HASAN ÇERÇiOĞLU
Hasan Çerçioğlu Ankara'da yaşayan ve edebiyatla ilgilenen emekli bir inşaat mühendisidir. Yayınlamış olduğu blogu, hayata bakışı hakında kişisel görüşlerini ifade etmektedir.
10 Ocak 2026 Cumartesi
4 Ocak 2026 Pazar
SOL VE SOSYALİSTLER NEREDE?
Donald Trump, tam bir haydut gibi davranarak, yüksek teknolojiyle donatılmış kara, deniz ve hava kuvvetlerini kullanıp Nicolas Maduro’yu yakaladı; bileklerine kelepçe taktırdıktan sonra Meksika, Kolombiya ve Küba gibi ülkelere gözdağı verdi. “Sıra size de gelecek” diyerek açık açık tehdit etti. Ardından sıraladığı bahanelerin arkasına saklanmadan gerçek niyetini ilan etti:
“Venezuela’yı biz yöneteceğiz, petrolünü biz işleteceğiz.”
Yani kısacası, “Venezuela’ya çöktük” dedi.
Oysa bu niyet başından beri gizli değildi. Biz bunu zaten biliyorduk. Emperyalizmin Orta Doğu’daki Irak, Suudi Arabistan ve İran üzerindeki esas hedefi; bu ülkelerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını yağmalamaktı. Trump bu arada, İsrail’in de hedefinde olan İran’ı ihmal etmedi; onu da açıkça tehdit etti.
Dünya ülkelerinin liderleri ise bu filmi izler gibi seyretti. Kimi alkışladı, kimi korkudan titredi; çoğu sesini bile çıkaramadı.
Peki bu sırada sol ve sosyalistler neredeydi?
Hani “bizi yutmak isteyen kapitalizme, bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı birleşelim” diyenler neredeydi?
Üç gündür bu açık saldırı karşısında kimseden tek bir itiraz sesi çıkmıyor. Kimse bunun yalnızca bir ülkeye değil, doğrudan sola ve sosyalizme yönelmiş bir saldırı olduğunun farkında değil mi?
Nerede sol, nerede sosyalistler?
Bekliyordum ki, cumartesi olmazsa pazar günü, başta Avrupa solu olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki solcular birleşip meydanlara dökülsün. Ama görüyorum ki meydanlar bomboş. Trump hâlâ konuşuyor, herkes hâlâ onun ağzına bakıyor.
Yazıklar olsun bu sessizliğe.
Yazıklar olsun sola ve solculara.
30 Aralık 2025 Salı
2026: HADIM YILI MI OLSA?
Bu ülkede bir yılın adını iktidar koyuyorsa, insan ister istemez ürküyor. Çünkü tecrübe konuşuyor. “Aile Yılı” deniyor, aile içinde kadınlar öldürülüyor. “Emekliler Yılı” deniyor, emekli açlığa mahkûm ediliyor. İsimle gerçek arasındaki uçurum büyüdükçe, geriye yalnızca istatistikler kalıyor. Soğuk, kanlı ve inkâr edilemez istatistikler…
Her yıl dört yüzü aşkın kadın öldürülüyor. Bu rakamlar münferit değil, tesadüf değil, “bireysel cinnet” hiç değil. Bu, sistematik bir çöküşün fotoğrafıdır. Ve bu fotoğrafta fail çoğu zaman tanıdık biridir: koca, eski eş, sevgili, oğul… Yani “aile”nin ta kendisi.
Soruyorum: Kadınların en güvende olması gereken yer, neden en tehlikeli mekâna dönüştü?
İktidar yıllardır aynı masalı anlatıyor: “Ceza artırıldı”, “yasa var”, “hapis var.” Peki sonuç? Tecavüze yeltenen duruyor mu? Kadın cinayetleri azalıyor mu? Hayır. Çünkü bu ülkede suçtan çok, suçlu korunuyor. Kravat takana indirim, “iyi hâl” diyene af, “pişmanım” diyene kapı aralanıyor. Kadın toprağa girerken, fail mahkeme salonunda gülümsüyor.
O hâlde soruyu tersinden sormak gerekiyor:
Cezalar gerçekten caydırıcı mı, yoksa sadece kâğıt üzerinde mi?
Bazı ülkelerde kadınlara recm cezası uygulanabiliyor. Bu çağ dışı vahşeti savunmuyorum; tam tersine, onun yarattığı adaletsizliği işaret ediyorum. Madem bu kadar acımasız uygulamalar “inanç” adı altında meşrulaştırılabiliyor, o zaman erkek şiddetinin karşılığı neden hâlâ bu kadar hafif? Tecavüze yeltenenin hayatı neden kutsal, kadınınki neden değil?
Osmanlı’ya övgü yapmayı sevenlere küçük bir hatırlatma: Saray haremleri hadım edilmiş erkeklerle korunuyordu. Demek ki tarih bile “önleyici tedbir” kavramını bugünkünden daha iyi kavramış. Bugün ise “önlem” denince akla sadece yasaklamak geliyor; oysa yasaklamak yetmiyor, caydırmak gerekiyor.
Belki de bu yüzden 2026 yılı “Hadım Yılı” ilan edilse yeridir. Sembolik olarak bile olsa, erkek şiddetine karşı net bir mesaj verilmiş olur. “Kadına dokunan yanar” denmiş olur. Belki o zaman sokaklar biraz daha güvenli, geceler biraz daha sessiz olur.
Aksi hâlde bu köşe yazıları yazılmaya devam edecek.
İstatistikler uzayacak.
Mezarlıklar dolacak.
Ve biz yine “Aile Yılı” afişlerinin altında kadınların öldürüldüğü bir ülkede yaşamaya devam edeceğiz.
26 Aralık 2025 Cuma
BİLİM SANAT VE EDEBİYAT DERNEĞİ
Değerli yoldaşlar,
Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
ELEŞTİRİLER
VE ÖNERİLER
Başlıklı konuşmama halk ozanı Mahsuni Şerif’in bir dörtlüğüyle başlamak
istiyorum.
“Seyyah
oldum pazar pazar dolaştım.
Bir tüccara satamadım, ben
beni
Kuzu gibi diyar diyar
meleşti
Bir sürüye katamadım ben beni” Ben Hasan
ÇERÇİOĞLU
Bildiğiniz gibi derneğimizin adı **“Bilim, Sanat ve Edebiyat Derneği”**dir.
Ancak bilimin yüzü çoğu zaman “soğuk” olarak görülür; ülkemizde de bilime sıcak
bakıldığı söylenemez. Başta üniversitelerimiz bilimsel eğitimden
uzaklaştırılmış, eğitim ortaçağ kalıntıları tarikat ve cemaatlere teslim
edilmiştir. Bilim insanlarımız, kendi alanlarında başarı gösterebilmek için
çoğu zaman ülke dışına çıkmak zorunda kalmışlardır. Örneğin, Nobel Ödüllü Aziz
Sancar Amerika’da; koronavirüs aşısını geliştiren Uğur Şahin ve Özlem Türeci
Almanya’da çalışmalarını sürdürmektedir.
