneticinin kişisel dostluğu, bir insanın hayatından daha değerli değildir.


9 Ekim 2026 Cuma

 

Ölüm Cezası Kaldırıldıktan Sonra Dostoyevski: Hayatın Anlamı Üzerine

Maria Popova


"İnsanlar arasında insan kalabilmek, şartlar ne olursa olsun umutsuzluğa kapılmamak ve cesaretini yitirmemek – işte hayat bundan ibarettir, hayatın yegâne görevi budur."

“Çok çalışmak istiyorum,” diyen genç Fyodor Dostoyevski (1821-1881) yazarlık kariyerine adım atma isteğini göz önünde bulundurarak durumu iyi olmayan annesine ona kitap alması için yalvarırdı. Yirmi yedi yaşındayken Çar rejimi tarafından tehlikeli kabul edilen kitapları toplayan edebiyat grubuna dahil olduğu için tutuklandı. Ölüme mahkûm edildi. 22 Aralık 1849’da kitlelere bir uyarı olsun diye idam edilmek için bir grup başka mahkûmla Saint Petersburg'daki halk meydanına götürüldü. Ölüm cezaları okundu, idam kıyafetleri giydirildi ve haçı öpmelerine izin verildi. İnfazın gerçekleştirileceği kazıkların önünde doğru üçer üçer sıraya girdiler. Altıncı sırada olan Dostoyevski bu dakikaların, yaşadığı son anlar olduğunun farkındaydı.

Son anda Çar’ın hayatlarını bağışladığını belirten bir duyuru yapıldı. Bütün gösteri, yardımsever bir yönetici olduğunu göstermek isteyen Çar’ın elinden çıkmıştı. Gerçek ceza şuydu: Dostoyevski dört yılını Sibirya çalışma kampında geçirecekti, ardından Çar silahlı kuvvetlerinde birkaç yıl zorunlu askerlik yapacaktı. Eline kalemi tekrar alıp yazarlık hayalinin peşinden gitmeye devam ettiğinde kırk yaşındaydı. Yine de ölümün pençesinden kurtulan Dostoyevski’nin üstünden yük kalkmıştı. Dostoyevski önceden planlanmış “infaz” sonrası kardeşi Mikhail’e durumu ve nasıl rahatladığını anlatmak için mektup yazdı:

“Kardeşim! Umutsuz değilim ve cesaretimi kaybetmedim. Hayat her yerde, içimizde, dışarıda. Yanımda daima insanlar olacak ve insanlar arasında insan kalabilmek, şartlar ne olursa olsun umutsuzluğa kapılmamak ve cesaretini yitirmemek – işte hayat bundan ibarettir, hayatın yegâne görevi budur. İşte bunu anladım. Bu düşünce kanıma girdi. Yaratan, sanat ruhunu yaşatan, ruhun yüksek beklentilerine alışan o kafa omuzlarımdan çoktan kesildi. Ama kalpte kalan onun gibi seviyor, acı çekiyor, başkalarına acıyor ve hatırlıyor – işte bu da hayat!”

Yine de varlığının canlandıran gücü – yazar kimliği – onu çaresizliğin derinliklerine çekiyor: “Kalemi elime yeniden alabilecek miyim? Yazamazsam yok olacağım. Elimde kalem olmayacağına on beş yıl hapis yatarım daha iyi.” Ne var ki umudunu geri kazanıp hayatta olduğu için şükrediyor ve mektup şöyle devam ediyor:

“Cesaretimi kaybetmedim, unutma ki umut beni terk etmedi. Bugün ölümün kapısında durduktan sonra bir saatin dörtte üçü boyunca bu düşünceyle yaşadım ve şimdi tekrar hayattayım!”

Daha sonra insanların haklı olma takıntısı ortadan kalkınca iyi yürekli kişilerin arasında sevginin hüküm süreceğini belirtiyor:

“Eğer biri beni kötülükle anarsa ve biriyle tartıştıysam, onda kötü bir izlenim bıraktıysam ona bunları unutmasını söyle. Ona kin gütmüyorum, şu anda geçmişime ait birini sevmek ve ona sarılmak istiyorum …. Geçmişe baktığımda ve boşuna ne kadar zaman harcadığımı, ne kadarının yanılsamalar, yanlışlar ve tembellik içinde kaybolduğunu düşündüğümde, zamana gereken değeri vermediğimi, kalbim ve ruhuma karşı günah işlediğimi gördüğümde kalbim acı çekiyor. Hayat bir hediye, hayat bir mutluluk, her anı sonsuz mutluluk olabilirdi. Si jeunesse savait! [Eğer gençlik bilseydi!]”

Oscar Wilde’ın değişimin verdiği acı üzerine yazmasından yarım yüzyıl önce Dostoyevski bu muhteşem mektubu yazdı:

“Şimdi hayatımı değiştiriyorum yeni bir hayata doğuyorum. Kardeşim! Sana yemin ederim ki umudumu asla yitirmeyeceğim, kalbim ve ruhumun saflığını koruyacağım. Daha iyi olmak için tekrar doğacağım. Bu benim bütün umudum, bütün tesellim. Kazamatta geçen zamanım bana saflıktan uzak olan ihtiyaçlardan uzak durmayı öğretti. Bu olaydan önce kendime pek bakmıyordum. Yoksunluklar beni hiç sıkıntıya sokmuyor, maddi zorlukların beni öldüreceğinden korkma.”

Dostoyevski’nin ünlü eserleri Yeraltından Notlar, Suç ve Ceza ve özellikle Karamazov Kardeşler bu mektupta yer alan düşünceleri yansıtıyor. Kötülüğün her yerde hüküm sürmesine rağmen insanların ve hayatın iyi taraflarını görebilmek, Dostoyevski’nin ölümle yüz yüze kaldıktan sonra kazandığı bir yetenekti. 

Ölüm Cezası Kaldırıldıktan Sonra Dostoyevski: Hayatın Anlamı Üzerine

Maria Popova


"İnsanlar arasında insan kalabilmek, şartlar ne olursa olsun umutsuzluğa kapılmamak ve cesaretini yitirmemek – işte hayat bundan ibarettir, hayatın yegâne görevi budur."