Bunun gibi daha nice bilim insanı üretimlerini yurt dışında devam ettirmek
zorunda kalmışlardır. Neden? Diye sorarsanız: ülkede özgürlük yok. Özgür
düşünce olmadan, eleştirel düşünce olmadan ne bilim ilerler, ne sanat, ne de
edebiyat.
Oysa çağımız bilişim teknoloji çağı, yapay zekâ çağı, üç boyutlu yazıcılar
çağı robot teknolojisi çağı, tıpta yapay
organ üretim çağı, yapay zekanın insan zekasına üstün olma çağı, internet
çağı, sürücüsüz arabalar çağı, Uçan araçlar teknolojisi çağı, kısacası BİLİM
Çağı, bilim çağından geri kalmamalıyız.
Derneğimizin en önemli kavramı da “Bilim”dir.
Ancak ülkemizde bilime yönelik soğukluk ne yazık ki derneğimize ve üyelerimizin
ilgi düzeyine de yansımıştır. Bir tesadüf sonucu “Bilim ve Bilimin Gelişimi” üzerine bir sunum yapma görevi bana
verilmişti. Fakat sunum günü yönetimden dört-beş kişi, iki müzisyen bağlamacı, ailemden
birkaç kişi olmak üzere toplam on kişi bile değildik. İşte derneğimiz
üyelerinden bilime gösterilen ilgi, verilen değer bu kadardı.
Bugün Avrupa uygarlığı “Aydınlanma”sını İbn Rüşd’ün rasyonel
mirasıyla kurmuştur. Biz ise İmam Gazali’nin akıl ve bilimi ikinci plana atan
karanlık mirasının gölgesinden hâlâ çıkabilmiş değiliz. Bu zihinsel
tıkanıklık yalnızca bilimde değil, edebiyat anlayışımızda da kendini
göstermektedir. Bilginin yerine duygusal iç döküşü yücelten bir yaklaşım toplumsal
ilerlemeye katkı sunamaz.
İlk çağda Sokrates’in bilim anlayışını, Eflatun’un demokrasi düşüncesini; çağımızda 2050 yılında Ay’da, 2100 yılında
Mars’ta kentlerin kurulacağını; yakın gelecekte beyindeki hasarlı genlerin
yenileriyle değiştirileceğini; Ünlü Fizikçi Stephan Hawking dediği gibi zenginler
tarafından “insanüstü bir ırk” yaratabileceğini
diğer insanların savaşlarla ve bulaşıcı hastalıklarla yok edileceğini ya da
köleleştirileceğini; yeni tip insanüstü
ırkının ömrü 350–400 yıla çıkabileceği konularını kapsayan bir sunumu kim
dinlemeye gelir ki? Varsın şair olsun, şiir okunsun yeter… Oysa unutulmamalıdır
ki dünya bilimle hareket ediyor, bilim üzerinde dönüyor.
Buna karşılık sıradan bir şiir etkinliği düzenlenseydi, salon tıklım tıklım
dolacak, hatta salon dar gelecek, şairler Mülkiyeliler Birliği salonunu
dolduracaklardı..
Bu nedenle derneğimiz, bir şairler derneğinden öteye geçememiş; ağırlığını
şiire vermiştir. Her üç kişiden beşinin kendini şair ilan ettiği bir ülkede
elbette bilim değil, şiir öne çıkacaktır. Etkinliklerin yüzde doksanının şiire
ayrılmasının nedeni de budur. Bilime, romana, öyküye, tiyatroya neredeyse hiç
yer verilmemiştir.
Oysa edebiyat denildiğinde akla ilk roman gelir; ardından öykü ve tiyatro
gelir. Buna rağmen derneğimiz roman, öykü ve tiyatrodan uzak durmuş; bu
alanlara neredeyse hiç yer vermemiştir. Dünya edebiyatına baktığımızda 1605’ten bu yana Cervantes’in Don Kişot’u;
1719’dan bu yana Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’su; Gorki, Gogol,
Tolstoy, Dostoyevski, Çehov, Dickens, Austen,
Conrad, Balzac, Wilde, Victor Hugo, Flaubert, Stendhal, Maupassant ve Zola
gibi yazarların miras bıraktığı eserler edebiyat değilse nedir? Bunları
nereye koyacağız, neden okuyoruz?
Bugün dünya edebiyatı yalnızca şiirle değil; romanla, öyküyle, tiyatroyla
ve eleştirel düşüncenin taşıyıcısı olan kuramsal metinlerle şekillenmiştir.
Ancak derneğimiz bu tarihsel birikimin dışında kalmış; edebiyatı yalnızca
şiirden ibaret gören dar bir anlayışa teslim olmuştur.
Derneğimizin etkinlik çizelgesine baktığımızda; bilimin ve edebiyatın
omurgasını oluşturan bu alanların sistematik biçimde dışlandığını görüyoruz. Bu
yalnızca bir ihmâl değil; bilgi üretimine karşı bir direnç, bir tür
anti-entelektüel tutumdur. Şiirin kutsanması, romanın ve bilimin göz ardı
edilmesi; yüzeysel olanın, derin olanı bastırdığı, popüler olanın, nitelikli
olanı dışladığı bir kültürel çarpılmayı işaret eder.
Hepimizin bildiği Dreyfus davası, değil Fransa’da, tüm dünyada tartışma
yaratmış, Fransa’yı adamakıllı sarsmış; siyasi, hukuki ve askeri bir skandal olmuştur. Edebiyatçı Zola’nın “suçluyorum” adıyla yazdığı makale ile edebiyatın tarih
değiştirebilecek gücü olduğunu göstermiştir. Bizde de 1922’de yayınlanan
Çalıkuşu, Mustafa Kemal’i çok etkilemiş, roman cumhuriyet sonrası yaptığı
yeniliklerde Atatürk’e ilham kaynağı olmuştur. Bunlar edebiyatın siyaset
karşısında kazandığı zaferlerdir. Onun için derneğin edebiyata hiç yer vermemesi
büyük haksızlıktır.
Bir dernek adında “Bilim, Sanat ve Edebiyat” sözcüklerini taşıyorsa,
sorumluluğu sıradan bir şiir kulübünden çok daha büyüktür. Bu dernek bilimi
merkeze almalı; romanı, araştırmayı, tiyatroyu ve düşünsel üretimi teşvik
etmeli; topluma öncülük edecek nitelikli çalışmalar üretmelidir. Buna karşın biz,
salonu dolduran üç-beş şairin alkışına sığınmayı yeterli sayıyor; bilimin
“soğuk yüzünden” kaçarken aslında kendi geleceğimizi soğutuyoruz.
Oysa biliyoruz ki medeniyet şiir okunarak değil; bilim üretilerek, roman
yazılarak, eleştirinin ışığıyla yol alınarak kurulur. Eğer derneğimiz bu
çizgiyi benimsemiyorsa, adıyla taşıdığı sorumluluğa ihanet ediyor demektir.
Türk edebiyatına baktığımızda Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sı,
Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı, Yaşar Kemal’in İnce Memed’i, Orhan
Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde’si, Kemal Tahir’in Devlet Ana’sı,
Yakup Kadri’nin Yaban’ı, Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnusu edebiyat
değilse nedir?
Hikâyeciliğimiz de güçlüdür: Dede Korkut Hikâyeleri’nden başlayıp Sami
Paşazade Sezai, Sait Faik, Sabahattin Ali, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Rıfat
Ilgaz, Aziz Nesin, Tarık Buğra, Oğuz Atay, Adalet Ağaoğlu ve Füruzan’a uzanan
bir zincir… Bunlar edebiyat değilse nedir?
Edebiyatın temel taşlarından biri de tiyatrodur. Derneğimiz bilimde, romanda
ve öyküde olduğu gibi tiyatroya da uzak kalmıştır. Oysa Lüküs Hayat, Cibali
Karakolu, Kanlı Nigar, Yedi Kocalı Hürmüz, Paydos, Keşanlı
Ali Destanı, Şair Evlenmesi, Toros Canavarı, Köşe Başı,
İstanbul Efendisi, Fehim Paşa Konağı gibi eserler tiyatromuzun
köşe taşlarıdır.
Derneğin uygulamaları içinde bilim yoksa edebiyat yoksa neden adına “bilim”
ve “edebiyat” densin ki? Adı “Şairler Derneği” ya da “Ozanlar Derneği” olsa daha
doğru olmaz mı? “Bilim, Sanat ve Edebiyat Derneği” adını taşımak bu üç alana da
eşit mesafede durmayı gerektirmez mi?
1. Savaşlar ve Barış
Dünyamız üzerinde, aç gözlülük, sömürü, kin, şiddet, kıyım, kardeş
katilliği, kitlesel katliamlar sürüp gidiyor. Güneyimizde ve kuzeyimizde bazı
ülkelerde iç savaşlar; bazılarında emperyalist savaşlar sürüyor. Bu savaşlar
zaman zaman ülkemizi de tehdit edecek kadar yaklaşmıştır. Savaşlar toplumları
olduğu kadar edebiyatı da derinden etkiler. Bizde Kurtuluş Savaşı’nın, dünyada
Tolstoy’un Savaş ve Barış’ının etkisi ortadadır.
Derneğimiz bu konuda da yeterince duyarlılık göstermemiştir.
Tarih boyunca “Tanrı adına” hareket ettiğini iddia eden güçlerin, dünyayı
kana buladığına şahit olduk. Naziler’den Hiroşima ve Nagazaki’ye; bugün Gazze,
Filistin ve Ukrayna’da yaşananlara kadar aynı dehşet sürüyor.
Peki, insanlık savaşa karşı ne yapmalı? Edebiyatın görevi nedir?
Latin Amerika halkı gibi hissetmeliyiz; Afrikalı gibi düşünmeliyiz; Afganlı,
Iraklı, Suriyeli, Gazeli gibi savaşı yaşamalıyız—kısacası insan olmalıyız.
Kapitalizmin ve emperyalizmin yıkıcılığına karşı durmak, artık kutsal bir
görevdir; bu görev kültürün, sanatın ve edebiyatın da görevidir.
ABD uçaklarıyla, gemileriyle, bombalarıyla gelebilir; fakat biz de
edebiyatımızla, sanatımızla, vicdanımızla karşılarında dimdik durmalıyız. Savaş
geçici, edebiyat kalıcıdır. Savaş yıkarsa sanat inşa eder; savaş öldürürse
edebiyat yaşatır; savaş susturursa şiir konuşturur.
Bazı
büyük ustaların sözlerini hatırlayalım:
Victor
Hugo:
“Barış, her şeyi hazmeden mutluluktur.”
Brecht:
“Bir gün gelecek, ‘Silahları bırakın’ diyecek insanlık.”
Aytmatov: “Korkuyla değil, cesaretle
savaşın karşısında durmalıyız.”
Tolstoy:
“İnsan, inanmadığı bir şey uğruna acı çekeceğine; inandığı bir dava uğruna ölse
daha iyidir.”
2. Göçler ve Doğal Afetler
Göçler ve doğal afetler insanlık tarihinin en ağır sınavlarındandır.
Tepetaklak olan yaşamları, yıkılan düzenleri ve değişen kültürleri en iyi
edebiyat anlatır. Göç yalnızca yer değiştirme değildir; insanın belleğini,
acısını, umudunu ve geleceğini sırtına yükleyerek yeni bir hayata doğru yürüyüşüdür.
Anadolu’nun göç tarihi Rumeli’den, Kafkasya’dan, Balkanlar’dan gelenler;
Almanya’ya işçi olarak gidenler; köyden kente göç edenler ve savaşlardan kaçıp
sığınanlarla doludur. Her biri bir hikâye, bir roman, bir edebiyattır.
Nazım Hikmet’ten Yaşar Kemal’e; Orhan Kemal’den
Sevgi Soysal ve Füruzan’a kadar pek çok yazar bu göçlerin izlerini anlatmıştır.
Doğal afetler de toplumları derinden sarsar: Depremler, seller, yangınlar,
kuraklıklar… Bunlar yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal yıkımlardır.
İnsanların hafızasında açtığı yaralar romanlara, şiirlere, ağıtlara taşınır.
Edebiyat, tüm bu felaketlerin ardından bir tanıklık
bırakır. Çünkü unutursak yeniden
yaşarız; hatırlarsak yüzleşiriz; yüzleşirsek yeniden ayağa kalkarız.
Bilimle, sanatla ve edebiyatla uğraşan her kurum
gibi derneğimizin de bu konuları gündemde tutması gerekir. Çünkü yaraları
yalnızca tıp değil; kültür, sanat ve söz de iyileştirir. Kısacası edebiyat da
iyileştirir.
Unutmayalım: Savaşlar, göçler ve afetler dünyayı
karartır; fakat insanı ayakta tutan yine insanın yarattığı kültürdür,
edebiyattır.
Derneğimizin görevi bu yaraları görünür kılmak, tartışmak, hafızayı diri
tutmak; bilimin, sanatın ve edebiyatın iyileştirici gücünü topluma sunmaktır.
Değerli yoldaşlar,
Bugün konuştuğumuz her konu yalnızca teorik bir tartışma değildir. Bilimin,
sanatın ve edebiyatın taşıdığı sorumluluk; geçmişin tanıklığı ile geleceğin
inşası arasında bir köprüdür. Derneğimizin adının ağırlığı
büyüktür.
“Bilim, Sanat
ve Edebiyat Derneği” adını taşımak; bu üç alanın her birine emek vermeyi, alan
açmayı, üretmeyi ve topluma ışık tutmayı zorunlu kılar.
Bilim insanlığın aklıdır, Sanat insanlığın vicdanıdır, Edebiyat
insanlığın hafızasıdır.
Bir kurum aklı ihmal ederek ilerleyemez; vicdanı yok sayarak yaşayamaz;
hafızayı görmezden gelerek var olamaz.
Bu nedenle, derneğimiz artık bir tercihle değil, bir zorunlulukla karşı
karşıyadır:
Bilimi, sanatı ve edebiyatı yeniden hak ettikleri yere koymak zorundayız.