“Çok çalışmak istiyorum,” diyen genç Fyodor Dostoyevski (1821-1881) yazarlık kariyerine adım atma isteğini göz önünde bulundurarak durumu iyi olmayan annesine ona kitap alması için yalvarırdı. Yirmi yedi yaşındayken Çar rejimi tarafından tehlikeli kabul edilen kitapları toplayan edebiyat grubuna dahil olduğu için tutuklandı. Ölüme mahkûm edildi. 22 Aralık 1849’da kitlelere bir uyarı olsun diye idam edilmek için bir grup başka mahkûmla Saint Petersburg'daki halk meydanına götürüldü. Ölüm cezaları okundu, idam kıyafetleri giydirildi ve haçı öpmelerine izin verildi. İnfazın gerçekleştirileceği kazıkların önünde doğru üçer üçer sıraya girdiler. Altıncı sırada olan Dostoyevski bu dakikaların, yaşadığı son anlar olduğunun farkındaydı.

Son anda Çar’ın hayatlarını bağışladığını belirten bir duyuru yapıldı. Bütün gösteri, yardımsever bir yönetici olduğunu göstermek isteyen Çar’ın elinden çıkmıştı. Gerçek ceza şuydu: Dostoyevski dört yılını Sibirya çalışma kampında geçirecekti, ardından Çar silahlı kuvvetlerinde birkaç yıl zorunlu askerlik yapacaktı. Eline kalemi tekrar alıp yazarlık hayalinin peşinden gitmeye devam ettiğinde kırk yaşındaydı. Yine de ölümün pençesinden kurtulan Dostoyevski’nin üstünden yük kalkmıştı. Dostoyevski önceden planlanmış “infaz” sonrası kardeşi Mikhail’e durumu ve nasıl rahatladığını anlatmak için mektup yazdı:

“Kardeşim! Umutsuz değilim ve cesaretimi kaybetmedim. Hayat her yerde, içimizde, dışarıda. Yanımda daima insanlar olacak ve insanlar arasında insan kalabilmek, şartlar ne olursa olsun umutsuzluğa kapılmamak ve cesaretini yitirmemek – işte hayat bundan ibarettir, hayatın yegâne görevi budur. İşte bunu anladım. Bu düşünce kanıma girdi. Yaratan, sanat ruhunu yaşatan, ruhun yüksek beklentilerine alışan o kafa omuzlarımdan çoktan kesildi. Ama kalpte kalan onun gibi seviyor, acı çekiyor, başkalarına acıyor ve hatırlıyor – işte bu da hayat!”

Yine de varlığının canlandıran gücü – yazar kimliği – onu çaresizliğin derinliklerine çekiyor: “Kalemi elime yeniden alabilecek miyim? Yazamazsam yok olacağım. Elimde kalem olmayacağına on beş yıl hapis yatarım daha iyi.” Ne var ki umudunu geri kazanıp hayatta olduğu için şükrediyor ve mektup şöyle devam ediyor:

“Cesaretimi kaybetmedim, unutma ki umut beni terk etmedi. Bugün ölümün kapısında durduktan sonra bir saatin dörtte üçü boyunca bu düşünceyle yaşadım ve şimdi tekrar hayattayım!”

Daha sonra insanların haklı olma takıntısı ortadan kalkınca iyi yürekli kişilerin arasında sevginin hüküm süreceğini belirtiyor:

“Eğer biri beni kötülükle anarsa ve biriyle tartıştıysam, onda kötü bir izlenim bıraktıysam ona bunları unutmasını söyle. Ona kin gütmüyorum, şu anda geçmişime ait birini sevmek ve ona sarılmak istiyorum …. Geçmişe baktığımda ve boşuna ne kadar zaman harcadığımı, ne kadarının yanılsamalar, yanlışlar ve tembellik içinde kaybolduğunu düşündüğümde, zamana gereken değeri vermediğimi, kalbim ve ruhuma karşı günah işlediğimi gördüğümde kalbim acı çekiyor. Hayat bir hediye, hayat bir mutluluk, her anı sonsuz mutluluk olabilirdi. Si jeunesse savait! [Eğer gençlik bilseydi!]”

Oscar Wilde’ın değişimin verdiği acı üzerine yazmasından yarım yüzyıl önce Dostoyevski bu muhteşem mektubu yazdı:

“Şimdi hayatımı değiştiriyorum yeni bir hayata doğuyorum. Kardeşim! Sana yemin ederim ki umudumu asla yitirmeyeceğim, kalbim ve ruhumun saflığını koruyacağım. Daha iyi olmak için tekrar doğacağım. Bu benim bütün umudum, bütün tesellim. Kazamatta geçen zamanım bana saflıktan uzak olan ihtiyaçlardan uzak durmayı öğretti. Bu olaydan önce kendime pek bakmıyordum. Yoksunluklar beni hiç sıkıntıya sokmuyor, maddi zorlukların beni öldüreceğinden korkma.”

Dostoyevski’nin ünlü eserleri Yeraltından Notlar, Suç ve Ceza ve özellikle Karamazov Kardeşler bu mektupta yer alan düşünceleri yansıtıyor. Kötülüğün her yerde hüküm sürmesine rağmen insanların ve hayatın iyi taraflarını görebilmek, Dostoyevski’nin ölümle yüz yüze kaldıktan sonra kazandığı bir yetenekti. 

TOLSTOYDAN BİRAZ BİLGİ VERİR MİSİN

Lev Tolstoy (1828–1910): Hayatı, Eserleri ve Düşünceleri

Açıklama: RACHMANINOFF, THE LAST ROMANTIC MUSIC "TSAR"   : SUNDAY JANUARY 10, 2016 AT 4:00 PM

Açıklama: https://images.openai.com/static-rsc-4/s94txNudyBBYd1xXRGotc-8piv-QbICNSWsx4OCJnEbTpR7rNqY6FdkDvINgS26vBJyMB8r0FQHaSB_-7dy8ieK5Yu1jWfjFa4oUWBsXChZhoLOTzB_5qT9ohfvugUQL4Uw18306K_SNLWQOKF47pXS8BAJRAzJ_iNqow7y4gKg?purpose=inline

Açıklama: Barnes and Noble Collectible Editions for Sale in Downers Grove, IL - OfferUp

6

Lev Nikolayeviç Tolstoy, dünya edebiyatının en büyük romancılarından biridir. 1828 yılında Rusya'da doğmuş, 1910 yılında hayatını kaybetmiştir. İnsan ruhunu, toplumsal eşitsizlikleri, savaşı, yoksulluğu, ahlakı ve insanın yaşam karşısındaki sorumluluğunu eserlerinin merkezine koymuştur.