Bizler şiiri seviyoruz; şiir bu toprakların en güçlü
damarlarından biridir. Ancak yalnızca şiire yaslanarak yol alınamaz.
Roman
olmadan toplumun aynası eksik kalır. Öykü olmadan yaşamın ayrıntıları kaybolur.
Tiyatro olmadan sahnedeki yüzleşme
gerçekleşmez. Bilim olmadan geleceği kuramayız. Sanat olmadan insan kalamayız.
Görevimiz; bu alanların her birine kapı açmak,
çalışmalar yapmak, etkinlikler düzenlemek, gençleri teşvik etmek ve derneğimizi
bir kültür merkezi, bir düşünce evi, bir üretim alanına dönüştürmektir.
Unutmayalım: Bilim karanlığa karşı bilgidir. Sanat
kötülüğe karşı vicdandır. Edebiyat zulme
karşı hafızadır.
Bugün
dünya savaşlarla, göçlerle, afetlerle sarsılırken; toplumlar yoksulluk, baskı
ve adaletsizlikle mücadele ederken; insanlık geleceğini sorgularken bir
derneğin bile söyleyecek sözü vardır. Bizim sözümüz kalemimiz, sesimiz ve
vicdanımız olmalıdır.
Çünkü hiçbir bomba, hiçbir tank, hiçbir baskı;
– bir şiirin direncini,– bir romanın kalıcılığını,– bir sanat eserinin
yankısını yok edemez.
Biz
edebiyatla insan kalırız; sanatla
yumuşarız; bilimle ilerleriz.
Derneğimiz bu doğrultuda çalışırsa, bir kültür merkezi, bir düşünce evi ve
bir üretim alanı hâline gelebilir.
Nazım’ın sözleriyle bitirmek istiyorum:
“Bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçe sine yaşamak için…”
İşte bu nedenle derneğimiz bir ağacın gövdesi kadar güçlü, bir ormanın
nefesi kadar çoğul olmalıdır.
Hepinizi sevgiyle ve saygıyla selamlar yeni yılınızı
kutlar barış ve mutluluklar dilerim. 27. 12. 2025
Hasan ÇERÇİOĞLU
19 Aralık 2025 Cuma
ANAMLI YILLAR – 6
Zaman ne kadar hızlı geçiyor anacığım… Su gibi akıp gidiyor; hiçbir güç onu durduramıyor. İnsanlar zamanın nasıl geçtiğini fark etmez, tarihin nasıl aktığını da çoğu zaman bilmezler. Ama ben bilirim. Bugün 19-20 Aralık; Maraş katliamının 47.yıl dönümü senin de aramızdan ayrılışının on altıncı yıl dönümü.
Ne seni
unutabildim ne Maraş katliamını ne de o günleri… O günler içimde derin izler
bıraktı.
Maraş Katliamının üzerinden 47 yıl geçti. 19
Aralık 1978'de başlayıp, 26 Aralık 1978 'e kadar devam eden
devlet içinde örgütlü yapıların eliyle 7 günde gerçekleşen Maraş Katliamında
120 kişi vahşi yöntemler kullanılarak katledildi, binin üzerinde insan
yaralandı. 552 ev yakılarak tahrip
edildi. 289 işyeri yağmalandı. Ne kadar acı bir tablo…O günleri birlikte
yaşamış birlikte üzülmüştük. Maraş katliamı 12 Eylül 1980 darbesinin taşlarını
döşemişti.
Darbe
yapıldığı yıl Karayolları 4. Bölge Müdürlüğünde kontrol mühendisi olarak
çalışıyordum. Aynı zamanda TMMOB’ye bağlı İnşaat Mühendisleri Odası yönetiminde
görev alıyordum. Darbe olunca hakkımızda davalar açıldı; Karayollarından
görevden uzaklaştırıldım, işsiz kaldım. Hatırlıyor musun anacığım o günleri? Ne
büyük sıkıntılar çekmiştik…
6 Kasım 1983
seçimlerinde ANAP yüzde 45 oy alarak tek başına iktidar oldu; Turgut Özal
hükûmeti kurdu. Turgut, Korkut ve Yusuf Özal üç kardeşti. Üçü de adeta başbakan
gibi hüküm sürüyordu. Sırtlarını Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e dayamışlardı; öyle
yetkili, öyle havalıydılar ki anlatamam… İşte o günleri hiç unutmadım. İçimde
derin bir iz bıraktılar.
Ben işsiz iş
ararken Yusuf Özal’dan haber salındı:
“Ne kadar Malatyalı teknik eleman varsa gelsin, birlikte çalışalım.”
Hemşerimiz
Hacı Mordoğan bu çağrıyı duymuş, Köy Hizmetlerinde daire başkanı olmuştu.
Tesadüfen karşılaştık.
“Yusuf Özal haber gönderdi,” dedi. “Ben gittim, daire başkanı oldum. Sen de
git; sana da bir makam ya da bir iş verirler.”
Ama o günkü
koşullarda delikanlılığıma, devrimciliğime yediremedim. Arkadaşlarımın çoğu
cezaevindeyken, işkenceden geçerken; her an tutuklanabilirim korkusuyla
yaşarken Özal’ın hizmetine girmeyi onuruma sığdıramadım.
“İşsiz gezerim, aç kalırım ama Özalların hizmetinde çalışmam,” dedim ve
gitmedim.
Sonradan
duydum ki, devrimci geçinip mangalda kül bırakmayan pek çok kişi fırsat düşmüş
gibi Özal’a koşmuş. Kimi genel müdür, kimi daire başkanı, en düşüğü bölge
müdürü olmuş. Hatta kimileri çocuklarına Özal’ı kirve tutmuş, görkemli sünnet
düğünleri yapmış. Özal da kirveliğin karşılığını vermiş; kirvelerini yüklenici
yapmış, birkaç yıl içinde holding sahibi etmişti.
“Benim
memurum işini bilir” sözüyle de iş adamlarına, bürokratlara, teknik elemanlara
gün doğmuştu. Allah “yürü kulum” demiş, yürümüşlerdi.
Ben ise
Afşin-Elbistan Termik Santrali’nde bir müşavirlik firmasında iş buldum.
Elbistan’a gittim, orada çalışmaya başladım.
1991’de
seçimler yapıldı. Biz de SHP için çalıştık. “Kenan Evren faşisti gitsin de kim
gelirse gelsin,” dedik. Çankaya’da, Mamak’ta yol boyu afişler astık; Kızılay’da
bildiriler dağıttık. Sonunda DYP çoğunluğu aldı. Hükûmeti kurma görevi Süleyman
Demirel’e verildi. Demirel, DYP–SHP koalisyon hükûmetini 20 Kasım 1991’de
kurdu. SHP Genel Başkanı Erdal İnönü Başbakan Yardımcısı oldu. Malatyalı Seyfi
Oktay’ın SHP’den Adalet Bakanı olduğunu duyunca sevindim; çünkü Seyfi Bey’i
önceden tanıyordum.
Dalokay
Ankara Belediye Başkanıyken EGO Genel Müdürlüğünde birlikte çalışmıştık. O
murakıptı, ben yatırımlarda mühendistim. İki Malatyalı hemşeriydik. Ara sıra
bir araya gelir, çay içer, bazen birlikte yemeğe giderdik.
Elbistan’da
işimden, arkadaşlarımdan memnundum. Maaşım da iyiydi. Ama tek sıkıntım vardı:
Çoluk çocuktan uzaktım. Çocuklar Ankara’daydı, ben Elbistan’da… On beş günde
bir ancak Ankara’ya gelebiliyordum.
O sırada
Onur Kumbaracıbaşı Bayındırlık ve İskân Bakanı olmuştu.
“Bir Seyfi Oktay’a gideyim,” dedim. “Belki Onur Kumbaracıbaşı’nı arar da
Karayollarına geri dönerim.”
Bir günlük
izin aldım, Ankara’ya geldim. Akşam aile içinde konuştuk. Eşim ve çocuklar
sevindi. Annem ise pek sevinmedi.
“Oğlum,”
dedi,
“Ankara’da çalışmak istiyordun da neden Yusuf Özal’a gitmedin? Gitseydin ne
olurdu? Devrimciliğini elinden mi alırdı? Bakalım senin Seyfi dediğin hemşerin
sana ne kadar sahip çıkacak.”
“Ne olacak
ana,” dedim. “Olmazsa geri işime dönerim. Kaybım yok. İşten de ayrılmıyorum.”
“Sen
bilirsin,” dedi.
Ertesi gün
giyindim, kuşandım; doğru Adalet Bakanlığına gittim. Sekreterlikten izin alıp
içeri girdim. Seyfi Bey’i adalet makamında görünce gururlandım. Hemşerim Adalet
Bakanı olmuştu; insan sevinmez mi?
Kendi
kendime, “Beni görünce yerinden kalkacak, sarılacak,” diye düşündüm. Kapıyı
çaldım; “gel” denmesini beklemeden içeri girdim. Karşısında birkaç kişi vardı,
sohbet ediyordu. Benim girdiğimi fark etmedi sandım. Bir süre ayakta bekledim.
Göz ucuyla beni görünce, isteksizce:
“Buyurun, oturun,” dedi.
Beş on
dakika sonra bana döndü. Hal hatır soracak sandım. Sormadı.
“Sayın
Bakan,” dedim, “beni hatırlayamadınız galiba. EGO’da birlikte çalışmıştık. Ben
yatırımlardaydım, siz murakıptınız. Seçim zamanı Akay’daki büronuza da
gelmiştim.”
“Yok,” dedi,
“hatırlayamadım. Ne için gelmiştiniz?”
“Efendim,”
dedim, “12 Eylül darbesinden sonra Karayolları 4. Bölgedeki görevimden
uzaklaştırıldım. Bayındırlık Bakanına ya da Karayolları Genel Müdürüne bir
telefon açsanız da tekrar görevime dönebilsem…”
“Adınız
neydi?” diye sordu.
“Hasan.”
“Hasancığım,”
dedi, “sen Karayolları Genel Müdürlüğüne git, yerini yap. Ben sonra genel
müdürü arar, işini hallederim.”
İçimden bir
öfke yükseldi. “Ben Karayollarına gidip işimi kendim halledeceksem, senin
yanında ne işim var?” diye düşündüm.
“Yani öyle
mi diyorsunuz?” dedim.
“Evet, tam
olarak öyle,” deyince ayağa kalktım. Büyük bir sinirle kendimi dışarı attım.
Bir de “Hasancığım” diyor; kibarlıktan da vazgeçmiyor.
“Senin kibarlığına tüküreyim,” diye söylene söylene birkaç küfür savurdum, bakanlıktan
ayrıldım.
Koridor
boyunca yürürken içimde bir şeylerin koptuğunu hissediyordum. Yıllar önce
birlikte çalıştığım, aynı masada çay içtiğim, aynı memleketten olduğum birinin,
şimdi beni tanımazlıktan gelmesi canımı yakmıştı. Asıl yaralayan ise makamın,
insanın hafızasını da vicdanını da bu kadar hızlı silmesiydi. Kapıdan çıkarken
annemin sözleri kulaklarımda çınlıyordu:
“Özal’a gitseydin ne olurdu?”
İşte
oluyordu ana…
İnsan, bir kapının eşiğinde ne olduğunu daha iyi anlıyor.
Dışarı
çıktığımda hava soğuktu. Ankara ayazı yüzüme vuruyor, ama içimdeki öfkeyi
soğutmaya yetmiyordu. Kızılay’a doğru yürüdüm. Afiş astığımız, bildiri
dağıttığımız sokaklardan geçtim. Bir zamanlar umutla doldurduğumuz meydanlar
şimdi bana daha da yalnız görünüyordu. “Faşist gitsin de kim gelirse gelsin”
demiştik; giden gitmişti ama gelenlerin çoğu, gideni aratmayacak kadar
uzaklaşmıştı halktan.
Akşam eve
döndüğümde kimseye bir şey anlatmadım. Annem yüzüme baktı, anlamıştı.
“Oldu mu?” diye sormadı.
Ben de anlatmadım. Sessizlik bazen en doğru cevaptır.
Ertesi gün
Elbistan’a geri döndüm. İşime, arkadaşlarıma, yalnızlığıma… Ama içimde artık
başka bir ağırlık vardı. Bir kez daha öğrenmiştim: Bu ülkede liyakat değil
sadakat, emek değil biat, geçmiş değil çıkar hatırlanıyordu.
Ben yine bildiğim
yerden yürüdüm. Ne kimsenin kapısında eğildim ne de adımı küçülttüm. Belki
kaybettim ama kendimi kaybetmedim.
Zaman geçti
anacığım…
Su gibi aktı gitti.
Ama bazı günler vardır ki, üzerinden yıllar geçse de insanın içinden hiç
çıkmaz.
Bu yaşadıklarım da onlardan biri oldu.
7 Aralık 2025 Pazar
Dreyfus Davası – Kısa Özet
Dreyfus Davası (1894–1906), Fransa’yı derinden sarsan siyasi, hukuki ve toplumsal bir skandaldır. Yahudi kökenli Fransız subayı Alfred Dreyfus, Almanlara casusluk yaptığı iddiasıyla sahte delillerle suçlanmış, gizlice yürütülen duruşmada mahkûm edilmiş ve Şeytan Adası'na sürülmüştür.
Dreyfus’un suçsuzluğunu kanıtlayan gerçek delilleri bulan Albay Picquart, susturulmak için Tunus’a gönderilir; asıl suçlunun Binbaşı Esterhazy olduğu anlaşılır ancak ordu yine de Dreyfus’un yeniden yargılanmasını engeller.
Bu haksızlık karşısında ünlü yazar Emile Zola, 1898’de “J’Accuse – Suçluyorum” başlıklı mektubuyla generalleri, yargıçları ve devleti sert şekilde suçlayarak büyük bir tartışma başlatır. Zola yargılanır, tehdit edilir ve bir süre ülkeyi terk etmek zorunda kalır. Buna rağmen davaya büyük bir toplumsal destek oluşur. Fransa ikiye bölünür: Dreyfuscüler (adalet isteyenler) ve karşıtları (ırkçılar, ordu yanlıları).