Tolstoy yalnızca bir romancı değil; aynı zamanda insanın nasıl yaşaması gerektiğini sorgulayan bir düşünürdür. Eserlerinde insanın iç dünyasını, vicdanını ve toplumla çatışmasını büyük bir ustalıkla anlatır.

1. Tolstoy'un hayatı

Tolstoy, Rusya'nın soylu bir ailesinde dünyaya geldi. Çocuk yaşta anne ve babasını kaybetti. Gençlik yıllarında üniversite eğitimi aldı; ancak öğrenimini tamamlamadan ayrıldı.

Bir süre askerlik yaptı ve Kırım Savaşı'na katıldı. Savaşta gördükleri, onun insan doğası ve şiddet üzerine düşüncelerini derinden etkiledi. Savaşın kahramanlık öykülerinin arkasında ölüm, acı ve yıkım olduğunu eserlerinde gösterdi.

İlerleyen yıllarda köylülerin yaşamına, eğitime, yoksulluğa ve toplumsal adaletsizliğe ilgi duydu. Kendi sınıfının ayrıcalıklarını da sorgulamaya başladı.

Tolstoy'un yaşamındaki en önemli çelişkilerden biri şuydu: Bir yanda büyük bir servetin ve soylu bir yaşamın içindeydi; diğer yanda yoksulların, köylülerin ve emekçilerin yaşam koşullarını sorguluyordu.

Ömrünün son dönemlerinde sade bir yaşamı savundu. Şiddete karşı çıktı, vicdanın önemini vurguladı ve insanın başkalarına zarar vermeden yaşaması gerektiğini düşündü. 1910 yılında, 82 yaşındayken hayatını kaybetti.

2. En önemli eserleri

Açıklama: Three Comrades by Erich Maria Remarque: Summary, Bright Episodes & Review

Savaş ve Barış (1869)

Tolstoy'un en büyük eserlerinden biridir. Napolyon Savaşları döneminde Rus toplumunun yaşamını anlatır. Savaşın insanlar üzerindeki etkilerini, aile ilişkilerini, aşkı, ölümü ve tarihin nasıl şekillendiğini ele alır.

Romanın temel sorularından biri şudur: Tarihi gerçekten büyük liderler mi yapar, yoksa milyonlarca insanın eylemleri mi tarihi biçimlendirir?


Anna Karenina (1877)

Aşkı, evliliği, sadakati, toplumsal baskıyı ve bireyin özgürlük arayışını anlatır. Anna'nın kişisel tutkuları ile dönemin toplumsal kuralları arasındaki çatışma, romanın temel eksenidir.

Tolstoy bu eserde yalnızca bir aşk hikâyesi anlatmaz; toplumun insanları nasıl yargıladığını ve bireyin bu baskılar altında nasıl ezilebildiğini de gösterir.


Diriliş (1899)

Tolstoy'un toplumsal eleştirisinin öne çıktığı romanıdır. Adalet sistemini, hapishaneleri, yoksulluğu ve ayrıcalıklı sınıfların ikiyüzlülüğünü sorgular.

Roman, insanın kendi hatalarıyla yüzleşmesini ve ahlaki bir dönüşüm geçirmesini işler.

İvan İlyiç'in Ölümü (1886)

Kısa ama son derece etkileyici bir eserdir. Ölümle yüzleşen bir insanın, yaşamının gerçekten anlamlı olup olmadığını sorgulamasını anlatır.

İnsanların toplumun beklentilerine uygun bir yaşam sürerken kendi gerçek ihtiyaçlarını ve duygularını unutabileceklerini gösterir.

3. Tolstoy'un temel düşünceleri

İnsan sevgisi: Tolstoy'a göre insanın değeri serveti, makamı veya toplumsal konumuyla ölçülemez. İnsan, başkalarına karşı davranışlarıyla anlam kazanır.

Savaş karşıtlığı: Savaşın kahramanlık görüntüsünün arkasındaki acıyı ve yıkımı gösterir. İnsanların siyasi ve askerî ihtiraslar uğruna hayatlarını kaybetmesini sorgular.

Toplumsal adalet: Zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumu, ayrıcalıkları ve insanların emeği üzerindeki eşitsizlikleri eleştirir.

Vicdan ve ahlak: İnsanların yalnızca yasaların ve toplumun kurallarına göre değil, kendi vicdanlarına göre de yaşamlarını sorgulamaları gerektiğini savunur.

Şiddetsizlik: Tolstoy, özellikle yaşamının son döneminde, kötülüğe şiddetle karşılık vermemeyi savundu. Bu düşünceleri Mahatma Gandhi gibi isimleri de etkiledi.

4. Tolstoy neden bugün de okunuyor?

Tolstoy'un eserleri, yazıldığı dönemin çok ötesine geçen sorular sorar:

  • İnsan gerçekten özgür müdür, yoksa toplumun kurallarına mı mahkûmdur?
  • Zenginlik ve başarı, insanı mutlu etmeye yeter mi?
  • Adalet, herkes için eşit midir?
  • Savaşları başlatanların kararlarının bedelini neden sıradan insanlar öder?
  • İnsan, yaşamının sonuna geldiğinde nasıl bir hayat yaşadığını sorgular mı?

Bu soruların bugün de önemini korumasının nedeni, insanın temel çelişkilerinin ortadan kalkmamış olmasıdır.

5. Tolstoy'dan çıkarılabilecek önemli bir düşünce

Tolstoy'un düşüncesini şöyle özetleyebiliriz:

İnsan, hayatını yalnızca kendi çıkarları ve mutluluğu üzerine kurduğunda gerçek anlamı bulamayabilir. Başkalarının acılarını anlamak, adaletsizliğe karşı duyarlı olmak ve kendi vicdanıyla yüzleşmek, insan yaşamını anlamlı kılan temel unsurlardandır.

Bu, Tolstoy'un eserlerinden çıkarılabilecek genel bir yorumdur; doğrudan bir alıntı değildir.

Son olarak: Tolstoy'u yalnızca büyük romanlar yazmış bir edebiyatçı olarak değerlendirmek eksik olur. O, aynı zamanda toplumun değerlerini, iktidarı, zenginliği, savaşı ve insanın vicdanını sorgulayan bir yazardı.

İsterseniz bundan sonraki bölümde Tolstoy'un özellikle toplumsal eşitsizlik, yoksulluk, zenginlerin yaşamı ve emekçilerin sömürülmesi hakkındaki düşüncelerini daha ayrıntılı anlatabilirim.

TOLSTOY: DİN, AHLAK, DEVRİM VE ŞİDDETSİZLİK



4

Tolstoy'un düşünce dünyasını anlamak için onun din, ahlak, devlet ve toplumsal değişim hakkındaki görüşlerini birlikte ele almak gerekir. Çünkü Tolstoy, hayatının ilerleyen dönemlerinde yalnızca edebî eserler yazmakla yetinmemiş; insanın nasıl yaşaması gerektiğini, adaletsizliğe nasıl karşı çıkılacağını ve toplumun nasıl daha adil olabileceğini de sorgulamıştır.

Onun düşünceleri zaman zaman kendi yaşamıyla da çatışmıştır. Büyük bir toprak sahibi olan Tolstoy, bir yandan zenginliğin ve ayrıcalıkların ahlaki temelini sorgularken diğer yandan bu ayrıcalıkların sağladığı olanakların içinde yaşamaya devam etmiştir. Bu çelişki, onu anlamanın önemli anahtarlarından biridir.

1. Tolstoy neden kilise kurumunu eleştirdi?

Tolstoy gençlik yıllarında inanç konusunda arayışlar yaşadı. Özellikle hayatın anlamı, ölüm, insanın sorumluluğu ve kötülüğün kaynağı üzerine düşündü.

1870'li yılların sonlarına doğru yaşadığı manevi bunalım, düşünce dünyasında önemli bir dönüm noktası oldu. Bu dönemi İtiraflarım adlı eserinde anlattı.

Tolstoy, Hristiyanlığın özünde gördüğü sevgi, merhamet ve şiddetsizlik ilkelerini benimsiyordu. Ancak resmî kilisenin öğretileriyle, devletin gücüyle ve savaşın meşrulaştırılmasıyla kurduğu ilişkileri eleştiriyordu.

Ona göre din, yalnızca törenlerden, kurallardan ve dinî otoritelere bağlılıktan ibaret olmamalıydı. İnsanların gündelik yaşamında sevgiye, adalete ve başkalarına zarar vermemeye dönüşmeliydi.

Bu nedenle Tolstoy, Rus Ortodoks Kilisesi'nin otoritesiyle çatıştı. 1901 yılında Rus Ortodoks Kilisesi tarafından aforoz edildi.

Tolstoy'un temel sorusu şuydu: İnsan sevgiyi ve merhameti savunduğunu söylerken nasıl olur da savaşa, baskıya ve başkalarının acı çekmesine göz yumabilir?

2. Tolstoy neden şiddete karşı çıktı?

Açıklama: The Kingdom of God is Within You: or, Christianity Not as a Mystical Doctrine, but as a New Life-Conception | Leo Tolstoy, Count Lyof N. Tolstoi, Aline Delano

Tolstoy'un şiddet karşıtlığı, düşüncelerinin en önemli yönlerinden biridir. Özellikle Tanrı'nın Egemenliği İçinizdedir adlı eserinde, kötülüğe şiddetle karşılık vermeme düşüncesini savundu.

Tolstoy'a göre şiddet, çoğu zaman ortadan kaldırılmak istenen sorunu yeniden üretir. Bir insanın ya da devletin kendi davranışlarını haklı göstermek için şiddete başvurması, başka insanların da şiddeti meşru görmesine yol açabilir.

Bu düşünceyi devlet ve savaş meselesine de uyguladı. Devletin askerî gücünü, cezalandırma kurumlarını ve insanları savaşa gönderen otoriteyi ahlaki açıdan sorguladı.

Ancak burada önemli bir ayrım vardır: Tolstoy'un şiddetsizlik anlayışı, adaletsizlik karşısında sessiz kalmak anlamına gelmez. O, adaletsizliğe karşı çıkarken kullanılan yöntemin de ahlaki olması gerektiğini düşünüyordu.

Bu yaklaşım, özellikle daha sonra Gandhi'nin geliştirdiği şiddetsiz direniş düşüncesi üzerinde etkili oldu.

3. Tolstoy devrime karşı mıydı?

Bu soru, Tolstoy'un düşüncelerini anlamak açısından özellikle önemlidir.

Tolstoy, Rusya'daki toplumsal eşitsizlikleri ve otoriter yönetimi eleştirmiştir. Köylülerin yoksulluğunu, toprak sahiplerinin ayrıcalıklarını ve devletin zor kullanma gücünü sorgulamıştır.

Ancak onun toplumsal değişim anlayışı, devrimci sosyalist düşünceden farklıydı.

Tolstoy, iktidarın yalnızca başka bir grubun eline geçmesinin adaletsizliği kendiliğinden ortadan kaldırmayacağını düşünüyordu. Ona göre insanlar ve kurumlar, zor kullanmaya dayalı ilişkileri sürdürdükleri sürece yeni bir yönetim de eski baskı biçimlerini yeniden üretebilirdi.

Bu nedenle şiddet yoluyla gerçekleştirilen devrimlere mesafeli durdu. Toplumun değişmesi için insanların kendi yaşam biçimlerini değiştirmelerine, ayrıcalıklardan vazgeçmelerine ve şiddeti reddetmelerine önem verdi.

Buradan Tolstoy'un toplumsal değişimi istemediği sonucu çıkarılmamalıdır. Tam tersine, o mevcut toplumsal düzenin birçok yönünü köklü biçimde eleştiriyordu. Fakat değişimin nasıl gerçekleşmesi gerektiği konusunda Marx ve devrimci sosyalistlerden ayrılıyordu.

Tolstoy'un yaklaşımı ile Marx'ın yaklaşımı arasındaki temel fark, toplumsal adaletsizliğin çözümünde hangi mekanizmaların belirleyici olduğuna ilişkin görüşlerinde ortaya çıkar.

  • Marx, üretim ilişkilerini, sınıf çatışmasını ve ekonomik yapıyı merkeze alır.
  • Tolstoy, vicdanı, ahlaki sorumluluğu, sade yaşamı ve şiddetsizliği öne çıkarır.