1899’da dava yeniden görülür; Dreyfus’a yine ceza verilir fakat Cumhurbaşkanı onu affeder. 1906’da üçüncü kez yargılanır ve sonunda beraat eder, rütbeleri geri verilir. 1. Dünya Savaşı’na katılır ve 1935’te ölür.
Davanın önemi yalnızca bir askerin haksızlığa uğraması değildir; aydın kavramı, yargının siyasallaşmasının tehlikeleri, ırkçılığın toplumu çökerten niteliği, devletin yalanlarına karşı direniş ve edebiyatın siyaseti etkileyebilmesi gibi alanlarda büyük etkiler yaratmıştır.
Zola’nın cesur çıkışı, edebiyatın tarih değiştirebilecek gücü olduğunu göstermiştir. Dreyfus’un gerçek anlamda aklanması ise ancak 1995–1997 yıllarında, Fransız ordusunun özrüyle tamamlanmıştır.
21 Kasım 2025 Cuma
BİR
GÜNLÜĞÜNE CUMHURBAŞKANI OLSAM
CHP nin
programının dinleyince “Bir günlüğüne
Cumhurbaşkanı olsam nasıl bir program uygularım.” Sorusu aklıma geldi. Bir
güne kaç kararname sığar bilmiyorum; yine de önceliklerimi sıralamak isterim.
Öncelikle çocuk işçiliğine kesin olarak son verirdim. Çocukların neden
çalışmak zorunda kaldıklarını araştırır, onları bu mecburiyete iten tüm
sebepleri ortadan kaldırır ve hepsini okula gönderirdim.
İkinci
olarak, özel eğitim ve özel sağlık sistemini yeniden düzenlerdim. Tüm
özel okulları ve özel hastaneleri kamulaştırır, eğitim ile sağlık hizmetlerini
tamamen ücretsiz hale getirirdim.
Ayrıca,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları gereği hukuka aykırı biçimde
tutulan herkesi serbest bırakırdım.
Kamu yönetiminde kayyum uygulamasına son verir, seçimle gelen tüm
yöneticileri görevlerine iade ederdim.
Adil bir
vergi reformu uygular azdan az çoktan çok vergi alırdım.
Kamuda tasarruf
tedbirlerini sıkı şekilde uygulayıp lüks yabancı araçları kaldırırdım.
Fazla araçları satar, her kurumun yalnızca ihtiyacı kadar araç kullanmasını
sağlardım. Atamaları ise yalnızca liyakat esasına göre yapardım.
Cumhurbaşkanının
bu kadar araç, bu kadar korumaya gerek olmadığını düşünüyor önceki cumhurbaşkanlarının kullandığı kadar araç
ve koruma kadar eleman alırdım.
Cumhurbaşkanının 13 uçağı olduğu söyleniyor;
bunların en az onunu satar, yerine deprem ve yangın gibi afetlerde
kullanılacak araçlar ve ekipmanlar aldırırdım.
Özellikle
İstanbul için kapsamlı bir deprem hazırlık programı başlatırdım. Riskli
yapıların hızla yıkılmasını, güvenli konutların yapılmasını ve yeni tedbirlerin
derhâl uygulanmasını sağlardım. Çünkü depremin ne zaman olacağı belli olmaz.
Muhtemelen
bir günde ancak bu kadar kararname çıkarabilirdim.
Bir günlük
görev süremde, yalnızca acil sorunları çözmekle yetinmez; geleceğe dönük kalıcı
adımların da temelini atardım.
Örneğin, tarım
ve hayvancılığı yeniden ayağa kaldırmak için kapsamlı bir destek programı
başlatırdım. Çiftçilerin borçlarını yapılandırır, üretim maliyetlerini düşürür,
köyden kente göçü tersine çevirecek projeleri devreye sokardım. Üreten
insanların yüzünü güldürmeden bir ülkenin büyümesi mümkün değildir.
Basın
özgürlüğünü güvence altına alır, gazetecilerin korkmadan yazabildiği, televizyonların
özgürce yayın yapabildiği bir ortam oluştururdum. Eleştirinin olmadığı bir
yönetim, kendi karanlığında kaybolmaya mahkûmdur.
Kadınların
ve gençlerin toplumsal
hayatta eşit ve güçlü bir konuma gelmesini sağlayacak yasaları çıkarır,
şiddetle mücadele konusunda sıfır tolerans politikasını hayata geçirirdim. Bir
toplum ancak en çok ezilenlerini koruyabildiği ölçüde ileridir.
Bilim ve
sanatın gelişmesi için yeni bir seferberlik başlatırdım. Üniversiteleri
özgürleştirir, bilim insanlarının araştırma yapabileceği alanları genişletir,
tiyatroları, sinemayı, edebiyatı destekleyen fonları artırırdım. Çünkü bilim ve
sanat olmadan hiçbir ülke geleceğe güvenle yürüyemez.
Ve bütün
bunlardan sonra, bir günün sonunda…
Belki de en önemli kararnameyi o zaman yayımlardım: Her yurttaşın kendini
eşit, özgür ve güvende hissettiği bir ülke inşa etme hedefinin, devletin
değişmez ilkesi olduğuna dair bir kararname.
Bir
günlüğüne cumhurbaşkanı olmak, elbette bütün sorunları çözmeye yetmezdi. Ama
doğru istikameti gösteren bir başlangıç olurdu.
Bir günün
sınırlı zamanı içinde, ülkenin geleceğine ışık tutacak adımlar atmak için
çalışmayı sürdürürdüm.
Sıradaki işim, ekonomiyi toplumun geniş kesimlerinin lehine dönüştürmek
olurdu.
Öncelikle,
dar gelirlilerin üzerindeki vergi yükünü hafifletir, büyük sermaye gruplarına
verilen haksız teşvikleri gözden geçirirdim. Üretimi teşvik eden, istihdam
yaratan ve emeği koruyan bir ekonomi politikasını yürürlüğe koyardım. Çünkü
zengin daha zengin olurken yoksulun daha çok yoksullaştığı bir düzen
sürdürülemez.
Ardından, çevre
ve doğa için kapsamlı bir koruma programı başlatırdım.
Maden izinleri, orman talanları, derelerin ve göllerin kirletilmesi gibi
uygulamaları derhal durdurur; doğayı insanın değil, insanı doğanın bir parçası
olarak gören bir anlayışı yerleştirirdim.
Her şehirde yeşil alanları artırır, çocukların beton arasında değil, doğayla iç
içe büyüyebileceği bir çevre oluştururdum.
Ulaşım ve
kentleşme alanında da
önemli kararlar alırdım. Toplu ulaşımı geliştirmek için büyük yatırımlar yapar,
trafik sorununu azaltan çevreci projeleri hayata geçirirdim.
Plansız yapılaşmayı engelleyip şehirleri nefes alır hâle getirecek bir imar
düzeni getirirdim.