Bu iki yaklaşımın karşılaştırılması, toplumsal değişim hakkındaki farklı düşünce geleneklerini anlamamıza yardımcı olur.

4. Tolstoy, Gandhi'yi nasıl etkiledi?


Tolstoy'un düşünceleri, Hindistan bağımsızlık hareketinin önderlerinden Mahatma Gandhi üzerinde etkili oldu.

Gandhi, Güney Afrika'da bulunduğu yıllarda Tolstoy'un Tanrı'nın Egemenliği İçinizdedir adlı eserini okudu. Tolstoy'un şiddetsizlik, vicdan ve ahlaki direniş üzerine düşüncelerinden etkilendi.

İki düşünür 1909 yılında mektuplaştı. Gandhi'nin Güney Afrika'da kurduğu Tolstoy Çiftliği de bu düşünsel yakınlığın bir işaretiydi.

Gandhi, şiddetsiz direnişi daha sonra Hindistan'ın bağımsızlık mücadelesinde geniş kitleleri harekete geçiren bir yönteme dönüştürdü.

Bununla birlikte Gandhi'nin düşüncesi yalnızca Tolstoy'dan kaynaklanmıyordu. Hint dinî ve felsefi gelenekleri, başka düşünürler ve Gandhi'nin kendi siyasi deneyimleri de onun yaklaşımının oluşumunda rol oynadı.

Bu tarihsel ilişki bize önemli bir şeyi gösterir: Bir yazarın düşünceleri, kendi yaşadığı dönemi aşarak başka ülkelerdeki toplumsal hareketleri de etkileyebilir.

5. Tolstoy'un kendi hayatındaki büyük çelişki


Tolstoy'un düşüncelerini değerlendirirken onun yaşamındaki çelişkileri göz ardı etmemek gerekir.

Tolstoy soylu bir aileden geliyordu ve büyük bir mülkte yaşıyordu. Buna karşılık, yaşamının ilerleyen dönemlerinde mülkiyetin ahlaki temellerini sorgulamaya, sade yaşamı savunmaya ve köylülerin durumuna daha fazla önem vermeye başladı.

Bu arayış, ailesiyle özellikle servet, mülkiyet ve eserlerinin telif hakları konusunda anlaşmazlıklar yaşamasına yol açtı.

Tolstoy, düşünceleriyle yaşamı arasında daha fazla tutarlılık kurmaya çalışıyordu. Ancak bunu bütünüyle başardığını söylemek güçtür. Ailesinin yaşam koşulları, kendi edebî eserlerinin hakları ve sahip olduğu mülkler, bu çelişkiyi daha da karmaşık hâle getiriyordu.

Burada Tolstoy'u yalnızca yüceltmek ya da eleştirmek yerine, onun yaşadığı çatışmayı anlamak daha öğreticidir.

İnsan, savunduğu düşünceleri kendi yaşamında ne ölçüde uygulayabilir? Tolstoy'un hayatı, bu sorunun kolay bir yanıtı olmadığını gösterir.

6. Tolstoy'un düşüncelerinden bugün ne öğrenebiliriz?

Tolstoy'un düşünceleri bugün de üç temel başlıkta değerlendirilebilir:

Birincisi, vicdan: İnsanlar yalnızca toplumun onayladığı davranışları değil, doğru olup olmadığını düşündükleri davranışları da sorgulamalıdır.

İkincisi, toplumsal sorumluluk: Yoksulluk ve eşitsizlik karşısında yalnızca bireysel başarıya odaklanmak yeterli değildir. İnsanların birbirlerine ve içinde yaşadıkları topluma karşı sorumlulukları vardır.

Üçüncüsü, şiddetsizlik: Bir haksızlığa karşı çıkmakla o haksızlığa benzer yöntemler kullanmak aynı şey değildir. Tolstoy, adalet arayışında kullanılan araçların da sorgulanması gerektiğini savunur.

Bununla birlikte Tolstoy'un yaklaşımının sınırları da tartışılabilir. Şiddetsizliğin her koşulda nasıl uygulanacağı, ağır baskı altında yaşayan insanların kendilerini nasıl koruyacağı ve yapısal eşitsizliklerin yalnızca bireysel ahlaki dönüşümle çözülüp çözülemeyeceği önemli sorulardır.

Bu sorulara verilen yanıtlar farklı olabilir. Tolstoy'un değeri, bütün sorunlara kesin çözümler sunmasından çok, insanları bu sorunlar üzerinde düşünmeye zorlamasında da yatar.

Sonuç: Tolstoy nasıl bir düşünürdü?

Tolstoy, insanı yalnızca bireysel duygularıyla değil, toplum içindeki konumu ve ahlaki sorumluluklarıyla birlikte ele aldı. Savaşın, ekonomik ayrıcalıkların, devletin zor kullanmasının ve toplumsal ikiyüzlülüğün insan yaşamındaki sonuçlarını sorguladı.

Onun düşünceleri Marx'ın sınıf ve üretim ilişkilerine dayalı çözümlemesinden farklıdır. Ancak her iki düşünür de kendi yollarıyla toplumdaki eşitsizlikleri ve insanların bu düzen içindeki konumlarını tartışmaya açmıştır.

Tolstoy'un yaşamından çıkarılabilecek en önemli sorulardan biri şudur:

İnsanın savunduğu adalet, yalnızca sözlerinde mi kalmalıdır, yoksa kendi yaşamında da karşılığını bulmalı mıdır?

Tolstoy'un romanlarını, denemelerini ve yaşamını birlikte okuduğumuzda, bu sorunun onun bütün düşünce dünyasını birbirine bağlayan temel meselelerden biri olduğunu görürüz.

İsterseniz bundan sonraki bölümde Tolstoy'un “İnsan Ne İle Yaşar?”, “Diriliş” ve “İvan İlyiç'in Ölümü” eserlerini tek tek ele alıp, bu eserlerdeki toplumsal eleştiriyi ve insanın iç dünyasına ilişkin düşüncelerini daha ayrıntılı inceleyebiliriz.

DEVAM EDİN LÜTFEN

TOLSTOY'UN ÜÇ BÜYÜK ESERİ: İNSAN, ADALET VE VİCDAN

Tolstoy'un düşünce dünyasını daha iyi anlamak için üç eserini yakından inceleyelim: İnsan Ne İle Yaşar?, Diriliş ve İvan İlyiç'in Ölümü.

Bu üç eser, farklı konuları ele alsa da aynı temel sorunun çevresinde birleşir: İnsan nasıl yaşamalıdır ve yaşadığı hayatın hesabını kendi vicdanına nasıl verebilir?

1. İnsan Ne İle Yaşar? — Sevgi ve dayanışma


Tolstoy'un 1885 yılında yayımlanan bu eseri, kısa bir öykü olmasına rağmen derin bir felsefi anlam taşır.

Öykünün merkezinde, yoksul bir kunduracı olan Simon ve karşılaştığı gizemli bir yabancı vardır. Simon, bu yabancıya yardım eder ve onu evine götürür. Simon'un karısı Matryona başlangıçta yabancıya kuşkuyla yaklaşsa da zamanla ona karşı şefkat gösterir.

Öykü ilerledikçe insan yaşamının temelinde ne bulunduğuna ilişkin sorular ortaya çıkar.

Tolstoy'un bu eserde işlediği üç temel düşünce şunlardır:

  • İnsan, gelecekte kendisini neyin beklediğini bütünüyle bilemez.
  • İnsan, kendi yaşamını sürdürebilmek için başkalarına ihtiyaç duyar.
  • İnsan yaşamının anlamı yalnızca maddi kazançta değil, sevgide ve dayanışmada da bulunur.

Burada Tolstoy'un yoksulluğa bakışı da önemlidir. Öyküde insanlar zenginlikleriyle değil, başkalarına nasıl davrandıklarıyla değerlendirilir.

Eserin temel düşüncesi: İnsan yalnızca kendi çıkarlarını düşünerek yaşayamaz; insan hayatını anlamlı kılan şeylerden biri, başkalarının yaşamına gösterdiği ilgidir.

Bu öykü, Tolstoy'un toplumsal adalet düşüncesini anlamak için iyi bir başlangıçtır. Ancak yoksulluğun yalnızca sevgiyle ortadan kalkabileceğini savunduğu sonucuna varmamak gerekir. Eser, daha çok insanın ahlaki sorumluluğunu ve dayanışmanın değerini vurgular.

2. Diriliş — Adalet sistemi ve toplumsal ikiyüzlülük


Diriliş, 1899 yılında yayımlanmıştır. Tolstoy'un toplumsal eleştirisinin en açık biçimde görüldüğü romanlarından biridir.

Romanın kahramanı Dmitri Nehlüdov, soylu bir aileden gelen varlıklı bir kişidir. Geçmişte Katyuşa Maslova adlı genç bir kadına haksızlık etmiştir. Yıllar sonra bir mahkemede jüri üyesi olarak bulunduğunda, suçlanan kişinin Maslova olduğunu görür.

Nehlüdov geçmişteki davranışlarıyla yüzleşmek zorunda kalır. Bu karşılaşma onun yaşamını sorgulamasına yol açar.

Tolstoy burada neyi eleştiriyor?

Birincisi: Hukuk sistemindeki adaletsizlikleri.

Maslova'nın yargılanma süreci, yoksul bir insanın adalet sistemi karşısında ne kadar savunmasız kalabileceğini gösterir. Tolstoy, hukukun yalnızca yazılı kurallardan ibaret olmadığını; bu kuralların insanların yaşamlarında nasıl sonuçlar doğurduğunun da önemli olduğunu anlatır.

İkincisi: Ayrıcalıklı sınıfların ikiyüzlülüğünü.

Nehlüdov'un yaşadığı dönüşüm, kendi sınıfının rahat ve saygın görünen yaşamının arkasında başka insanların çektiği acıları fark etmesiyle başlar.

Üçüncüsü: Bireysel sorumluluğu.

Nehlüdov, geçmişte yaptığı yanlışı yalnızca hatırlamakla yetinmez. Bunun sonuçlarıyla yüzleşmeye ve Maslova'ya karşı sorumluluğunu yerine getirmeye çalışır.

Tolstoy burada önemli bir soru sorar: İnsan, kendi çıkarlarını korurken başkalarının hayatını mahvetmişse, sonradan pişmanlık duyması yeterli midir?

Romanın cevabı, pişmanlığın tek başına yeterli olmadığı yönündedir. Gerçek bir değişim, insanın davranışlarını ve başkalarıyla kurduğu ilişkileri de değiştirmesini gerektirir.

Diriliş'in toplumsal mesajı: Bir toplumun adil olup olmadığını anlamak için güçlülerin nasıl korunduğuna kadar, güçsüzlerin nasıl yargılandığına da bakmak gerekir.

3. İvan İlyiç'in Ölümü — Yaşamın anlamı ve insanın kendisiyle yüzleşmesi


Tolstoy'un 1886 yılında yayımlanan bu uzun öyküsü, insanın ölümle yüzleşmesini anlatır.

İvan İlyiç, toplumun kabul ettiği ölçülere göre başarılı bir hayat sürmüştür. Mesleğinde yükselmiş, saygınlık kazanmış ve düzenli bir aile yaşamı kurmuştur. Ancak ağır bir hastalığa yakalandığında, yıllardır sürdürdüğü hayatı başka gözlerle değerlendirmeye başlar.

Ölüm yaklaştıkça kendisine şu soruyu sorar:

Yaşadığım hayat gerçekten doğru bir hayat mıydı?

Bu sorgulama, eserin merkezindedir.

İvan İlyiç çevresindeki insanların kendi hastalığı ve ölümü karşısında sergiledikleri tutumlarla da yüzleşir. Bazıları onun acısını gerçekten anlamakta zorlanır; bazılarıysa ölümün kaçınılmazlığıyla karşılaşmaktan kaçınır.

Buna karşılık, ona içtenlikle yaklaşan insanların davranışları, insanlık ve merhametin değerini ortaya koyar.

Bu eserin önemi nedir?

Tolstoy, toplumda başarılı kabul edilen bir yaşamın insanı mutlaka mutlu etmeyeceğini gösterir. Makam, saygınlık ve maddi güvence, insanın kendi yaşamıyla ilgili bütün sorularını yanıtlamaz.

İvan İlyiç'in yaşadığı kriz, yalnızca ölüm korkusu değildir. Aynı zamanda geçmişte yaptığı seçimlerin ve kurduğu ilişkilerin anlamını yeniden değerlendirmesidir.