Günün
sonlarına yaklaşırken, demokrasi ve hukuk devleti konusunda belki de en
hayati adımı atardım:
Yargı bağımsızlığını güvence altına alan bir reform paketini yürürlüğe sokar,
mahkemelerin siyasi baskılardan tamamen arındırılmasını sağlardım. Çünkü
adaletin olmadığı bir ülkede hiçbir reformun kalıcılığı olmaz.
Ve bütün
bunları yaptıktan sonra, görevimin son saatlerinde bir kez daha ülkeye bakar,
alınan kararların toplumda nasıl karşılık bulacağını düşünürdüm. Bir günün
süresi elbette yetersizdi; ama doğru yönde atılmış bir adımın bile ülkeye umut
vereceğini bilirdim.
Belki de en
büyük kazanç, insanların geleceğe yeniden umutla bakması olurdu.
9 Kasım 2025 Pazar
BİLİM SANAT VE EDEBİYAT
Değerli yoldaşlar,
Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Derneğimizin
adı “Bilim, Sanat ve Edebiyat Derneği’dir.
Ancak bilimin yüzü çoğu zaman soğuk görülür; ülkemizde de bilime sıcak
bakıldığını söylemek zordur. Bilim insanlarımız, kendi alanlarında başarı
gösterebilmek için çoğu zaman ülke dışına çıkmak zorunda kalmışlardır. Örneğin
Nobel Ödüllü Aziz Sancar Amerika’da; koronavirüs aşısını geliştiren Uğur Şahin
ve Özlem Türeci ise Almanya’da çalışmalarını başarıyla sürdürmüşlerdir.
Derneğimizin
adında “bilim” ilk sırada yer almasına rağmen, ülkemizde bilime karşı olan
mesafe derneğimize de yansımış; üyelerimiz de bilime benzer bir soğuklukla
yaklaşmıştır. Tesadüfen bilim üzerine bir sunum görevi bana verilmişti. Ancak
yönetimden dört-beş kişi, iki müzisyen, eşim, kardeşim, oğlum ve 13 yaşındaki
torunum gelmişti. Yani on kişi bile değildik. Çünkü sıradan bir şairin şiirini
dinlemek varken, Hasan Çerçioğlu’nun Sokrates’in bilim anlayışını, Eflatun’un
demokrasi düşüncesini ya da 2050’de Ay’da, 2100’de Mars’ta kentler
kurulacağını, yakın gelecekte hasarlı genlerin yenileriyle değiştirileceğini,
yeni bir insan tipinin ortaya çıkacağını, insan ömrünün 350–400 yıla
uzayabileceğini anlatan bilimsel bir sunumu kim dinlemeye gelirdi ki? Oysa
bunlar hayal ya da ütopya değil; bilimsel gerçekliklerdir.
Buna karşılık, sıradan bir şiir günü düzenlenseydi salon tıklım tıklım dolardı;
hatta salon dar gelir, şairler Mülkiyeliler Birliği salonuna akın ederlerdi.
Bu yüzden
derneğimiz bir şairler derneğinden öte yol almamıştır. Ağırlığı şiire vermiştir. Üç kişiden beşinin
kendini şair ilan ettiği bir ülkede elbette bilim değil, şiir öne çıkacaktır.
Etkinliklerin yüzde doksanının şairlere ve şiire ayrılmasının nedeni de budur.
Bilime, romana, öyküye, tiyatroya neredeyse hiç yer verilmemiştir.
Oysa
edebiyat denildiğinde ilk akla roman gelir; ardından öykü ve tiyatro gelir.
Buna rağmen derneğimiz roman, öykü ve tiyatroya uzak durmuş; bu alanlara
neredeyse hiç yer ayırmamıştır. Dünya
edebiyatına baktığımızda Cervantes’in Don Kişot’u, Defoe’nun Robinson
Crusoe’su; Gorki, Gogol, Tolstoy, Çehov, Dickens, Austen, Conrad, Wilde,
Balzac, Victor Hugo, Flaubert, Stendhal, Maupassant, Zola gibi yazarların
bıraktığı eserler edebiyat değilse nedir? Bunları nereye koyacağız; bunları
niçin okuyoruz?
Türk edebiyatında da Sabahattin
Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sı, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı,
Yaşar Kemal’in İnce Memed’i, Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar
Üzerinde’si, Kemal Tahir’in Devlet Ana’sı, Yakup Kadri’nin Yaban’ı,
Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnusu edebiyattan başka nedir?
Hikâyeciliğimiz de güçlüdür. Dede
Korkut Hikâyeleri’nden başlayıp Sami Paşazade Sezai’den Sait Faik’e;
Sabahattin Ali’den Kemal Tahir’e; Orhan Kemal, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin, Tarık
Buğra, Oğuz Atay, Adalet Ağaoğlu ve Füruzan’a uzanan bir zincirimiz var. Bunlar
edebiyat değilse nedir?
Edebiyatın temel taşlarından biri de
tiyatrodur. Derneğimiz, romanda ve öyküde olduğu gibi tiyatroda da eksik
kalmıştır. Oysa Lüküs Hayat, Cibali Karakolu, Kanlı Nigar,
Yedi Kocalı Hürmüz, Paydos, Keşanlı Ali Destanı, Şair
Evlenmesi, Toros Canavarı, Köşe Başı, İstanbul Efendisi
ve Fehim Paşa Konağı gibi eserler tiyatromuzun köşe taşlarıdır.
Derneğin adı
“Şairler Derneği” ya da “Ozanlar Derneği” olsaydı kimse bir şey demezdi. Ancak
“Bilim, Sanat ve Edebiyat Derneği” adını taşımak; ismini aldığı alanlara eşit
mesafede durmayı gerektirir.
Edebiyatın
temel konularından olan savaşlar, barış, göçler ve doğal afetler gibi
meselelere de hiç yer verilmemiştir.
1. Savaşlar ve Barış
Güneyimizde
ve kuzeyimizde bazı ülkelerde iç savaşlar, bazılarında ise emperyalist savaşlar
sürüyor. Bu savaşlar zaman zaman ülkemizi de tehdit edecek kadar yaklaştı.
Savaşlar toplumları olduğu kadar edebiyatı da derinden etkiler. Bizde Kurtuluş
Savaşı’nın; dünyada Tolstoy’un Savaş ve Barışının etkisi ortadadır.
Bilim, Sanat
ve Edebiyat Derneği olarak bu konuda da yeterince duyarlılık gösterilememiştir.
Tarih
boyunca “Tanrı adına” hareket ettiğini iddia eden güçlerin dünyayı kana
buladığına şahit olduk. Naziler’den Hiroşima ve Nagazaki’ye; bugün Gazze,
Filistin ve Ukrayna’da yaşananlara kadar aynı dehşet sürüyor.
Peki,
insanlık savaşa karşı ne yapmalı? Edebiyatın görevi nedir?
Latin
Amerika halkları gibi hissetmeli; Afrikalı gibi düşünmeli; Afgan, Iraklı,
Suriyeli, Gazeli gibi savaşı yaşamalı—kısacası insan olmalıdır. Kapitalizmin ve
emperyalizmin yıkıcılığına karşı durmak artık kutsal bir görevdir ve bu görev
kültürün, sanatın ve edebiyatın da görevidir.