Eserin temel sorusu: İnsan, yaşamının sonuna geldiğinde yalnızca ne kazandığına mı bakacaktır, yoksa nasıl yaşadığına ve başkalarına nasıl davrandığına mı?

Bu eser, insanın ölüm karşısındaki yalnızlığını anlatırken yaşamın anlamı üzerine de güçlü bir sorgulama sunar.

4. Bu üç eseri birbirine bağlayan düşünce

İnsan Ne İle Yaşar?

Başkalarına karşı sevgi, merhamet ve dayanışma.

Diriliş

Toplumsal adaletsizlik, sınıfsal ayrıcalıklar ve sorumluluk.

İvan İlyiç'in Ölümü

Yaşamın anlamı, ölüm ve insanın kendi vicdanıyla yüzleşmesi.

Bu üç eseri birlikte değerlendirdiğimizde Tolstoy'un insanı yalnızca bireysel özellikleriyle ele almadığını görürüz. İnsan hem başkalarıyla ilişkileri içinde yaşar hem de içinde bulunduğu toplumsal düzenin etkisi altında kararlar verir.

Tolstoy'un düşüncesinde kişisel ahlak ile toplumsal adalet arasında güçlü bir ilişki vardır. Bununla birlikte onun yaklaşımı, toplumsal sorunları yalnızca bireysel iyilikle açıklamakla sınırlı değildir; özellikle Diriliş romanında kurumların ve toplumsal ayrıcalıkların da sorgulanması gerektiğini gösterir.

5. Tolstoy'dan çıkarabileceğimiz sonuç

Tolstoy'un eserleri bize üç önemli soruyu birlikte düşündürür:

  • İnsanlık: Başkalarının acılarına ne kadar duyarlıyız?
  • Adalet: İçinde yaşadığımız toplum, insanlara eşit davranıyor mu?
  • Vicdan: Kendi yaşamımızı sorguladığımızda, yaptıklarımızı haklı göstermek için mi uğraşıyoruz, yoksa hatalarımızı kabul edip değiştirmeye mi çalışıyoruz?

Tolstoy'un edebiyatını kalıcı kılan, bu sorulara herkes için geçerli ve kolay bir cevap vermesi değildir. İnsanların kendilerini, ilişkilerini ve toplumlarını sorgulamalarını sağlamasıdır.

Bir sonraki aşamada Tolstoy'un düşüncelerini Karl Marx, Maksim Gorki ve Dostoyevski ile karşılaştırarak inceleyebiliriz. Böylece toplumsal eşitsizlik, devrim, insan doğası ve vicdan konularında bu büyük yazarların nerelerde birleştiğini, nerelerde ayrıldığını daha iyi görebiliriz.

DEVAM EDİN LÜTFEN

TOLSTOY, MARX, GORKİ VE DOSTOYEVSKİ: İNSAN, TOPLUM VE ADALET



Açıklama: Maxim Gorky – Wikimedia Commons

Dünya edebiyatı ve düşünce tarihinin bu dört önemli ismi, insanı ve toplumu farklı yönlerden ele almıştır. Tolstoy insanın vicdanını ve ahlaki sorumluluğunu, Karl Marx ekonomik ilişkileri ve sınıf çatışmasını, Maksim Gorki emekçilerin ve ezilenlerin yaşamını, Dostoyevski ise insan ruhunun derinliklerini ve ahlaki çatışmalarını öne çıkarmıştır.

Bu düşünür ve yazarları birlikte okumak, yalnızca edebiyatı değil, yaşadığımız toplumu da anlamamıza yardımcı olur.

1. Tolstoy ve Karl Marx: Toplumsal eşitsizliğin kaynağı nedir?


Lev Tolstoy (1828–1910)

Tolstoy, yoksulluğu, zenginlerin ayrıcalıklarını ve toplumsal adaletsizliği eleştirdi. Çözüm arayışında vicdana, sade yaşama, dayanışmaya ve şiddetsizliğe ağırlık verdi.


Karl Marx (1818–1883)

Marx, kapitalist üretim ilişkilerini, sermayenin birikimini, işçi sınıfının konumunu ve sınıflar arasındaki çatışmayı inceledi. Toplumsal eşitsizliği ekonomik yapı ve mülkiyet ilişkileri üzerinden açıkladı.

İki isim arasındaki temel fark, adaletsizliğin nedenlerini ve nasıl giderilebileceğini açıklama biçimlerinde ortaya çıkar.

Tolstoy açısından insanın başkalarının emeğinden yararlanarak ayrıcalıklı bir yaşam sürmesi, öncelikle ahlaki bir sorundur. İnsan, kendi yaşamını sorgulamalı ve başkalarına zarar veren ilişkilerden uzaklaşmaya çalışmalıdır.

Marx açısından ise eşitsizliği yalnızca bireylerin iyi ya da kötü davranışlarıyla açıklamak yeterli değildir. Üretim araçlarının kime ait olduğu, emeğin nasıl örgütlendiği ve üretilen değerin nasıl paylaşıldığı incelenmelidir.

Örneğin, bir fabrikada çalışan işçinin düşük ücret alması sorununu düşünelim.

  • Tolstoycu bir yaklaşım, işverenin vicdanını, çalışanlara davranışını ve ahlaki sorumluluğunu sorgular.
  • Marksist bir yaklaşım, ücret ilişkisini, sermaye sahipliği ile emek arasındaki ilişkiyi ve ekonomik sistemin işleyişini inceler.

Bu iki yaklaşım aynı değildir; fakat eşitsizliğin farklı boyutlarını anlamak için birlikte değerlendirilebilir.

2. Tolstoy ve Maksim Gorki: Yoksulların dünyası


Maksim Gorki (1868–1936)

Gorki, yoksulların, işçilerin, dışlanmış insanların ve toplumun kenarına itilmiş kişilerin yaşamlarını eserlerinin merkezine aldı. Eserlerinde insanın onuru, özgürlük arayışı ve toplumsal koşullar önemli yer tutar.

Tolstoy ile Gorki arasında önemli bir ortaklık vardır: Her ikisi de insanı yalnızca serveti ve toplumsal konumuyla değerlendiren anlayışı sorgulamıştır.

Ancak anlatım biçimleri ve düşünsel yönelimleri farklıdır.