ABD
uçaklarıyla, gemileriyle, bombalarıyla gelebilir; ama biz de edebiyatımızla,
sanatımızla, vicdanımızla karşılarında dimdik durmalıyız. Çünkü savaş yıkarsa
sanat inşa eder; savaş öldürürse edebiyat yaşatır; savaş susturursa şiir
konuşturur.
Bazı büyük
ustaların sözlerini hatırlayalım:
Bacon: “Sanat, dünyaya eklenen insandır.”
Camus: “Sanat, zorbalığa karşıdır.”
Schiller: “Ey insan, sanat yalnız senindir.”
Gorki: “Sanat, artık bir şeye karşı ya da bir şey uğruna verilen
savaştır.”
Neruda: “Biz şairler, nefretten nefret ederiz. Savaşa karşı savaşırız.”
Şolohov: “Barışın düşmanları aklın sesine kulak vermiyor.”
Paul Eluard: “Barış, insanlığın asıl yasasıdır.”
Victor Hugo: “Barış, her şeyi hazmeden mutluluktur.”
Brecht: “Bir gün gelecek, ‘Silahları bırakın’ diyecek insanlık.”
Aytmatov: “Korkuyla değil, cesaretle savaşın karşısında durmalıyız.”
Tolstoy: “İnsan, inanmadığı bir şey uğruna acı çekeceğine; inandığı bir
dava uğruna ölse daha iyidir.”
2. Göçler ve Doğal Afetler
Göçler ve
doğal afetler, insanlık tarihinin en ağır sınavlarındandır. Toplumları sarsar,
kültürleri değiştirir, yeni kimlikler yaratır. Edebiyat ise bu dönüşümlerin
tanığıdır.
Göç,
yalnızca yer değiştirme değildir; insanın belleğini, acısını, umudunu ve
geleceğini sırtına yükleyip yeni bir yaşama doğru yürüyüşüdür. Anadolu’nun göç
tarihi; Rumeli’den, Kafkasya’dan, Balkanlar’dan gelenler; Almanya’ya işçi
olarak gidenler; köyden kente göç edenler; savaşlardan kaçıp sığınanlarla
doludur. Her biri bir hikâye, bir roman, bir edebiyattır.
Nazım
Hikmet’ten Yaşar Kemal’e; Orhan Kemal’den Sevgi Soysal ve Füruzan’a kadar pek
çok yazar bu göçlerin izlerini anlatmıştır.
Doğal
afetler de insanlığı sınar: Depremler, seller, yangınlar, kuraklıklar… Bunlar
yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal yıkımlardır. İnsanların
hafızasında açtığı yaralar; romanlara, şiirlere, ağıtlara taşınır.
Edebiyat,
tüm bu felaketlerin ardından bir tanıklık bırakır. Çünkü unutursak yeniden
yaşarız; hatırlarsak yüzleşiriz; yüzleşirsek yeniden ayağa kalkarız.
Bilimle,
sanatla ve edebiyatla uğraşan her kurum gibi derneğimizin de bu konuları
gündemde tutması gerekir. Çünkü yaraları yalnızca tıp değil; kültür, sanat ve
söz de iyileştirir. Kısacası edebiyat da iyileştirir.
Unutmayalım:
Savaşlar, göçler ve afetler dünyayı karartır; fakat insanı ayakta tutan yine
insanın yarattığı kültürdür, edebiyattır.
Değerli yoldaşlar,
Bugün burada
konuştuğumuz her konu yalnızca teorik bir tartışma değildir. Bilimin, sanatın
ve edebiyatın taşıdığı sorumluluk; geçmişin tanıklığı ile geleceğin inşası
arasında köprüdür. Bu nedenle derneğimizin adının ağırlığı büyüktür. “Bilim,
Sanat ve Edebiyat Derneği” adını taşımak; bu üç alanın her birine emek vermeyi,
alan açmayı, üretmeyi ve topluma ışık tutmayı zorunlu kılar.
Bilim insanlığın aklıdır.
Sanat insanlığın vicdanıdır.
Edebiyat ise insanlığın hafızasıdır.
Bir kurum yalnızca hafızayı
görmezden gelerek yaşayamaz.
Yalnızca vicdanı ihmal ederek yol alamaz.
Yalnızca aklı kenara iterek ilerleyemez.
Bu nedenle
derneğimiz artık bir tercihle değil, bir zorunlulukla karşı karşıyadır:
Bilimi, sanatı ve edebiyatı yeniden hak ettikleri yere koymak zorundayız.
Bizler şiiri
seviyoruz; şiir bu toprakların en güçlü damarlarından biridir. Ancak yalnızca
şiire yaslanarak yol alınamaz.
Roman olmadan toplumun aynası eksik
kalır.
Öykü olmadan yaşamın ayrıntıları kaybolur.
Tiyatro olmadan sahnedeki yüzleşme gerçekleşmez.
Bilim olmadan geleceği kuramayız.
Sanat olmadan insan kalamayız.
Görevimiz;
bu alanların her birine kapı açmak, çalışmalar yapmak, etkinlikler düzenlemek,
gençleri teşvik etmek ve derneğimizi bir kültür merkezi, bir düşünce evi, bir
üretim alanına dönüştürmektir.
Unutmayalım:
Bilim karanlığa karşı bilgidir.
Sanat kötülüğe karşı vicdandır.
Edebiyat zulme karşı hafızadır.
Bugün dünya
savaşlarla, göçlerle, afetlerle sarsılırken; toplumlar yoksulluk, baskı ve
adaletsizlikle mücadele ederken; insanlık geleceğini sorgularken bir derneğin
bile söyleyecek sözü vardır. Bizim sözümüz kalemimiz, sesimiz ve vicdanımız
olmalıdır.
Çünkü hiçbir bomba, hiçbir tank,
hiçbir baskı;
bir şiirin direncini,
bir romanın kalıcılığını,
bir sanat eserinin yankısını yok edemez.
Biz edebiyatla insan kalırız.
Sanatla yumuşarız.
Bilimle ilerleriz.
Değerli
dostlar,
Bundan sonra derneğimizin adının taşıdığı sorumlulukları yerine getirmesi için
birlikte çalışmalıyız. Bilimsel söyleşilerden tiyatro okumalarına, roman
analizlerinden öykü atölyelerine kadar geniş bir kültür alanını yeniden
canlandırabiliriz. Gençlere kapılar açabilir; yeni eserlerin doğmasına zemin
yaratabilir; toplumun sesine kulak veren bir merkez olabiliriz.
Bu çaba
yalnızca kültürel bir faaliyet değildir.
Bu çaba, aynı zamanda barışın, dayanışmanın ve insanlığın sürmesi için bir
görevdir.
Sözlerimi
büyük şair Nazım’ın dizeleriyle bitirmek istiyorum:
“Bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine
yaşamak için…”
İşte bu
nedenle bilimi, sanatı ve edebiyatı bir araya getiren derneğimiz; bir ağacın
gövdesi kadar güçlü, bir ormanın nefesi kadar çoğul olmalıdır.
Hepinizi
sevgiyle ve saygıyla selamlıyorum.