Tolstoy, çoğu zaman insanın vicdanına yönelir. Bir insanın nasıl olup da başkalarına haksızlık yaptığını, kendi davranışlarını nasıl sorguladığını ve ahlaki bir değişime nasıl ulaşabileceğini anlatır.

Gorki ise yoksulluğun ve toplumsal baskının insanların yaşamları üzerindeki etkilerini, özgürlük ve mücadele arayışlarını daha belirgin biçimde işler.

Gorki'nin Ana romanı

Açıklama: Горький М.: Мать. Эксклюзив: Русская классика: заказать книгу по низкой цене в Алматы | Meloman | арт.1235917

1906 yılında yayımlanan Ana, işçi hareketi ve devrimci bilinç üzerine kurulmuş önemli bir romandır. Eserde, başlangıçta çekingen ve baskı altında yaşayan Pelageya Nilovna'nın, oğlu Pavel'in siyasal mücadelesiyle birlikte yaşadığı dönüşüm anlatılır.

Roman, bireysel korkuların ve aile bağlarının daha geniş bir toplumsal mücadeleyle nasıl ilişkilendiğini gösterir.

Tolstoy'un Diriliş romanındaki Nehlüdov da yaşadığı olaylar sonucunda toplumsal düzeni sorgulamaya başlar. Fakat iki kahramanın dönüşümleri farklı yönlerde gelişir: Nehlüdov'un hikâyesinde vicdan ve ahlaki sorumluluk öne çıkarken Gorki'nin romanında örgütlü mücadele ve devrimci bilinç daha belirleyicidir.

Bu karşılaştırma, toplumsal değişimin bireysel dönüşümle mi, örgütlü mücadeleyle mi, yoksa ikisinin farklı biçimlerde birleşmesiyle mi gerçekleşebileceği sorusunu gündeme getirir.

3. Tolstoy ve Dostoyevski: İnsanın iç dünyası


Fyodor Dostoyevski (1821–1881)

Dostoyevski, insanın iç çatışmalarını, suçluluk duygusunu, inancı, özgürlüğü, yoksulluğu ve ahlaki sorumluluğu derinlemesine ele aldı.

Tolstoy ile Dostoyevski, Rus edebiyatının iki büyük ismidir. İkisi de insanın iç dünyasına büyük önem vermiştir. Ancak insanın kötülükle, vicdanla ve özgürlükle ilişkisini farklı biçimlerde ele alırlar.

Dostoyevski'nin eserlerinde insan, bazen kendi aklıyla oluşturduğu düşüncelerin tutsağı olur. Kendisini haklı çıkarmaya çalışırken suç işleyebilir, kendi içindeki çelişkilerle karşılaşabilir ve özgürlüğünün sonuçlarından kaçamaz.

Tolstoy ise insanın gündelik davranışlarına, toplumsal ilişkilerine ve ahlaki dönüşümüne daha geniş bir çerçeveden bakar.

Dostoyevski'nin Suç ve Ceza romanıAçıklama: CRIME AND PUNISHMENT - Fyodor Dostoyevsky | Knjižare Vulkan

Romanın başkahramanı Rodion Raskolnikov, bazı insanların sıradan ahlak kurallarının üzerinde olabileceği düşüncesine kapılır. Bu düşünceyle bir cinayet işler. Ancak daha sonra kendi vicdanı, korkuları ve düşünceleriyle mücadele etmek zorunda kalır.

Romanın temel sorularından biri şudur:

Bir insan, kendisini üstün gördüğü için başkalarının yaşamı üzerinde karar verme hakkına sahip olabilir mi?

Bu soru Tolstoy'un düşünceleriyle de ilişkilendirilebilir. Her iki yazar da insanın kendi davranışlarını haklı göstermek için geliştirdiği düşünceleri sorgular. Ancak Dostoyevski, özellikle insan ruhunun karanlık ve çelişkili yanlarına daha fazla yoğunlaşır.

4. Dört ismin karşılaştırması

İsim

Öne çıkan konu

Temel yaklaşım

Tolstoy

Vicdan ve ahlak

Sade yaşam, dayanışma, şiddetsizlik

Karl Marx

Ekonomik eşitsizlik

Üretim ilişkileri, sınıflar, sermaye

Maksim Gorki

Emekçiler ve ezilenler

İnsan onuru, özgürlük ve toplumsal mücadele

Dostoyevski

İnsan ruhu

Suç, vicdan, özgürlük ve iç çatışma

Bu tablo, dört yazarın bütün düşüncelerini kapsamaz; yalnızca aralarındaki belirgin farkları gösterir.

5. Bu düşünürlerden günümüz için ne çıkarabiliriz?

Diyelim ki bir toplumda insanlar yoksulluk çekiyor, çalışanlar emeklerinin karşılığını alamıyor ve ekonomik ayrıcalıklar kuşaktan kuşağa aktarılıyor.

Bu duruma dört farklı açıdan bakabiliriz:

  • Tolstoy, ayrıcalıklı insanların vicdanını ve topluma karşı sorumluluğunu sorgulamamızı sağlar.
  • Marx, eşitsizliği üreten ekonomik ilişkileri incelememize yardımcı olur.
  • Gorki, yoksulların ve emekçilerin yaşam deneyimlerini, özgürlük arayışlarını ve kolektif mücadelelerini görünür kılar.
  • Dostoyevski, insanların kendilerini nasıl haklı çıkardıklarını, güç ve çıkar karşısında vicdanlarıyla nasıl çatıştıklarını anlamamıza yardımcı olur.

Bu bakış açıları birbirinin yerine geçmez. Her biri insan ve toplum gerçeğinin başka bir yönünü aydınlatır.

Son söz: Edebiyat neden önemlidir?

Büyük yazarların eserleri yalnızca geçmişte yaşamış insanların hikâyelerini anlatmaz. İnsanların bugün de karşılaştığı sorunları anlamamıza yardımcı olur.

Tolstoy'un vicdan ve adalet sorgulaması, Marx'ın ekonomik çözümlemeleri, Gorki'nin emekçilerin dünyasına yönelmesi ve Dostoyevski'nin insan ruhunun çelişkilerini incelemesi, farklı düşünce yolları açar.

Büyük edebiyatın gücü, bize yalnızca cevaplar vermesinde değil, daha önce sormadığımız soruları sordurmasındadır.